İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 2 · 24 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 2

Tabip

3 Yıl sonra...

Otobüsün salınışı, artık ninni gibi gelen uğultusu, muavinlerin başka bir lisanda fısıltısını dinlerken, arkalarda horlayan amcanın ciddi tedavi isteyen geniz hastalığını da keşfediyordu. Neyse ki yol boyunca ağlayan kolik bebek, sonunda rahatlamıştı. O her ağladığında genç kız koltuğundan kalkıp, onu kucaklamak ve otobüs boyunca pışpışlamak istiyordu. Şu hayatta en dayanamadığı şey çocukların ağlamasıydı.

Başından hafifçe kayan eşarbını düzeltti ve kulaklığını çantasından çıkardı. Zifiri karanlık yollardan yıldızları hayranlıkla izleyerek kulağına çalınan ezgiyi dinledi. Gözlerini günler sonra ilk kez yumdu. Kaygı yumağı kalbi azıcık rahatlamıştı.

Gerçekliğin içinde miydi yoksa bir rüya mıydı? Seneler öncesine düşmüş gibi, o güne geri dönmüş gibiydi...

Ağabeyi kararlılıkla yüzüne baktı. "Bunu onaylamıyorum Yüsra." Yüsra bir şey diyemedi. Ne diyebilirdi? O ağabeyiydi. Her şeyiydi. O olmasa, Yüsra muhtemelen hasta yatağında ölen bir kız çocuğu olarak kalacaktı. O olmasaydı okuyamayacaktı. O olmasa, babasının yetiştirdiği ahlaksız bir kız olacaktı. İçinden ağlamak gelse de, teslim olmuştu.

"Sen ne dersen o ağabey."

Ağabeyi belli ki hislerinin derinliğini bilemiyordu. Bilseydi, izin verir miydi? O suçlayıcı kara gözleri anımsadı. Ona, kararsızlığına, arkasında durmayışına lanet eder gibi bakan gözleri... Öyle bir nefretle bakıyordu ki, bir saat önce ona dünyasını parlatan yıldızmış gibi bakan adam kaybolmuştu.

"Bunu unutma," demişti zorlukla yutkunarak. "Bu yaptığını, asla unutma."

Yüsra uyandı. Arabanın usul usul firen yaptığını hissedince, rüya gördüğünü anladı. Unutamıyordu. O olayın üstünden üç sene geçmişti. Mezun olmuştu. Artık o toy kız değildi. Hayatının bir parça değiştiğini söylemek isterdi. Korkunç bir gerçeği görebilirmiş gibi ellerine baktı. Güçsüz bulduğu ellerine. Zangır zangır titriyordu. Onları üstüne giydiği hırkanın ceplerine iliştirerek sakinleştirmeye çalıştı.

"Allah'ım," dedi yakarır gibi. "Ne zaman yakamı bırakacak bu vicdan azabı?"

Kalan bir saatte hiç uyuyamadı. Gözlerini her yumduğunda kara gözler ona bakıyor, onu suçluyordu. Güçsüzlüğünü, hayattaki değersizliğini, konumunu düşünerek o saati geçirdi. Otobüs durdu. Kalacağa köyün yakınına geldiğini haber vermek için bağırdı muavin.

"Son durak," dedi arabada oturan kendi gibi genç bir hanıma.

"Ama bileti köyün adıyla satın almıştım. Neden oraya kadar götürmüyorsunuz?"

Adam dalga geçtiğini düşünerek güldü. Kadının ciddiyetini fark edince kaşlarını kaldırarak sordu; "Buraya ilk gelişiniz mi hoca hanım?"

Kadın öfkeyle bir şeyler mırıldandı, muavin sözlerini sürdürdü. "Bulabileceğiniz taksi yoktur. Köyün girişine götürecek arabacılardan bulabilirsiniz. Şanslıysanız at arabası geçer."

Burayı bilenler hızlı hızlı araçtan inmeye başladı. Yüsra toparlanırken, kan yüzünden çekilmeye başladı. Hava daha aydınlanmamıştı. Güneşin doğacağını haber veren gümüşi bir karanlık vardı. Yolculuk çatasını sırtladı. Aşağı indi ve tekerlekli valizini aldı. Son inen o olduğu için, muavin valizlerin olduğu yeri hızla kapattı. Yüsra yerinden sıçradı.

"Affedersiniz," dedi hırkasına sarınırken. "Civarda mescit var mı?"

Muavin ona gözünün kenarıyla baktı. "Tavsiyem köye kadar bekleyin," dedi. Onun haline acımış olmalı ki, sonunda parmağıyla, çatısında saç olan bir dükkanı gösterdi. "Şurada perdenin arkasında şoförün dinlenme alanı var. İki saate kadar otobüs gelmeyecek. Orada namazlık da var. Namazınızı kılın ve mümkün olduğunda çabuk gideceğiniz yere gidin.

Yüsra, valizini sürükleyerek bahsi geçen yere taşıdı. Etrafta ne bir çeşme, ne de suya dair bir şey vardı. Temiz olduğunu düşündüğü bir toprak alanı bulup, eliyle iyice süpürdü ve teyemmüm almaya başladı. Namazını eda etti. Tüm bu sıra boyunca, onu almaya gelecek olan kişinin gelmesini umdu. Hava neyse ki aymaya başlamıştı. Daha mavimsi gökyüzüyle, havanın keskin soğuğu hafiflemişti. Valizinin üstüne oturdu ve doğan güneşi seyrederken, defalarca ona verilen numarayı aradı. Ancak bir türlü ulaşamadı. En sonunda pes etti ve hareketlenen yolda, eski tip arabaların yolcuları gidecekleri yerlere taşımasını seyretti. Oldukça yüklü valizleri öyle bir çeviklikle yerleştiriyorlardı ki, bu konuda ustalaşmış gibiydiler. Bagajlarından halatlar çıkarıyor, tehlikeli de olsa açık bagajlarda eşyaları bağlayarak taşıyorlardı. Koca otobüsün taşıyabileceği kadar yükü küçücük arabaya sığdırıyorlardı.

