İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 7 · 18 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 7

Yasak/2

Aralarında bir şeyler değişmişti. Kıskandığını itiraf ettiği andan beri... Beraber uydukları andan beri... Birbirlerine dürüstçe sataştıkları o çadırdan beri, bir şeyler değişmişti. Çevredeki insanların tavırları da buna etken olabilirdi. Çetin, sanki onları oldukça uygunsuz bir halde basmış gibi davranıyordu. Devamlı öfke küpüydü ve devamlı, Tugay'a sataşan kelimelerle konuşuyordu. Yüsra bunu fark etmeden edemiyordu. Çetin'in en başından beri kendisine karşı samimi hallerde bulunmaya çalıştığını anımsıyordu ancak bunu neden devam ettirdiğini anlamıyordu. Hislerinde ciddi değildi. Yüsra onu oldukça sert bir dille uzaklaştırmıştı.

Ortada tek seçenek kalıyordu. Çetin, Tugay'ı gerçekte öyle çok kıskanıyordu ki, onunla yakın olan herhangi bir kızı bile kendine av ilan ediyordu. Yüsra bu yakalanış anının nasıl göründüğünü tahmin ediyordu. Aynı çadırdan çıkmaları, muhtemelen büyük sıkıntılara yol açacaktı. Dönmek üzere dere yolundan aşağı inen adama baktı. Kafasında beresi, omuzunda silahı ve omzunda taşıdığı neredeyse kendi kadar çantasıyla, oldukça güven verici görünüyordu. Yüsra, hayatının bu raddesinin ufacık anlarına tanık olmuşken, son üç senesini ne denli zorluklarla geçirdiğini ayrımsıyordu. Yalnızdı. Yorgundu. Ayrıca güçsüz görünmemek için o siyah kaşlarını çatıyor, gözlerini karartıyor ve aklını devamlı tetikte tutuyordu.

Yüsra tam olarak bunlara dalmışken, uzaktan ıslık sesini andıran bir yankı geldi. Daha önce bu sesi deneyimlemiş olan bedeni, kendini derhal yere attı. Yüsra aklıyla değil, içgüdüleriyle hareket etmeye başlamıştı. Askerlerle aynı anda yere yattığını, toprak üstlerine uçarken, hepsinin kendini kontrol etmek için ona dönen yüzlerine bakarken gördü. Rahatlamış görünüyorlar. Yüsra genzinin yandığını hissetti. Kendi canları için korkmaları gerekirken, onlar belki de kız kardeşleri, anneleri gibi gördükleri Yüsra'nın can sağlığından endişe ediyorlardı.

Tugay'ın sesini işitti. Gözlerine inanamayarak grubun önüne baktı. Dürbününü kuşanmış, sanki çelikten bir kalkanla orada dikiliyormuş gibi, açık hedef oluşturuyordu. Yüsra doğrulmaya çalıştı. Arkalarından bir ses onu yere bastırdı.

"Yat Yüsra!" Çetin'in çatık kaşlarına ve şaşkın suratına baktı. Yüsra'nın, Tugay ile alakasını anlamlandıramıyor, aynı zamanda canını tehlikeye atacak kadar ne yaşadıklarını merak ediyordu muhtemelen.

"Neden yatmıyor?" diye çatlak sesiyle sordu. Kendi sesini yine zor duyuyordu.

"Bir kamyon askerin güvenliğinden o sorumlu. Burada başlarına bir şey gelirse, tüm sorumluluk Tugay'a ait."

Yüsra, adamın bu saldırıyı tahmin edemeyeceğini, elinden gelenin en iyisini yaptığını söylemek istedi ancak askeriyedeki sistemi azıcık bile kavrayamamıştı. Dudaklarını ısırarak sessiz kaldı.

"Uyarı ateşi," dendiğini duydu. "Sadece uyarı veriyorlar. Bizi gördüklerine dair. Destek birlik yolda."

Aradan dakikalar geçti. Askeri arabalar gelirken, Yüsra kollarının uyuşmaya başladığını hissetti. Kendinden başka herkes, siper almış ya da komutanlarının yanına gitmişti. Onu yerden kalkmasına izin vermiyorlardı. En sonunda Tugay'ın görüş alanına girdiğini fark etti. Yanına çömeldi.

Yüsra, onu uzaktan gördüğünde güçlü, sarsılmaz ve korkusuz görüyordu. Şimdi siyah gözlerindeki duygular, Yüsra'yı ağlama krizine sokabilirdi. Korkmuş gibiydi. Hayır, korkmak onun gibi bir adam için doğru kelime değildi. Yüsra'nın can sağlığından endişe duymuş gibiydi.

"İyi misin?" diye sordu.

"Doğrulabilir miyim?" dedi Yüsra.

