İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 24 · 13 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 24

Aklın Oyunu

Kızının doğumunu geç de olsa duyurmaya ve kutlamaya karar veren kayınvalidesi, Yüsra’yı tüm itirazlarına rağmen ikna etmenin yolunu bulmuştu. Tugay’ın da kızı için böyle bir anı isteyeceğini söylemişti. Bunu söylerken kendisi bile donuk ve yastaydı; ama İnci için bunu yapmak istiyor, organizasyon şirketleriyle görüşmeler yapıyordu. Elbette büyük balonların asıldığı, birilerinin dans ettiği şamatalı bir kutlama değildi. Kadının oğluna saygısı Yüsra’yı bu açıdan etkiledi. Ama nüfusları dolayısıyla, büyük ve gösterişli bir otelde, deniz manzarasına karşı davetlileri kabul ediyorlardı. Yüsra ilk başta aile dostlarını çağırdıklarını sandı. Sonra, bunun en çok Tugay’ı anmak için toplanan kalabalık tanıdıklar olduğunu anladı. Kızını merak edenler aynı zamanda onu anmak için bir iki çift laf ediyorlardı.

Yüsra katılmak istememişti. Burada yeri yoktu. Zaten öyle de hissediyordu. Buna da kayınvalidesinin bir bahanesi vardı. Bebeği bakıcıya bırakmak istiyorsa, davete katılmayabilirdi. Ama Yüsra onu kimseye bırakamıyordu. Bunun, doğum sonrası kopma korkusu olduğunu söyleyenler oluyordu ama kim yeni doğum yaptığı sırada, eşini de kaybettiği halde aklı başında kalabilirdi? Yüsra bebeğinden uzaklaşmaya elbette korkuyordu. Onu kaybetmekten korkuyordu. Aklına felaket senaryoları geliyor, vesvese kalbini dolduruyordu.

O sabah, kayınvalidesi kapısını çaldı ve onu alışverişe çıkardı. Kızı için bir şeyler aldı. Cici bir elbise aldı. Tıpkı İnci’si gibi beyaz renkteydi. Sonra, elinde bir elbise tutan görevli ona yaklaştı. Bunu kayınvalidesinin kendi için seçtiğini söyledi. Yüsra, uzakta telefonda konuşan, çoğu zaman asık suratlı olan kadına şaşkınlıkla baktı. Çünkü giyimine uygun, muhafaza eden siyah bir elbise seçmişti. Yüsra, giyinip süslenmekle ilgili her şeyin midesini bulandırdığını fark etti. Uzun zamandır böyleydi. En son ne zaman elbise giymişti? Burukça gülümsedi. En son, lavanta çiçekli o beyaz elbisesini giymişti. Tugay’la evlenmişti. Elbiseyi koluna uzatan görevliye baktı. Kadın teşvik ederek gülümsedi.

“Bence kızınız gibi siz de parlayacaksınız. Bu elbise tam size göre.”

Yüsra, kolundaki elbisenin kumaşını incelerken, eline gözyaşları damladı. Bu alışverişi Tugay hayattayken yaptığını hayal ediyordu. Kızlarının doğumunu kutlar, arkadaşlarına yemek hazırlar, onu bu elbisenin içinde görür ve “Çok güzel görünüyorsun Tabip Hanım,” derdi. Sesini unutmamak için sürekli gözlerini yumup kendine hatırlatıyordu. O sesin artık hayatta olmaması kalbini sıkıştırıyordu.

“Deneyecek misiniz?”

Yüsra bedenine baktı. Çok zayıflamıştı. Belki olur, belki olmazdı. Omuz silkti. Denemek içinden gelmedi. Kayınvalidesi yanlarına geldi. Ona ve elbiseye baktı. Yüz ifadesini anlamış gibi çenesini kastı ama görevliye: “Alıyoruz,” dedi.

Yüsra itiraz etmek istemiyordu. Uğraşmak enerjisini tüketecek gibiydi. Belki de artık İnci için fedakarlık yapmayı göze almalıydı. Hisleri ölmüş olsa da, hissediyormuş gibi davranabilirdi.