Atların yolları döven toynak sesleri, arabaların kornalarına karışıyor, henüz dükkanını açan çorbacı, çorbalarını satmak için bağırıyordu. Taş çatlasa üç, dört dükkan vardı. Bunlardan üçü yemek dükkanıydı. Yüsra'nın midesi bu fikirle guruldadı. Gözleri, gelmesini umduğu arabayı arayarak yola kaydı. Gelecek gibi durmuyordu. Yerinden doğruldu ve sabahları çorba içmeyi sevdiği için çorbacıya doğru ilerledi. Valizini ve çantasını gözünün önünden ayırmadan, dışarıda bir masaya oturdu. Masa dediyse, bu tabure ve plastik, kara bir sehpaydı. Üstünde ahşap tuzluk ve pul biber vardı. Çorba sipariş verdiğinde, dükkan sahibi ona kaşlarını kaldırarak baktı.

"Burası sakatat dükkanı," dedi buranın insanına has şivesiyle. "Mideniz bulanmasın?"

Yüsra gülümsedi. Muhtemelen her şeyi yiyemeyen, iğrenen bir genç hanım gibi görünüyordu. İnce kemikli elleri ve solgun teni, ona pek de sağlıklı beslenen biri değilmiş izlenimi veriyordu.

"Bulanmaz, severim. Yalnız beni almaya gelecek kişileri rahatsız etmemek adına, sarımsak sosu eklemezseniz sevinirim."

Bol tereyağlı kelle paça çorbasının kokusu sabah sabah iştahını açtı. Arkadaşları olsa şimdi öğürerek, oradan koşarak uzaklaşmıştı. Yüsra, iştahlı biri olduğunu kabul ediyordu. Üstelik kendine göre, ağzının tadını da bilirdi. Lezzet arar ve her türlü lezzeti denerdi. Çorbanın yarısına gelmişti ki, bir araba son gücüyle kornaya bastı. Yüsra, bu öfkeli çağrıya kaşlarını çatarak baktı.

O sırada, kocaman, yeşil zırhlı aracı gördü. Askeri araç valizlerinin önünde durmuş, dışarı çıkmış askeri elbiseleri biri kornaya yükleniyordu. Yüsra hemen doğruldu. Çorbanın parasını öderken, bitirememiş olmaya hayıflanıyordu. Neyse ki etrafta hayvanlar vardı. Sahibi kalanını onlara verirdi.

Hızlı hızlı koşturdu. Yaklaştığında, asker ona mahcubiyet ve biraz da kaygıyla baktı. "Bir an sizi bulamayacağımı sandım. Yolda araç arıza verdi, geç kaldığım için kusura bakmayın Komutanım."

Yüsra, "Estağfurullah," derken sersemlemişti. Komutanım mı? O mu? "E, ama ben komutan değilim. Yalnızca askeri hastanelerde görev almak için görevlendiren hekiminizim."

Genç çocuk gülümsemek istiyor ama kendini sıkıyormuş gibi, hazır ol vaziyetinde ona göz attı. Yüsra rahatsızlıkla genç adamın onun bilgisiz olduğuna kanaat getirişine tanık oldu. En nihayetinde, ona doğru olanı açıkladı.

"Siz teğmen olarak adlandırılıyorsunuz. Ben de er olduğum için, benim komutanımsınız."

"Öyle mi?" Yüsra kızaran yanaklarına şaşırarak kafasını iki yana salladı. "Buraya gelirken böyle anılmayı düşünmüyordum."

Genç, onun valizlerini arabaya yükledi. Çevik ve çalışkan bir hali vardı. "Lojmanlar dolu olduğu için, sizi koruyucuların kaldığı bölgeye yerleştirdik. Ancak kaygılanmayın. Bir çok komutan da o bölgede ikamet ediyor. Elektriklerin en az kesildiği bölge."

Elektrikler mi kesiliyordu? Yüsra, yeni hayatına gidiyor olmanın heyecanı ve bu sorumluluğun üstüne yüklediği kaygıyla, zırhlı araca bindi. "Böyle bir korumaya gerek var mıydı?" diye mırıldandı kendi kendine.

Genç onu duydu ve cevap verdi. "Özellikle bu bölge, beşinci bölgenin en tehlikeli birimidir. Gideceğimiz üst bölgesi, genelde saldırıya sık sık uğruyor."

Yüsra kaygıyla yutkundu ancak omuzlarını dik tuttu. Buraya korkmak için gelmemişti. Bir yemin etmişti kendine. O yemini tutacaktı. Korunaklı hayatı geride kalmıştı. Varlığıyla buraya, bu insanlara ve bu askerlere faydalı olacaktı.

"İlk görev yeriniz mi komutanım?"

Yüsra kendine sorulduğunu anlayana kadar bir kaç saniye geçti. Ona "Doktor Hanım," ya da "Hekim Hanım," falan demeleri gerekmiyor muydu? Komutanım, sözcüğü onu hem tedirgin ediyor, hem de asla hatırlamak istemediği birini hatırlatıyordu.

"Evet. Meslekte ilk görev yerim."

Genç yerinden kıpırdandı ve en sonunda konuştuğunda, kendine pek güvenmiyor gibiydi. "Sizin gibi genç birinin buralara kendi rızasıyla gelişine ilk kez tanık oluyorum."

Yüsra onu cevapsız bırakarak dışarı baktı. Ağabeyi onu burada, bu vaziyette görse ne yapardı? Muhtemelen kalp krizi geçirirdi. Bir saat süren yol boyunca, kızaran güneşe doğru ilerlediler. Girdikleri yollar genelde engebeli, dik ve dağların kıvrımlı yollarından oluşuyordu. Yüsra henüz içtiği çorbayı çıkarmamayı umdu.

Dışarıyı seyrederken, bir yandan da hayranlık duymadan edemedi. Elini cama yasladı ve yeilin kahverengiyle, kayalıkların derin sularla buluştuğu bu diyara bakarken, içi burkuldu.

"Buralardan hiç haberimiz yok," diye mırıldandı. "Haberlerde gördüğümüz gibi görünmüyor. Öyle güzel ki, kenara oturup saatlerce izleyebilirim."