Tugay burukça gülümsedi. "Şu araca binene kadar kafan her daim eğik dursun. Genellikle nişan alacak kafalar bulurlar. Senin kıymetli başını görmelerine izin veremeyiz."

"Bütün bu söylediklerine rağmen, orada hedef tahtası gibi ayakta mı dikiliyordun? Üstelik benden bir kafa boyu uzunken?"

"Böyle bir durumda bile laf yetiştiriyorsun değil mi? Korkudan dilin tutulmuştur sanıyordum."

"Alıştım galiba." Yüsra hafifçe doğruldu. Tugay ona uzandığında irkildi ancak genç adam eşarbına yapışan çalıları toplayınca, dudaklarını bastırdı.

"Kimse zarar görmedi değil mi?" diye sordu. Hemen müdahale etmek istiyordu.

"Uyarı ateşiydi. Bu da demektir ki, senin güvenli bir yere dönmen gerek."

"Hayır," dedi Yüsra hemen.

Tugay derince bir iç çekti. "Askerlerimin önünde seni sırtlamamı ve arabaya atmamı istemiyorsan, güzelce tanka bin ve evin yolunu tut."

"Orada her şeyden bir haber beklememi mi istiyorsun?"

Tugay, kafasını yana eğdi ve gülümsedi. Yüsra sersemlemiş bir halde adamın gülümseyen dudaklarına bakakaldı.

"Endişelen ne için Tabip Hanım? Görevi ölüme yürümek olan askerler için mi? Yoksa benim kıymetsiz başım için mi?"

Yüsra ona ters ters baktı. Dudaklarını bastırdı ve tanka doğru yürüdü. Tugay'ın sözünü dinlemek pek ona göre değildi ama burada bir doktora ihtiyaç yoktu, üstelik kendini korumaya çalışan askerlere yük oluyordu. Tanka binmeden önce döndü ve kendini seyreden adama baktı. Belki itiraf edemezdi asıl endişesinin daha büyük olduğunu ama şu sözcükleri söylemeden edemedi:

"Döndüğünde tek parça halinde ol."

Tugay kocaman gülümsedi. "Emriniz olur Doktor Hanım. Döndüğümde iyi olduğumu bizzat göstereceğim."

Yüsra kalbinde endişeyle döndü. İlk döndüğü yer askeriyeydi. Orada işlerini halletti, ona ihtiyaç olur diye oyalandı. Hava kör karanlık olana kadar bekledi. Eve dönemeyeceğini düşündü. Bu endişeyle evde ne oturabilir, ne uyuyabilirdi. Reviri temizlemeye başladı. Onun gibi endişeli yedek Astsubaylar bir süre Yüsra'nın elinin etrafında döndü. Uyku emri gelince, onlar da Yüsra'yı yalnız bırakmak zorunda kaldı.

Yüsra masasının başına oturup, taş gibi ağırlaşmış başını masaya yasladı. Ayaklarını eteklerinin altına toplamak için ayakkabılarını çıkardı. Koltuğa yan döndü ve bacaklarını göğsüne çekti. Kafasını sandalyenin arkalığına yasladı ve bedbaht halini yatıştıracak dualar etmeye başladı. Üç sene boyunca ara sıra böyle anları olmuştu. Onu özlediği anlardı. Ancak onun böyle büyük bir tehlikenin kollarında olduğunu sadece tahmin edebiliyordu. Şimdi bizzat tanık olmuştu. Gözlerini yumdu ve adamın ona gülümseyen dudaklarını anımsadı. Elini sinesine koydu. Kalbi kor ateş düşmüş gibi yanıyordu.

Yüsra'nın aşkı biraz bile hafiflememişti. Fark etmeden onu harlamış, özlemle yoğurmuş, hasretle sulamıştı. Şimdi ateşten bir oyuk midesinde yanıyor ve tüm uzuvlarına hükmediyordu. Damarlarında kan bile kavruluyordu. Aklı gitti. Ruhu uçtu. Ellerinden can çekildi. Anılardan başka hiçbir şey kalmadı.

Tugay İzmir'in kaldırımlarında yürüyordu. Tugay karşısında oturuyor, balık ekmek yerken ona gülüyordu. Tugay ona şarkı dinletiyordu. Tugay onu kucaklıyormuş gibi uzun uzun bakıyordu. Tugay, tatlı sesiyle telefonda konuşuyor, "Benimsin," diyen mesajlar atıyordu.

Yüsra ne ara dalmıştı bilmiyordu. En son güneşin doğmaya başladığına tanık olmuştu, ancak bir ses, o çok özlediği ses ona seslendi.

"Uyan İnci."