"Maalesef," dedi genç adam hüsranla. "Tüm bu güzellikler, felaketlere gebe. Ona hayranlıkla bakmanıza izin vermemek için, sizi bu güzel diyarda diken üstünde oturtmak için çaba sarf edenler var. Bende ilk geldiğimde, buranın gezilecek ne çok yeri varmış diyordum."

Yüsra'ya hayal kırıklığı dolu bir bakış attı. "Güzellikleri sizi aldatmasın."

Bir kaç ekip arabasının önünden geçtiler. Neyse ki hiçbirinde durdurulmadılar. En nihayetinde, dağın eteklerinde bir köye vardılar. Serpilmiş gibi duran evler, uçsuz bucaksız yeşil ve sarının olduğu, bulutlarla gizlenmiş saklı bir köydü.

"Valizlerinizi ben alırım." Genç adam valizleri ona izin vermeden sırtladı ve beraber, muhtemelen evine doğru ilerlediler. "Komutanlarım sizin geldiğinizden haberdar. Evin eksiklerini tamamlamak için dünden beri çalışıyorlar. Ancak böyle bir sürpriz beklemiyor olsalar gerek."

"Nasıl bir sürpriz?" diye sordu Yüsra anlamayarak.

"İsminiz biraz..." Sözlerini yuttu ve "Neyse," dedi. "İçeri geçelim. Kapı açık olduğuna göre, Komutanlarım çoktan gelmiş."

Ahşap dış kapıyı geçtiler. Evin dış duvarları yoktu. Ahşap ve çalıdan bir sınır çizilmişti ancak içi otla kaplı bahçeyi saklayamıyordu. Bakımsız ama sıcak görünüyordu. Yüsra, bu kadarını bulduğuna şükretmeliydi. Daha beterini bekliyordu. Tozlu beş basamaktan tırmandı. Ev biraz yukarı yapılmıştı. İçeri girdiğinde, erkek güruhunun kahkahası ve azarlama sesleri geliyordu. Sırtları onlara dönük adamlar, hep beraber birini seyrediyordu.

"Elinden her iş gelmeseydi devrem," dedi içlerinden biri. "İş yıkılmasını istemiyorsan marifetlerini göstermeyeceksin."

"Siz Doktor Beye şükredin," diyen bir ses daha çıktı. "Yoksa Komutanım o kadar yorgunluğun üstüne eline sürmezdi. Doktora o kadar ihtiyaç var ki, bu seferkinin kaçmaması için elinden geleni yapıyor."

"Hepsi bir zaman sonra kaçıyor," dedi içlerinden en genci. "Askerliklerini yapıp görevleri bitince, bu zorlu hayatı bırakıyorlar."

Yüsra, kendinden bahsedildiğini anlayana kadar epey zaman geçti. "Doktor Bey," demeleri garipti. Yüsra isminde erkek nadirdi.

"Neyse ki bu evi bulduk, o barakada yaşasaydı kesin kaçardı."

"Komutanım burası çiçek gibi yaptı çiçek!" İçlerinden biri kahkaha attı. Yanındaki asker, sesini duyurabilmek için, "Komutanım!" dedi. İçlerinden hangisine seslendiğini bilmiyordu Yüsra ancak hepsi birden aniden döndü. Önce askere, sonra Yüsra'ya şaşkın gözlerle baktı.

Çocuk, çenesi titreyerek ve parlayan gözlerle Yüsra'yı gösterdi. "Misafirimiz geldi."

"Doktor mu geldi?" diye sordu henüz hiç duymadığı ancak oldukça aşina gelen ses. Askerler, aynı anda ağızları şaşkınlıkla açarak kenara çekildi. Hepsi çekildikçe, cüsseli kişi yerden kalktı ve sesinin hakkını vererek, koca gövdesini çevirdi. Duman karası gözler gözlerine saplandı. Yüsra, belki fazla yemek yemediği, belki yolculuk yorgunluğu belki de hayal gördüğünü sandığı için arkaya doğru sendeledi. Derhal toparlanıp gözlerini adamdan çekmeden mırıldandı.

"Ben Doktor Yüsra," dedi ağlamak üzere gibi çıkan sesiyle. "Emrinizdeyim Komutanım."

"Benimle dalga mı geçiyorsunuz!" Herkese öfke dolu gözlerle baktı. Öyle öfkeli görünüyordu ki, henüz tamir ettiği kabloyu çekerek koparmak üzereydi. "Lanet olasıca bir Erkek Doktor gelecek diyen kimdi bana!"

"K-komutanım," seyrek saçlı genç bir erkek titreyerek izah etti. "Ben Yüsra ismini görünce... Kuzenimin adı da Yüsra. Üstelik o bir erkek."

Adam çocuktan gözlerini çekerek Yüsra'ya baktı. Onu tanıdığına dair tek belirdi öfkesiydi. Etrafındaki kimseye onu tanıdığını yansıtmak istemiyormuş gibiydi.

"Bu daha kötü," diye homurdandı gözlerini bir an olsun gözlerinden çekmeden. "O bir ay bile daynamayacak."

Askerlerine baktı. "Hepiniz görevinizin başına geçin. Şu kabloyu bağlayıp şuradan defolup gidelim. Bu Hanım efendi de, evini temizliyor mu, yoksa daha yeni gelmişken kaçıp gidiyor mu kendi karar versin."

"Devrem," dedi içlerinden biri kaba ses tonuna şaşırmış gibi. "Aşırı tepki veriyorsun."

Yüsra, sesin sahibi adama bakınca tanıdık simasıyla şaşırdı. Ramazan'dı. Tugay'ın en yakın arkadaşı Ramazan. Demek ki hayal ettikleri gibi, aynı yere çıkmışlardı. Tugay'dan daha azı beklenmezdi. Onu hep böyle bir yerde hayal ederdi. Ancak ilk görev yerinin yanına düşmesini asla ama asla beklemiyordu. Nereye gittiğini bile bilmiyordu. Ondan haber almayalı üç sene olmuştu.

"İnan bana, en sakin halimdeyim." Ses tonunun ürkütücülüğü hepsini geriye çekti. Bir bir selam verip oradan uzaklaştılar. Ramazan, ona acıyan bir bakış atıp, hüsranla gülümsedi.