Yüsra oturduğu yerde gözlerini araladı. Her yanı tutulduğu için hareket edemedi. Üstelik, ayakları halen tutmuyor gibiydi. Onu görene kadar da, damarlarındaki kanın bile akmadığını sanıyordu. Adamın biraz kızgın, biraz da kırılgan gözleri gözlerini buldu.

"Burada mı uyudun?" derken sesi sert değil, aksine mahzun geliyordu.

"Uyuyakalmışım," dedi çatlak sesiyle ama halen hareket etmiyordu.

"Neden Yüsra? Neden burada bekledin?" Sesindeki yakarış Yüsra'nın gözlerini nemlendirdi. Omuzlarını kaldırdı.

"Merak ettim," dedi sadece. Tugay'ın çenesi titredi. Yüsra onu tanımasa, ağlamaklı olduğunu söylerdi.

"Kimi merak ettin?"

Yüsra zorlukla yutkundu. Yanağını sandalyenin koluna dayadı ve uzun uzun adamı kontrol etti. Bir hasar görmeyince rahatladı. Ona ne diyecekti? Bir zamanlar her şeyi geride bırakmamış gibi, ağabeyini seçmemiş gibi, ondan korkularını gizlememiş gibi; "Sadece seni merak ettim," mi diyecekti?

Omuz silkti. Tugay önünde çömeldi. Bir kolunu sandalyenin koluna yasladı ve başını koca koluna yasladı. Yüzleri arasında çok bir mesafe yoktu. Yüsra şimdi yüzündeki yorgunluğu daha net görüyordu.

"Gel desem gelmezsin," dedi kederli sesiyle. "Git dediğimde de gitmiyorsun. Seninle ne yapacağım ben?"

"Beni boş verebilirsin," diye önerdi Yüsra. "Hatta mümkünse, bezdirmekten vazgeçebilirsin."

Tugay acı çekiyormuş gibi güldü ve dudaklarını koluna yaslayıp, o kara gözlerini Yüsra'ya dikti. Yüsra onun kendine neden böyle baktığını anlamadı. Oldukça hüzünlüydü. İçi birden endişeyle doldu.

"Ne oldu?" diye sordu panikle. Ona doğru eğildi. "Bir şey var gözlerinde."

Tugay zorlukla yutkundu. Gözleri kan çanağıydı. "Bir şehit verdik," dediğince, Yüsra'nın ayaklarından can boşalmış gibi sandalyeden aşağı düşüverdi. Elleri çaresizce iki yana açıldı. Gözyaşları derhal gözlerini terk etti.

"N-nasıl?" diye sorarken ağlamaya başlamıştı. Tugay sanki onun tepkisi kendini etkilemiş gibi olduğu yere dizlerini dayadı ve gözlerini dirseğine kapattı. Yüsra, ömründe bir çok an hayal etmişti. Bu hayallerin içinde, asla Tugay'ı böyle düşünemezdi. Genç adam, bir bebek gibi hıçkırarak ağlıyordu.

Yüsra, kuralları, kaideleri, yasakları bir kenara bıraktı ve adamın sarsılan başına kolunu sardı. Onun içini dökmesine izin verdi. Kendi de onunla beraber ağladı. Tugay aynı zamanda, bu anı bekliyormuş gibi içini dökmeye başladı. Şehit düşen genci Yüsra da tanıyordu. Uzman Er'di. Daha geçen aylarda nişanı olmuştu. Nişanlısı düğün için gün sayıyordu. Tugay, yüzüğünü parmağından çıkarmıştı. Nişanlısına gönderilmek üzere, naaşıyla beraber yola çıkmıştı.

İkisi de sakinleşince, sessizce bir süre daha beklediler. Tugay kafasını hafifçe kaldırdı. Yüsra da eğilmiş, onun acıdan mahzunlaşmış yüzüne baktı.

"Daha önce de acıtıyordu," dedi Tugay, bu itirafla zorlanıyormuş gibi. "Seni görene kadar da canım yanıyordu. Ama sana anlattığımda... Sanki üç yılın kapakları açıldı. Kaybettiğim tüm o şehitlerin yüzleri gözümün önüne geldi."

Yüsra: "Seni anlıyorum," der gibi dudaklarını gerdi ve kafasını yana eğdi. Sözcükler, Tugay'ı itiraflarından alıkoyacak diye ödü kopuyordu.

"Onları canımdan daha çok seviyorum İnci. Ama bana hep derlerdi ki: İşin ucunda sevdiklerin olunca, daha çok canın yanıyor." Gelecek olan sonraki kelimeler için bir anda tedirgin oldu Yüsra. Duyacaklarının onu değiştireceğini biliyordu. Aralarındaki her şey değişmek üzereydi.

Tugay ona baktı. Yeniden çenesini koluna koydu ve yüzüne baktı. Bulunduğu yerden küçük değil, daha büyük, daha gururlu, daha ürkütücü görünüyordu. Bir his deryası Yüsra'nın kalbine aktı. Onu sarmalamak ve göğsünde teselli etmek istediğinde, nasıl bir yanlış yaptığını anladı. Buraya gelmesi hataydı. Ona bu kadar yaklaşması hataydı. Ona bakması bile hataydı.

Çünkü, bu yaptıkları asla hata gibi gelmiyordu. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

"Seni o ipin ucunda bulana kadar, canım bu kadar yanmıyordu," dedi adam gözü kara dürüstlüğüyle. "Seni o tehlikenin içinde görmeden önce, insanın sevdiğini kaybetmesinin ne denli zor olacağını sadece tahmin edebiliyordum. Ama artık kemiklerime kadar hissediyorum."

Yüsra dili tutulmuş gibiydi. Titreyen ellerini heyecandan kıpırdanan midesine dayadı. Yeniden yirmili yaşlarının başındaydı. Yeniden İzmir'deydi. Yeniden o ahmak, aklı bir karış havada aşıktı. Sanki ağabeyi önemsizdi. Sanki Tugay'ın ailesi önemsizdi. Sanki ikisinin arasındaki her şey önemsizdi. Yüsra ağzını açtı. Ona, her şeyi boş vermeyi, yeniden bir araya gelmelerini söyleyecekti.

Bir asker kapıyı çalınca, bu kozada saklandıkları an son buldu. Tugay isteksizce dudaklarını kastı. Belli ki, onun kabuğunu deldiğini fark etmişti. Bu anı bölecek olan her kimse, onu boğmak istiyormuş gibi arkasını döndü. Siması tanıdık askerlerden biri selam verdi. Tugay ona gelmesi için emir verince, asker Yüsra'ya göz attı. Yüsra, Tugay'ın "Söyleyebilirsin," dediğini işitti. Önündeki dosyalarla ilgileniyormuş gibi yaparken, bir kulağıyla askeri dinledi.

"Komutanım dünden beri sizi arıyorlar. Anneniz çok endişeliydi, ona geri dönmezseniz eğer buraya geleceğini söyledi."

"Onu ararım," diyen Tugay'ın sesi aksiydi. Göz ucuyla Yüsra'ya baktı. Yüsra annesini bahsi geçince istemsizce gerildi. Kadının küçümseyen sesi halen kulaklarındaydı.

"Bir de Komutan'ım," asker kıvranıyormuş gibi Tugay'a baktı. Tugay kafasını söylemesini için salladı.

"Kız arkadaşınız olduğunu söyleyen bir hanım bugün karakola geldi. Onu misafirhaneye aldık."

Karşıdan gelen elli tonluk bir tren, tüm gücüyle Yüsra'nın göğsüne çarpmış olmalıydı. Yoksa bu sarsıcı his neden olurdu? Üstelik, bedeni de artık işlevsizdi. Kulakları öfkeyle yanmaya başladı. Gözlerinin önü karardı. Sayfaları daha çok karaladı ama ne yazdığını bilmiyordu.

Tugay bir şeyler söyledi askere. Askerin odadan çıktığını ayrımsadı. Sonra Yüsra'ya döndü. Yüsra, elindeki kalemi bir bıçak olarak hayal etti. Demin teselli etmek için kavrulduğu bu adamı deşebilirdi. O güzel gözlerini, başka gözlere bakmadan oyabilirdi. Ama bunun için çok geçti. Bakmıştı muhtemelen. Hatta sınırsızca tutmuştu o ellerden.

Beceriksizce saçlarını karınca, Yüsra gururunu anımsadı. Umursamıyormuş gibi iç çekti. "İş başı yapacağım. Müsaade eder misin?"

"Yüsra..."

Yüsra gülüyormuş gibi alaylı bir ses çıkardı. "Tabip Hanım demek istiyorsunuz galiba Öncü Komutan."

Ona sert bir bakış attı ve edeceği tüm zehir dolu sözleri yutarak, kafasıyla kapıyı işaret etti. "Sizin bekleyeniniz var. Benim de zaten daha mühim işlerim var."

"Anladığın her neyse, onu aklından çıkar," dedi genç adam sert bir sesle.

"Demin anladıklarımın yanlış olduğunu biliyorum. Neyse ki, aklım erken başıma geldi."

"Yüsra!" Yine ikaz etti. Yüsra sert bir sesle sandalyesini arkaya çekti.

"Ne istiyorsun? Çadırımdan çıktığın yetmiyormuş gibi, revirin ortasında kavga edip işimden kovdurmak mı istiyorsun?"

"Akşam konuşacağız," dedi genç adam arkasını dönerken.