"Hoş geldin demek isterdim ama. Allah aşkına, neden geldin?" diye sordu yalvaran bir ses tonuyla. "Sen yokken de yeterince çekilmezdi. Şimdi sana da, askerlere de acı çektirecek."

Yüsra titremeye başladı. Ellerini bağladı ve ölümünü bekleyen mahkumlar gibi adamın sırtına baktı. Eğilmiş, kabloları bağlamaya çalışıyordu. Yüsra, gözlerine söz geçiremeden onu özlemle içti. Askeri elbisenin içinde ilk kez görüyordu. Genelde üniformasıyla görmüştü. Şimdi, tüm o silahlar, yelekler ve kalın kıyafetlerin içinde, daha geçilmez ve güçlü görünüyordu. Kolları mümkünmüş gibi irileşmişti. Saçları daha kısaydı. Teni öyle koyu bir hal almıştı ki, güneşin onu saatlerce pişirdiğine emindi Yüsra.

Elleri... Becerikli elleri nasırlı, bronz ve Yüsra'ya onların tutma isteğini verecek kadar büyüklerdi. Genç kız özlemle gözlerini yumdu. Genzi yandı. Olmayacak bir hayale yeniden kapılmaktan korkuyordu. Bunu geride bırakması gerekiyordu. Onu geride bırakması gerekiyordu. Bu hayatta onun için tek önemli adam, ağabeyiydi. Ağabeyinin rızası olmayan birine böyle bakması uygunsuzdu.

"Demek kazdığın kuyudan memnun değilsin." Bu nefret dolu ses bel kemiğini titretti. Adam dönüp ona bakmıyordu bile. "Daha fazla hasara yol açmak için mi geldin?"

Yüsra, istemeden de olsa kızgınlığın bedenine nüfuz ettiğini hissetti. Tek acı çeken o değildi. "Burada olduğunu bilmiyordum."

"Burada olduğunuzu bilmiyordum, diyeceksin." Adamım sesi ısırır gibi çıkmıştı. "Ayrıca ben senin Komutan'ınım. Bana her cümlende böyle seslenmek zorundasın."

Genç kız, öfkeyle titreyen ellerini koyacak yer bulamadı. Onu adamın boğazına sarmak istiyordu. Ona bakması için yakasını tutmak ve sarsmak istiyordu.

"Emredersiniz Komutanım," dedi. Buna alışması gerekti. Allah aşkına, onca şehir, onlarca köy dururken neden burası? Neden onun hemen yanı?

"Allah'ın beni pek sevmiyor anlaşılan," dedi adam. "Onca insan dururken buraya seni gönderiyor."

Genç kız onun öfkesini hak ettiğini biliyordu. Sessiz kalmaya devam etti. Zehrini kusabilirdi. Genç Kız, bu yoldan vazgeçmeyecekti.

Adam işini bitirdi. Lekeli ellerini, yanına aldığı bir havluya sildi. Ona gözlerinin kenarıyla öfkeli bir bakış attı. "Aklın nerede senin?" diye sordu. Burun delikleri genişlemiş, çenesi kasılıyordu. "Bu görev için uygun olduğunu falan mı sanıyorsun? Önünde bir sürü seçenek varken, senin askeriyenin içinde ne işin var!"

Yüsra, hesap soran kocasıymış gibi yerinde zıpladı. Ağabeyinin bile haberi olmadan buraya gelmişti. Bu adamın kendine karışmasına izin veremezdi.

"Bilemezsin. Belki de bu görev için oldukça uygunumdur."

"Sen mi?" Adam çirkin bir kahkaha attı. Sahte bile olsa, ses tonu Yüsra'yı maziye götürdü. Yanakları ısındı ve kendine aşkla bakan çocuğu hatırladı. Yanağına dokunmak için acı çeken, ancak Yüsra'ya duyduğu saygıdan dolayı kendini geriye çeken o mert, onurlu ve yakışıklı çocuğu... Bu karşısında duransa, acımasız bir adama dönüşmüştü.

"Hiç bir şey bilmiyorsun." Kafasını iki yana salladı. En sonunda oradan, onun gözlerine baktı. Bir dakika kadar göz göze geldiler. Yüsra, evlenme fikrini aklından çıkarmıştı. Denemeye bile kalkışmamıştı. Bu adamdan sonra bir enkaza dönüşmüştü. Başka bir adamın enkazıyla, kimsenin hayatını mahvedemezdi. Şimdi ona bakınca, ne kadar doğru bir karar verdiğine kanaat getirdi. Günahına girmişti bu adam. Gözlerini asla ondan çekemezdi. Kendini kandırmasın, eğer biraz fazla yan yana kalsalar, ellerini bile ondan çekemezdi. Bu sebepten ondan uzak durması için söz verdirmemiş miydi?

Bakışları nefretten başka bir hale büründü. Özlem mi, hüsran mı ayırt edemedi Yüsra. İkisi de iç içe geçmiş gibiydi. Çenesi titredi ancak dudaklarını sıktı ve yaşaran gözlerini kırpıştırdı. Adam hüsranla elinde ki havluyu fırlattı.

"Halen böyle gözükmene inanamıyorum," diye fısıldadı. "Benden bir enkaz yarattın ancak halen böyle canlı, güzel ve hayat dolu görünmene inanamıyorum."

Yüsra, şiddetle çarpan kalbiyle, ona doğru bir adım attı. Adama kendini affetmesi için yalvarmak üzereydi. Ağabeyini unutmak üzereydi. Adam onu bu yanlıştan kurtararak sözlerine devam etti.

"Neyse ki içinde nasıl bir korkak barındırdığını biliyorum. Başkalarının sözleri altında yaşayan, kendi kararları olmayan, kararsız bir korkak."

Dış kapıya doğru yürüdü. Elini pervaza yasladı ve sıktı. "Buradan en yakın zamanda ayrılacaksın," diye onu uyardu.

"Ayrılmayacağım," derken Yüsra, güçlü durmaya çalışıyordu.

"Buradan ayrılacaksın ve bunu sağlayacağım." Kıpkırmızı olmuş gözlerini ona çevirdi.

"Bunu yapamazsın."

"Yapacaklarıma hayret edersin."

Onu titrek bir kaygı yumağı gibi bırakarak, dışarı çıktı. Yüsra sırtını duvara yasladı. Gözyaşları sinyali almış gibi patır patır dökülmeye başladı. Elini sinesine koydu. Sessiz ağlamak acı veriyordu ama sessizce ağladı. Onun aşkı yerine nefretini hak ettiğini söyledi kendine. Bunu kabul etmesi gerekirdi. Kucaklaması gerekirdi.

Ancak: "Allah'ım," diye düşündü. "Bu adamın aşkı kadar nefreti de şiddetli. Aşkı kadar, nefreti de her yanımı yakıyor."

...

"Burada!" diye bağırdı. Gittiği yolda karşısına çıkan tüm taşları, otları tekmeledi. "Lanet olasıca burada! Koskoca ülkede, benim bulunduğum şehirde, benim bulunduğum birlikte!" Kafasını sıkıştırdı ve içine doğru bağıramadığı için, dışına doğru bağırmaya devam etti.

"Neden? Neden bu görevi seçiyor? Canının hiç mi kıymeti yok artık? Üstelik o ağabeyi ne güne duruyor?" Öfkeyle, bu sefer bir elektrik direğine avcunu geçirdi. Tatlı sızıyı kucakladı. "Kız kardeşini benim gibi bir adamla heba edemeyeceğini söylüyor ama onu buraya, tehlikenin kucağına gönderiyor!"

Tugay, seneler önce neden reddedildiğini anlayabilirdi. Eğer bu kız, buralara kadar gelmemiş olsaydı. İhaneti anlayabilirdi. Kararsızlığını anlayabilirdi. Ağabeyini neden dinlediğini de anlayabilirdi. Ama kahretsin! Anlamıyordu. Ona gözbebeği gibi bakardı. Üstelik, onu asla buralara getirmezdi. Senede bir görse bile yeterdi. Ona oturacağı güzel bir ev, refah sağladı. Onu kendi dünyasının zorluğundan bile korurdu.

Şimdi, ne için vazgeçmişlerdi bu yoldan? Bunun için mi?

"Köylüyü etrafına toplayacaksın." Ramazan geldi ve sırtını elektrik direğine yasladı. "Üstelik, direğin başına bir iş getirirsen, en kötü düşmanları olacaksın."

"Zaten kırk yılda bir çalışıyor direkleri. Onun da kablolarını çalanlara hesap sorsunlar ilkin."

"Pekala, ses tonuna bakılırsa asla sakinleşmeyeceksin."

Tugay, arkadaşına yan gözle baktı. Daha önce onun her haline tanıklık eden adam, en son ne zaman bu halde olduğunu hatırlıyormuş gibi şefkatle bakıyordu.

"İnanamıyorum," diye fısıldadı arkadaşına doğru. "Onun burada olduğuna inanamıyorum."

"En acı özleminin mi?" diye sordu Ramazan.

"En büyük nefretimin," diye itiraz etti Tugay.

"Yapma devrem." Ramazan onun sırtına elini koydu. "Herkesi kandır beni değil. Seni böyle çılgına çeviren onun yakının olması değil. Seni böyle çılgına çeviren, kızın burada baş etmek zorunda kalacakları. Tehlikede olması."

"Ağabeyi ne düşünüyordu?" Tugay çaresizce kafasını direğe yasladı ve gözlerini sımsıkı yumdu. "Onun gibi kıymetli bir meleğin, buralarda işi yok."

"Ağzında söylüyorsun. O kız melek gibi bir kalbe sahipti. Muhakkak, iyilik için bulduğu bu yolu kullanıyordur. Hangi cesur yürekli bir kadın böyle bir göreve aday olur?"

"Beni bir kalemde arkasında bırakırken, o kadar da yumuşak kalpli değildi."

"Bir şeyler yaşandı," diye bildirdi arkadaşı. "Ama bu onun insanlığıyla alakadar değil. Sizin uyumsuzluğunuzla alakadar."

Tugay, öfkeli gözlerini Ramazan'a çevirdi. "Onu ilk gördüğünde, ondan uzak durmanın sebebi de bu değil miydi? Asla bakmayacağın bir kıza baktın Tugay. Üstelik, çocuk gibiydi ruhumuz. Çocuk gibi de hareket ettiniz."

"Hislerimin çocukça olduğunu söylüyorsan, beni zerre kadar tanımamışsın."

"Hislerinin değil, davranışlarının öyle olduğunu söylüyorum. İmkansızlıkları göremedin bile. Elini attığın senin olsun istiyordun, bunu başarıyordun da. Kendinden kadar büyük bir kayaya çarpana kadar..."

"Bana şimdi şunu söyle," dedi Tugay titrerken. "Beni reddetme sebeplerinden en önemlisi," elleri titreyerek evi gösterdi. "Onu bu tehlikelerden uzak tutmak değil miydi? Şimdi burada ne arıyor?"

"Orasına benim bile aklım ermedi."

"Onu buradan uzaklaştırmalıyım."

Ramazan rengi atarak sordu. "Ne yapacaksın?"

Tugay, acımasızca gülmeye çalıştı. Hüsranla dolan kalbi ona ihanet ediyordu. Onu burada, kendi korunağı altında isteyen yanını susturdu.

"Silahlarımı kuşanacağım devrem. Bezdirmek benim işim. Ne diyordu askerler bana?"

"Zehir Öncü."

"Eh, onu da bezdirene kadar tekrar tekrar zehrimi kusacağım. Kıymetli ağabeyinin kanatları altına gidip, bir daha gözümün göremeyeceği kadar uzağa gidene kadar..."

...