"Onun yanından çıkıp yanıma gelirsen, yemin olsun seni öldürürüm," dedi Yüsra kendinden beklenilmeyecek kadar sert bir sesle. Genç adam şaşırmış gibi yerinde durdu. Sonra öfkeli yüzünü ona çevirdi.

"Benden ne istiyorsun Allah aşkına!" diye hırıldadı. "Benden ne istediğini söyle, onu yapayım."

"Bundan sonra senden bir şey isteyecek kadar akılsız olmam. İşimden etme beni, yeter."

Defteri gürültüyle masaya bıraktı ve arka odaya gitti. Adamın odadan çıkıp "Sevgilisinin," yanına gitmesini seyredemeyecekti.

O gün oldukça keyifsiz çalıştı. Karakolun ortasında hüzün elle tutulur gibiydi. Şehit haberi herkesin sesini ve ruhunu emmiş gibiydi. Başka yaralı yoktu neyse ki. Yüsra artık her gördüğü askere, korkuyla bir daha göremezsem diye bakıyordu. O gün, aklı onu zehirlerken daha fazla yerinde oturamadı. Yemekhanedeki askerleri ziyarete gitti. Onların da keyifsiz olması gözünden kaçmadı. Hatta içlerinden bir tanesi, yanık sesiyle gün boyu herkesin sessiz acısına ses oluyordu.

Tatsız ama yaralarını biraz dindiren çay içtiler. Yüsra oturduğu masadan, dışarı, dağlara bakıp türkü yakan gençleri seyretti. Kimisi şehit düşen genç gibi nişanlıydı. Kimisi henüz doğmuş bebeğini görmemişti. Kimisi daha hayatının en toy zamanlarındaydı.

En nihayetinde, çayları bitti. Gece böyle bir günde bile geldi. Gelmez sanıyordu insan. Belki ailesi ve nişanlısı şimdi saatler bile akmaz sanıyordu. Yemek yenmez sanıyordu. Su içilmez sanıyordu. En basitinden, nefes alınmaz sanıyordu. Çünkü kıymetlileri ölmüştü, dünya durur sanıyorlardı. Ama her şeye rağmen güneş doğuyor ve batıyor, insan tüm acısına rağmen yaşıyordu.

İnsana yüklenen en ağır yükü, ölümü kucaklıyorlardı. Ancak bu seferki öyle kutlu bir ölümdü ki, cennete gideceklerine emin oldukları kıymetlilerini erkenden gönderiyorlardı. Bir gün, cennet kapısında onunla karşılaşmak ümidiyle...

Yüsra evine doğru yola çıkmak için çantasını hazırladı. Ramazan kapıda görününce, merakla kaşlarını kaldırdı.

"Seni eve bırakmam söylendi," dedi sadece. Yüsra çenesini sıktı. Kimin dediğini biliyordu.

"Kıymetli yerinden ayrılamadıysa, neden beni dert ediyor?" diye homurdandı.

Ramazan sessiz kaldı. Yüsra'nın duygu hallerini anlıyor gibi görünüyordu. Beraber evine doğru yokuş aşağı yürümeye başladılar. Ne garipti. Sanki biraz ötede savaşı andıran patlamalar olmuyormuş gibi köy sessiz ve huzurlu görünüyordu. Böyle bir günde bile, nasıl her şey böyle normal görünebilirdi?

"Korkunç olan böyle sessiz zamanlar," dedi Ramazan aklını okuyormuş gibi. "Sanki normal bir günmüş, oldukça normal bir semtmiş gibi görünür. Sonra yanlılar çıkar. Karşıt görüşte olanlar sataşır. Bazen intikam ateşi atarlar kendi dağ fareleri öldüğü için, bazense masum insanları bile yok edecek kadar gözleri kararır."

"Beni korkutman için mi gönderildin?" diye sordu Yüsra öfkeyle.

Ramazan suçlulukla gözlerini ayırdı. "Amacım korkutmak değildi. Ama tehlikenin farkında olduğunu sanmıyorum Yüsra."

"Farkına varıyorum," dedi genç kız hırsla. "Ve hal böyleyken bile, mesleğimin getirisi olarak görüyorum. Ben buradaysam eğer, bir el fazladan şifa demektir."

Ramazan iç çekti. "Tüm zıtlıklarını bir kenara bırakırsak, görev aşkınız ve inadınız çok benziyor."

"Beni ona benzetme," dedi Yüsra öfkeyle.

"Kızgınlık sebebin ne Yüsra?" Ramazan dürüstlükle konuşurken, Yüsra tedirgin oldu. Hisleri ulu orta seriliyor gibiydi. "Onu geride bırakırken hayatına devam edeceğini ummuyor muydun? Zamana bırakmadın. Ya da ağabeyine sabretmesini söylemediniz. Uzaktan uzağa ihtimali bile bırakmadınız birbirinize. Ne olmasını umuyordun?"