Yüsra, yorgun olsa da kollarını sıvadı ve evi temizlemeye girişti. İki odalı, eşyalı bir evdi. Askerler, gün boyu ona bir şeyler taşıdı. Hepsi yardımsever insanlardı. Burada, ailelerinden uzakta yaşadıkları için onun zorlandığını tahmin ediyorlardı. Akşam çökmek üzereyken, temizleme işini bitirdi. Banyoya girmek istedi ancak temizlik yaparken de fark ettiği üzere, sıcak su yoktu. Mutfakta aygaz vardı ancak tüp yoktu. Sabahtan beri askerlerin getirdiği poğaçalardan atıştırmıştı. Hem açlık, hem de kirlenmiş olmanın verdiği hüsranla, üstüne trençkotunu geçirdi tüp bulabileceği bir yer aramak için yola koyuldu.

Neredeyse yüz metre ötesinde bir ev, ondan yüz metre ötede bir ev daha vardı. Öyle dağınık yerleşimdi ki, burada kime ne soracağını bilemiyordu. Üstelik gittiği ilk evde de Türkçe bilen yoktu. Bir kaç yer daha gezip, bulamayacağına kanaat getirdiğinde, askeriyeye gitmeye karar verdi. Evinin hemen üst tarafında bulunan, oldukça korunaklı bir alandı. Tellerle çeviriliydi. Kapısına bile yaklaşamadan uyarıldı.

"Dur!" dedi güçlü bir ses. "Kimliğini çıkar."

Yüsra, yanına çantasını bile almamıştı. "Im, merhaba. Ben Doktor Yüsra," dedi. Asker, şivesinden şüphe duysa da, "Orada bekleyin Doktor Hanım," dedi.

Birisiyle telsizle konuştu. Daha beş dakika geçmeden kapı gürültüyle açıldı. Beklenmedik bir anda çıkan ses Yüsra'yı yerinden zıplattı.

Ramazan, Yüsra'ya tanıdık birini gördüğünde gelen o güven hissiyle şaşkınlıkla ona doğru geldi. "Sizi buraya getiren nedir Tabip Hanım?"

"Kusura bakmayın rahatsız ediyorum ancak..."

Lafı boğazına tıkıldı. Ramazan'ın arkasından çıkan cüsseyi görmemek olanaksızdı. Adamın homurdanma gibi çıkan nefesini fark etmemek de zordu.

"Hayrola Tabip Hanım, 'Yine' fikrinizi mi değiştirdiniz?" İğneleyici sesini görmezden geldi Yüsra. Ramazan'a bakarak cevap verdi.

"Tüp bulabileceğim bir yer var mı?"

Homurdanma sesi çoğaldı. "Tüpü buraya getirtmek en az iki gününü alır."

Ramazan, arkadaşını ikaz eder gibi bakış attı. "Aslında depomuzda var ancak askeri kimliğiniz henüz çıkmadı. Onlar devlete zimmetli olduğu için, maalesef size veremiyoruz. Sizin için getirtiriz, bu da devremin bahsettiği gibi iki günümüzü alır."

"Öyle mi?" Yüsra, elini eşarbına attı ve etrafını çaresizce baktı. Bu kadar yalnız kalacağını, çaresiz olacağını düşünememişti. Etrafında, bu şartlarda yaşamaya alışkın erkek ordusu vardı. Onun ihtiyaçlarını anlamıyor, belki de önemsemiyorlardı. Yüsra şımarık bir kız çocuğu gibi düşündüğünü fark edince teslimiyetle omuzlarını düşürdü.

"İsterseniz..." Ramazan her ne diyecekse, Tugay onu susturdu.

"Arka kömürlükte soba var. Borular da sarılı. Onu bir güzel çırpar ve kurarsanız yemeğinizi de pişirir, suyunuzu da kaynatırsınız."

Kollarını o koca göğsünde bağladı. Yüsra, "Eh," dedi teslimiyetle. "O da iyiymiş."

Arkasını döndü. İki adam da aynı anda, "Tabib Hanım!" diye seslendi. Yüsra yerinde zıpladı. Tugay, öfkeyle ona doğru geliyordu. Yüsra gerilemeye çalıştıkça, üstüne doğru geliyordu. Kolundan sıkıca tuttu ve yüzlerini hizaladı.

"Burası, ağabeyinizin çiftliği değil. Öyle elinizi kolunuzu sallayarak gezebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Biz koca koca adamlar bile, gruplar halinde geziyoruz. Eğer bir şeye ihtiyacınız varsa, evinizin biraz ilerisinde kulübede nöbetçiler var. Her daim oradalar. Onlardan isteyin ne istecekseniz."

"Çoktan bir kaç ev gezdim," deyince, adamın rengi daha beter attı.

"Neyin içine girdiğiniz dair en ufak fikriniz yok değil mi?"

Onun kolunu öfkeyle bıraktı ve Ramazan'a işaret verdi. Ramazan Yüsra'ya acıyan bir bakış atıp, askeriyeye doğru girdi.

"Yürüyün," dedi Tugay.

"Emredersiniz Komutanım." Yüsra, sesindeki alaya engel olamadı.

"Elbette emrederim. Bundan sonra, üstlerinin sözünü dinleyerek hareket edeceksin. Askeriye her şey emirle ilerler."

Yüsra, dilini ısırarak adamın takip etti. Yer yer taşlı ve engebeli zeminde, ellerini ağaçlara, taşlara dayayarak ilerliyordu. Elbiseleri çamur ve toprak içinde kalmıştı. Elleri temizlikten dolayı halen ağrıyordu. Gece de çökmek üzereydi.

"Acele etmezsen, soba kurmak için ışığa ihtiyacın olacak. Üstelik bugün pazar."

"Pazar gününün farkı ne?"

Tugay ona alayla baktı. "Pazar günleri akşamları elektrik olmaz."

Yüsra, serinleyen havadan mıdır, adamın ses tonundan mıdır bilinmez üşüdüğünü hissetti. Askeri parkasından sarkan ipler, adamın bedenini dövüyordu. Üstelik botunda da bu iplerden vardı. Tehditkar yürüyüşünü perçinliyorlardı. Botunun boyutu bile Yüsra'yı sersemletti. Zaten büyük olan ayakları dev gibi görünüyordu.

Ancak bacakları uzundu. Öyle kaba bir adam gibi değil de, güçlü ve uzun bir adam gibi duruyordu. İri omuzlarına yakışan bir çehresi vardı. Yüsra, adeta tökezleyerek öne doğru savruldu. Elleri, son anda adamın sırtını buldu. Yüzü de sırtının tam ortasına yaslanmıştı. Tanıdık kokusu etrafını sardı. Ona daha önce böyle dokunmamış olmasına karşın, tanıdık hissettiği omuzlarına tutundu. Sıcaklık yanaklarını, boynunu ve tüm bedenini kavurdu. Adamın nefes almadığını fark ediyordu. Omuzları kaskatıydı.

"Önüne bile bakamıyorsun ama burada yaşayacağım diyorsun."

Yüsra hızla toparlandı. Aptal aşıklar gibi davranmaya devam ederse, adam onun kolay lokma olduğunu düşünecekti.

"Ayakkabılarım burası için uygun değil. Botum çantamda kaldı."

"Heh." Adam neden onu zerre umursamıyormuş gibi davranıyordu? Daha önceki yeminini hatırladı. Onu korkutmak için elinden geleni yapacak gibiydi. Ama neden? Onu görmekten midesi mi bulanıyordu? Onu işe yaramaz mı buluyordu?

"Ağabeyinin çiftliği değil," demişti. Muhtemelen, onun nazik kişiliğine asla uymayacağını sanıyordu. Ama Yüsra ömründe ilk kez, kendi isteyerek bu yola girmişti. Bu yoldan onu kimse çeviremezdi. Ağabeyi bile.

Eve vardıklarında, adam bahsi geçen kömürlüğü ona gösterdi. İçerisi ağır kokuyordu. Soba küçüktü ancak onun için yeterliydi. Ancak kömürlükte doğranmış odun yoktu. Hepsi kocaman kütüklerdi. Öncelikle küçük sobayı taşımak için tuttu. Ancak ne kadar denerse denesin, sadece bir kaç santim ilerletebildi. Adamın onu izlediğini fark ederek hırsla zorladı. Terin suyun içinde kalsa da, bu işi yapacaktı. Mahcup olmayacaktı.

"Belini kırmadan önce bırak onu İnci."

Kelime aralarına şu koca dağdan düşen bir kaya gibi düştü. "İnci." demişti. Eskisi gibi... Onu kıymetli bir inci olarak gördüğü zamanlardaki gibi...

Adam sözlerini geri almak ister gibi sobayı kaptığı gibi dışarı çıktı. Yüsra elleri kolları boşalmış bir halde, sersemce soba borularına baktı. "İnci," deyişi kulaklarında yankılandı. Ne kadar özlediği fark etmek suratına tokat yemek gibiydi. Yüreği özlemle sızladı ve teni karıncalandı. Onun incisi olmayı nasıl da hayal etmişti. Şimdi bir de şu haline baktı. Boruyu hırsla aldı ve kendi kendini azarladı. Şimdi nefret ettiği bir "Tabip Hanım" dan başka bir şey değildi.

Boruları dışarı taşıdı ama her birinden küller dökülüyordu. Onları duvara yasladı. Bu halde eve götüremezdi. Adam dışarı çıkarak, kömürlüğe yeniden ilerledi. Orada büyük bir naylon çıkardı. Diğer elinde de sopa vardı. Sopanın ucunda torba bağlıydı.

"Tut," dedi poşeti uzatarak. Yüsra, ikiletmeden dediğini dinledi. Adam dünyaya komutan olmak için gelmişti. Ses tonu her dediğini yaptırıyordu.

Poşeti serdiler. Adam sopayı eline uzattı. "Şimdi şu boruları temizle. Yoksa soban tıkanır."

Yüsra, ömründe bir kere bile boru temizlemediğini söylemedi. Ahmak değildi. Neler olacağını bilerek bu yola girmişti. Gerçi, bu kadar beterini hayal etmemişti. Sopayı bir kaç denemeden sonra boruya yerleştirdi. Yaptığı işten memnun gülümsedi. Bunu göstermek için Subay'a baktı. Adam, gözlerini derhal kaçırdı ve boğazını temizledi.

"Öyle kibarca temizlemeye devam edersen yarın sabahı bulur."

Yüsra hırsla temizlemeye çalıştı. Elleri acıyordu. Hasar gören yerlere küller giriyordu. Adam kömürlüğe gitti ve başka bir sopayla geldi. Ucuna torba bağladı. Geri kalanı onun için temizlemeye girişince, Yüsra neden kendine yardım ettiğini merak etti. Ondan nefret ederken, üstelik gitmesini isterken neden yardım ediyordu? Üstelik, artık kibar dili de bırakmıştı.

"Yarın sabahtan iş başı yapman lazım. Senin korunmandan biz mesul olduğumuz için, Albay'a hesap verecek kişi de Üsteğmen olduğum için benim."

Demek ki, görevini layıkıyla yapıyordu. Yüsra, yine de onun yanında olmasının kendini garip bir şekilde güvende hissettirdiğini düşündü. Boruları temizlerken sordu.

"Bahsettiğin nöbetçileri görmedim."

Adam, kafasıyla ağaçların sakladığı, üçken ve ahşap yapıyı gösterdi. "Genelde iki kişi vardır. Her daim sizi ve çevredeki koruyucular için nöbet tutacaklar. Bu köyde bir çok koruyucu var."

Demek ki, askerlerin yanında olan insanlar da vardı. O kadar da tehlikeli görünmüyordu. "Bazı insanlar, sırf kökenin için bile senden nefret ediyor Tabip Hanım."

Yüsra irkildi. Boruları temizleme işi bitene kadar, ses çıkarmadı. Adam, Albay'dan çok çekiniyor olmalıydı çünkü sobayı kurmasına bile yardım etti. Omuzlarında boruları çocuk oyuncağı gibi taşıdı, beş, on dakikada kurdu. Yüsra o sobayı kurarken yardım etmeye çalıştığında, adam onu tersleyip durdu. Yakınında olmaya tahammül edemiyor gibiydi.

Yüsra onu bırakarak, kütükleri dışarı taşıdı. Oldukça ağırlardı. Onları nasıl doğrayacağını kara kara düşünürken, keseri kaldırdı. İndirmeye çalışırken eli kaydı ve bileği döndü. "Of," diye haykırarak bileğini tuttu. Bir keser nasıl bu kadar ağır olabilirdi?