Yüsra bu haklı isyanla zorlukla yutkundu. Suçluluk avuçlarını terletiyordu. Tugay sordu. "Madem onu bu kadar kıskanıyorsun, neden onunla şimdi, her şey için çok geç değilken konuşmuyorsun?"

"Her şey için geç zaten," dedi Yüsra. "Üç yıl kadar geç kaldık."

"Bunu sen söylüyorsun. Ama size baktığımda ben halen o üç yıl önceki hislerinizi görüyorum."

"Ortada bir his yok. Ortada sadakat yok. Ben varım ve benim duygularım," diye itiraf etti utanarak Yüsra. "O ise yerinde gayet memnun. Üstelik, büyük bir külfetten kurtarmışım gibi görünüyor."

"Bunu inanarak söylemiyorsun."

Yüsra, Ramazan'a ters ters baktı. "Eskiden daha makul konuşurdun. Artık taraf tutuyorsun."

"Ben sizin tarafınızı tutuyorum. Ömrümde gördüğüm en saf aşk size aitti. Onu böyle kolayca geride bırakacağınıza inanmıyorum."

"Hah!" Yüsra daha hızlı yürüdü. "Arkadaşın onu geride bıraktı. Ayaklarının altına aldı ve çiğnedi. Arkadaşın, sanki önemsiz bir zamanmış gibi üstünü örttü ve geleceğine hızla koştu."

Ramazan en sonunda sessiz kaldı. Belli ki Yüsra'nın mantığıyla yarışamadı. Bahsi geçen Tugay şimdi neredeydi? Kıymetli sevgilisinin kollarında mıydı? Onunla hasret mi gideriyordu?

Gözleri sulu sulu eve vardı ve Ramazan'ı hızla uğurladı. Hava serindi. Sobayı yakmak için odun kırdı. Pek becerdiği söylenemezdi. Bu öfkeyle vuruşlar iyi geldi. Çoğunu kaçırsa bile, öfkesini aktaracak bir yer buldu. Elleri su topladı. Terliğinden taşan ayaklarının ucuna da bir çok kıymık batmıştı. Var gücüyle son kez bir odun kırdı ve kızaran burnunu çekerek birazını kucaklayıp sobanın kovasına doldurdu. Hepsini doldurduğunda keseri duvara yasladı ve kendiyle gurur duyarak elini alnına koydu.

"Pes etmeyeceğim," diye duyurdu kendi kendine. "Buraya kimse için gelmedim, kimse için de gitmeyeceğim."

Kapı açıldı ve içeriye adım atan askeri botu tanıdı. İçeri kaçmak için acele edemedi. Orada yakalandı. Sefil halde. Üstünde uzun süveterin kolları talaş doluydu, ayağında büyük bir terlik vardı, eşarbı muhtemelen kıymık doluydu ve burnu soğuktan uyumuş gibiydi.

Üstelik ağladığını inkâr edemeyeceği kadar koca gözlüydü. Ancak adam yalnız değildi. Yanında "O" kızı getirmişti.

İçeri sırasıyla Tugay, Çetin, tanımadığı ancak onlarla yaşıt duran bir asker ve o kız girdi. Yüsra ellerini bağlayıp, mahkumiyetine hazırlanmaya başladı. Tugay'la göz göze geldi. Gözlerinde yalvarışı andıran bir şey gördü ama sebebini anlamadı.

Çetin gülümseyerek ona selam verdi. "İyi akşamlar güzel Hekimimiz. Size bu gece kalacak misafir getirdik." Gururla kızı gösterdi. "Kendisi Tugay Komutan'ın misafiri olur. Onu güzellikle ağırlayacağınızı umduk."

Yüsra hislerini toplayıp oldukça derin bir yerlere gömdü ve iç çekerek, en resmi haline büründü. "Elbette. Ben Yüsra Soylu, karakolun hekimiyim. Tahmin ediyorum ki misafirhane size uygun değildi."

"Memnun oldum," diyen kızın inceleyen gözleri tüm pespaye halini geçti ve kirli ellerinde takıldı. El uzatıp uzatmamayı düşünüyor gibi görünüyordu. İsteksizce el uzattı.

"Ben de Çağla." Kısa ve resmi bir dille selamladı. "Umuyorum ki burası misafirhaneden daha temizdir."

Tanımadığı asker onu uyardı, benzerlikleri şaşırtıcıydı. Yüsra, onların akraba olma ihtimalini düşündü. "Onun kusuruna bakmayın," diyen kardeş, sevecen bir tavırla gülümsedi. "Daha önce tanışmadık, ben de Çağan. İsimlerimizden anlaşıldığı üzere kardeşiz. Kendisi evhamlıdır, her yerde uyuyamaz."

"O zaman neden buraya geldi," diye sormak istedi Yüsra ama dilini ısırdı. Kıskançlığını böyle avuçlarına bırakamazdı.

Misafirleri içeri çağırdı. Kız yerleşene kadar girmeyi kabul ettiler. Yüsra en son girmeden önce doldurduğu kovaya uzandı, büyük bir el ondan önce davrandı. Kocayı kaldırdı ve eve taşıdı. Yüsra eğer bu kadar insan olmasa, o kovayı adamın kafasına geçirirdi. Nasıl düşünceliymiş gibi davranabiliyordu? Kız arkadaşını evine getirmişti. Bu adam, Yüsra'yı neye çevirmek istiyordu? Ona ettiği eziyetler yetersiz mi geliyordu?

İçeri girdiğinde onu sobayı yakmaya çalışırken buldu. Öfkeyle ellerini birbirine bağladı ve misafirlere kahve ikramı yapmak istediği için kahvelerini nasıl içmek istediklerini sordu. Şimdiden hoşlanmadığı misafiri aslında Türk kahvesi içmediğini ama şuan kahve açlığı çektiğini, bu sebepten içebileceğini falan zırvaladı. Yüsra neden daha tanımadığı bu kızdan nefret ettiğini anlamlandırmak istemedi. Öyle öfkeliydi ki, sobanın yanında ona çakmağın yerini soran adamı duymazdan geldi. Yanından geçerken omzuna hızla çarptı. Evinden derhal gitmesini istiyordu.

Mutfağa girdi ve çok şükür ki edindiği tüpte kahveyi yapmak için malzemeleri çıkardı. Hepsini tezgahın üstüne çarpıyordu. Mutfak kapısı açıldı ve adam hızla içeri girip, kapıyı üstlerine kapattı. Yüsra şaşırarak ve daha çok öfkelenerek kapıya doğru yürüdü.,

"Çık şuradan!" diye kısık ama zehir gibi sesle hırıldadı.

"Sakin olmazsan herkes ruh halini anlayacak," derken buz gibi katıydı. Yüsra öfkeden, hayal kırıklığından titrerken, o gayet sakindi.

"Şaka mısın sen?" dedi titrek sesiyle ve hayal kırıklığıyla. "Anlayacak ne var ortada? Kız arkadaşını evime getirdin be evime!"

"Sessiz ol," diye uyardı adam. "Seni duyarlarsa sonra kendin pişman olacaksın."

"Bak ömrümde böyle bir laf etmedim. Böyle beddua da etmedim ancak senin," eğildi ve kısık sesle hırladı. "Cehennemde yanmanı diliyorum."

Tugay sersemlemiş gibi şaşkınca ona bakınca, Yüsra titrek elleriyle onu omzundan ittirdi. "Bugünlük sevgilini çekeceğim ama azıcık bile Allah inancın varsa, çıkıp gidersin evimden."

Tugay orada durmaya devam edince, Yüsra hızla arkasını döndü ve onu umursamadan kahveyi yapmaya başladı. Belki de bu zıkkımı içip giderdi. Hepsinin gitmesini umdu. Onu acısıyla baş başa bırakmalarını umdu.

Çakmağı yakarken öyle çok bastırdı ki, en sonunda parmağını sıkıştırdı. Çakmağı yere düşürdü. Yerden aldı ve yeniden çaktı. Ateş harlı olduğunu için elini yaktı. Arkada uzanan eli, elini tuttu ve çakmağı elinden alıp, yavaşça tüpü yaktı. Yüsra öyle çok yorulmuştu ki hislerinden, elini tuttuğunda erken davranamadı. Elini çekemedi. İkisinin birleşmiş ellerine bakarken genzi yandı. Adamın kendine yakınlaştığını hissetti.

"Uzak dur," dedi Yüsra acı dolu sesiyle. Artık ulu orta serilmişti.

"Bunu sen yakındayken başaramıyorum." Pişkin, umarsız adam nasıl da güzel kelimelerle onu günaha çapırıyordu.

"Sevgilin yan odadayken böyle davranamazsın."

"Onu annem göndermiş," dedi genç adam pişkinliğe devam ederken. "Ayrıca sevgili değiliz. Ailelerimiz arkadaş, bizim içinde böyle bir gelecek umuyorlar."

"O kendini sevgilin olarak görmese, öyle anmazdı."

Adam elini daha sıkı tuttu. "Bugün hakkımızda söylenenleri duydun mu?" diye sordu.

Yüsra anlamayarak arkasını döndü. Elleri önlerine düştü. Adam bir elini tezgaha dayadı ve ona doğru eğilerek fısıldadı. Belli ki kimsenin duymasını istemiyordu.