Adam koşarak dışarı fırlayınca, Yüsra fena bağırdığını fark etti. Dudaklarını ısırdı. Hiç bir şey olmamış gibi kalkmaya çalıştı ancak bileği itiraz ederek sızladı.

Adam, kendi kendine söylenmeye benzer bir şeyler mırıldandı. Keseri elinden aldı. "İçeri geç, ben doğrarım." dedi öfkeyle.

"Senin artık askeriye gitmen gerekmiyor mu?"

Adam, sanki buna sabırsızlanıyormuş gibi gözlerini sıkıca yumdu. "Gideceğim. Senin kendini öldürmediğinden emin olunca gideceğim."

Bir kaç kütük kırdı, kızın yanına taşıdı. "Sobayı yakabilirsin değil mi?"

Kız, bir çakmağa, bir sobaya bakınca Tugay nefesini üfledi ve odunları sobaya doldurdu. Kağıdı yerleştirdi ve ateşledi. Kapağını kapattı.

"Biraz tütebilir yeni kurduğumuz için. Üstüne sıcak suyu koy, ben bir kaç günlük daha kıracağım."

Yüsra, bulduğu tüm kovalarla su koydu. İyi bir banyoya ihtiyacı vardı. Üstelik acıkmıştı. Askerlerin onun için getirdiği makarnayı da sobanın üstüne koydu.

Dışarıdan gelen odun sesleri eşliğinde, makarnaya sos yapmak için açtığı domates konservesini pişirmeye başladı. İyi bir alışveriş yapmak zorundaydı. Askerler olmasa aç kalırdı.

Ateş çıtırdar, rüzgar hafifçe eser ve yemek kokusu ortalığı kuşatırken, kütük seslerine eşlik eden bir ezgi kulaklarına dokundu. Yüsra, sosu bırakarak ahşap pencere pervazına yaslandı. İçi hüsran ve özlemle doldu. Kafasını ahşaba yaslayıp, adamın güçlü kollarının baltayı savurmasını, ancak bunun tersi sesinin tatlı bir melodiyle şarkı mırıldanmasını seyretti. Şimdi kapıdan çıkıp ona sarılsa, ona, kendini sarılmasını istese kim engel olabilirdi? İmkansızlıklar yine mümkünmüş gibi geliyordu. Yüsra buna şaşırmıyordu. Ne zaman yanyana gelseler, ikisinin de gözleri kör oluyordu.

Tugay'ın annesi ne demişti? "Onun yanına yakışman gerek."

Yakışmadığını ancak böyle kibarca izah edebilirdi. İnançları, kültürleri, ortamları birbirinin tam tersiydi. Ağabeyi, Yüsra'nın göremediği o gerçeği görmüştü. Genç kız nasıl onu ezip geçerdi? Onu. Babasından kendini koruyan Yusuf ağabeyini. Okutanı. Seveni. Kollayanı. Bir kere olsun, "Hayır," demeyeni. İlk kez Yüsra'ya hayır demişti. Genç kız, nasıl bencillik edebilirdi.

Gözlerinden bir damla aşağı aktı. Tugay'a bakarken, arada sıkıştığınızı yeniden hissetti. Üstelik artık o saf kız değildi. Aşkla gözleri kör olmamıştı. Öyle sanıyordu. Onun yakınına geldiği an, her şey eskisi gibi olmuştu. Yeniden kör olmak, yeniden kahkaha atmak, yeniden onunla sınırları aşmak istiyordu.

Üstelik, bu anda ki her şey ona hayallerini hatırlattı. "Bir soba, çıtırdayan ateş, pişen aş, kırılan odunun ham kokusu..."

Yüsra, adamın kendine baktığını fark edince, hüsranla adama baktı. "Bu an, sana da bir şey hatırlatmadı mı?" Burukça gülümsedi. Adam gözlerini kapattı. Yutkundu. Keseri tutan ellerini sıktığı damarlarından anlaşılıyordu. Gözlerini öyle sıkı yummuştu ki, göz kenarları öfkeyle kırışmıştı. Burnunu ve çenesini kastı.

"O hayalin içindeki eş sen değilsin," derken Yüsra'nın kalbini paramparça etti. Elinde ki keseri bıraktı. "Evine odun kıran er de ben değilim. Aptal hayaller kuran o delikanlı çok eskiden kaldı. Öyle eskide ki, hislerini hatırlamıyorum bile. İçimde sadece acıma kaldı. Kendi adına karar veremeyen bir kız için acıma hissi. O kadar."

Terini elinin tersiyle sildi. "Bundan sonra kendi odununu kendin kırarsın. Sobanı da kendin yakarsın. Benden bu kadar."

Yüsra, koşarak onu yolundan geri çevirmek istedi. Yemek yemesini, evine girmesini, sobada ısınmasını istedi. Ama kim olarak? Kocası değildi. Sevdiğini, evlenmeyi düşündüğü adam değildi. Görev icabı yanında duran Üsteğmen Tugay Öncü'ydü. Daha beteri, ona acıyan, kararsız ve beceriksiz bir kadın olduğunu düşünen, eski aşkıydı.

Eski aşkı...

Yüsra, bir kere sevecek ve o kişiyle evlenecekti. Hayalleri hep böyleydi. Şimdi bir kere sevmişti. Onunla evlenemeyeceğine göre, ebediyen bekar kalmaya yeminliydi.

Sobanın yanında yemeğini yer

ken, ağlayan gözyaşları yemeği boğazına tıkadı durdu. Yorgundu. Uykusuz ve hasta hissediyordu. Elleri acıyordu. Siyahlaşmış elleriyle gözlerini sildi ve kendini yemeye zorladı. Yarın dinç olması gerekiyordu. En sonunda, hıçkırarak ağlamaya başladı. Elinde kaşık, lokması boğazına takılıyken sesli sesli ağladı.

Tugay'ı çok özlemişti. Bunu onu görünce anladı. Ama artık çok geçti.

Bölüm sonu

13 yorum