"Aynı çadırdan çıktığımızı kim duyurmuşsa, tüm karakolda konuşuluyor. Üstelik, bunun sadece dedikodudan daha fazlası olduğunu bilmelisin. Tugay komutanının kulağına giderse, ikimiz de mesleğimizden olacağız."

Yüsra hayretle iç çekti. Adamın yüzüne geldiğinden beri ilk kez baktı. Sabahki halinden daha fena görünüyordu. Sakalları biraz uzamış, gözleri çökmüştü. "Eğer bağırmaya, tripler atmaya devam edersen herkes daha çok şüphelenecek. Sadece umalım ki hakkımızda şikayet dilekçesi oluşturulmasın."

"Bunu kim, niye yapar?" diye sordu. Tugay, sanki kimin niye yaptığını biliyormuş gibi çenesini kastı.

"Bana yine git diyeceksin değil mi?" diye sordu Yüsra öfkeli fısıltısıyla. "Biri gidecekse o ben olmam," diye de kestirip attı. Tugay ona bakarken yavaş yavaş gülümsedi. Parmağını uzattı ve burnunun ucundaki muhtemel lekeyi sildi.

"Git demeyeceğim pasaklı," dedi burukça gülümseyerek. "Ama daha temkinli olmak zorundayız."

Yüsra kızardı. "Sanki temkinli olacak bir şey varmış gibi konuşuyorsun."

"Yok mu?" diye sorarken adam umursamıyormuş gibi eşarbını, çenesini ve kıyafetlerini inceledi. Sonra gözleri gözlerine değdi ve Yüsra onun nefesini tuttuğunu anladı. Daha demin koca bir öfke topuyken şimdi nasıl aptal aşığa dönüşmüştü? Kendini geri getirebilmek için adamı dirseğiyle itti. Aynı anda kapı açıldı ve içeri kafayı uzatan Çetin, meşhur gülümsemesiyle sordu.

"Yardım lazım mı?"

Yüsra, "İyi olur," derken; Tugay, "Hayır" dedi.

Tugay ona kaşlarını kaldırarak baktı. Yüsra çenesini kaldırdı. "Misafirinizi yalnız bırakmayın Tugay Komutan," dedi Yüsra öfkesinin taze olduğunu belirtirken. Adamın onu bırakıp gitmesini bekledi. Ancak Tugay Çetin'e çakmağı verip, sobayı yakmasını tembihleyince yanıldığını fark etti. Onu Çetin'le yalnız bırakmamak için mutfakta oyalandı durdu. Hatta koca elleriyle, ona yakışmayan bir nezaketle kahve tepsisini tuttu.

"Çeyizin mi bunlar?" diye sordu alaylı sesiyle.

Yüsra homurdandı. "Çeyizimi yengem saklıyor. Muhtemelen üstü toz bağladığı için ara ara tozunu alıyordur."

"Keşke ağabeyinin de kalbinin tozunu alsa." Yüsra şaşırarak Tugay'a bakınca adam pişkince sırttı. "Ne? Belli ki, kendi sıhhat içinde parıldarken, senin toz bağlamandan memnun."

"Artık şakasını yapıyor muyuz cidden?" diye sordu Yüsra. Kahveler hazırdı. Mutfakta çıkmak istemedi. O odaya girmek istemedi. Gerçeklerle yüzleşmeden, sanki her şey eskisi gibiymiş gibi davranmak istedi. Ancak fısıldadı.

"Kahveler hazır."

Tugay'ın burun delikleri açıldı. Kokusunu alıyormuş gibi kahveyi içine çekti. Aklına ne geldiğini merak etti Yüsra, yine sormaya korktu. Yine, kelimelerin onu değiştirmesinden korktu. Ama adam konuşacak, yeniden aralarına sarsılmaz köprüler ördü.

"Bir gün bana kahve yapmanı umuyordum," dedi. Yüsra ona doğru yürüsün diye elinden geleni yapıyordu. Sanki daha önce elleriyle köprüyü kesen Yüsra değilmiş gibi. Sanki, yan odada bekleyen kızın farklı hayalleri yokmuş gibi...

"Umduğun başka," diye acı acı fısıldadı. "Yanında tuttuğun başka."

Yüsra başka söyleyecek söz bırakmadı. Tepsiyi aldı ve odaya taşıdı. Bu gece oldukça uzun olacaktı. Adamlar gittikten sonra kafasına balyozla vurulmuş gibi uyumak istiyordu. Bu kızla, bu adamla ilgili tek laf etmemek için şarttı.

Odada onları uzak koltuklarda olmalarına rağmen yan yana hayal ederek kendine eziyet etti. Üstelik, bitti sandığı gece yeni başlıyordu. Kapı çaldı ve hiç ummadığı misafirler, evine gelmek için o anı seçti. Bu görücü kadınlardan başkası değildi.

Bölüm sonu

13 yorum