Akşam elbiseyi bu yüzden giydi. Aynı tonlarda başörtüsü vardı. Onu da taktı. Günler, hatta aylar sonra ilk kez aynaya baktı. Boydan aynada gördüğü kişi çok yabancıydı. Çok zayıf, bıkkın, hayattan soğumuş gibi duruyordu. O gün, aynanın önünde gözlerini yumdu. Bu sefer onu arkasında, ona sarılırken hayal etti. Boğazı yanmaya başladı. Böyle anlar en korkunç anlardı. Ellerini, teninin kokusunu özlüyordu. Kendini sımsıkı sarmasını özlüyordu. Kulağına nefesini vermesini ve fısıldamasını… Yüsra’yı asla bırakmayacakmış gibi o koca cüssesiyle sarmasını… Gözlerini açtığında yalnız başına, acı içinde kıvranan kendini gördü.

Davete katıldığında da bu ruh halindeydi. Köşede, kızının yanında. Ona ihtiyaç duyacağı kadar yakın ama kimsenin onu görmeyeceği kadar uzakta… Ama insanlar onun kim olduğunu öğrenmek istiyordu. Ne ara evlendiklerini, çocuk yaptıklarını, kimlerden olduğunu… Birçok kişi, onun bu haneye uygun olmadığını fısıldıyordu. Hatta Tugay’ın başını yaktığını söyleyen bile vardı. Yüsra, o kadar duygusuzlaşmıştı ki, onların ne dediğini zerre kadar umursamıyordu. Kızının yanına gelen tanıdık yüzü görünce, ruhu adeta çekildi. Kız önce bebeğine, sonra ona baktı. Gözlerindeki suçlama Yüsra’nın omuzlarını kaldırmasına sebep oldu.

“Halen burada kaldığına inanamıyorum.” Sesinde zehir olsa, şimdi Yüsra’nın yüzüne bağırır ve onu zehirlerdi. O kadar kin ve öfke dolu gözüküyordu. “Bana gururlu ayakları yapıyordun bir de.”

“Olay çıkarma,” diyen erkek kardeşi bana döndü. Kız kardeşinin aksine, anlayışlı ve biraz da acıyan tavrı vardı. Aynı sarı saçlar, aynı renkli gözler ve aynı yüz hatlarına sahiptiler. Onların kardeş olduğunu anlamamak için kör olmak gerekirdi. “Çağla acı dolu. Sözlerini yanlış anlama. Onların geçmişte bir hukuku vardı.”

“Ta ki sen gelip aramıza girene kadar.” Gözleri hayal kırıklığıyla dolmuştu. “Onu ölüme terk edeceksen neden aramıza girdin?”

Titremeye başladı. Bacakların gelen bu his, bedenini harekete geçiriyor gibiydi. Sesini buldu. Uzun gece boyunca ilk kez konuştu.

“Onu ölüme terk etmedim. Elimden gelse, onun için ölürdüm.”

“Güldürme beni!” Kızın sesi herkesin onlara bakmasına sebep oldu. “Görmüyor musun nasıl sırıtıyorsun burada? Yakışmıyordun! Ne ona, ne de ailesine! Kendini zorla gelini yaptın!”

“Çağla kendine gel!”

Çağla erkek kardeşini iteledi. Elini sallayarak Yüsra’ya doğru yürüyordu. Kayınvalidesi koşarak yanlarına geldi. Çağla’ya olay çıkarmaması için adeta yalvardı. Ona sarıldı. Çağla, kayınvalidesinin kollarında ağlamaya başladı. Yüsra orada dikilmiş, herkesin kendine suçlayan bakışlarla bakmasına hayret ediyordu. Çağla’nın erkek kardeşi yanına geldi. Yan yana durup, kendini seyreden insanlara beraber bakmaya başladılar. Anlayışlı ses tonuyla Yüsra’ya hitaben konuştu:

“Günah keçisi arıyorlar. Bence onları umursamamalısın.”

“Umursamıyorum.”

“Bedenin öyle söylemiyor. Yaprak gibi titriyorsun.”

“Bu onlarla ilgili değil. O günden kaldı… O…”

“Anladım.” Genç adam ona doğru döndü. “Peki, senin hikayen ne?”

Yüsra anlamayarak kaşlarını çattı. Genç adam çenesiyle kız kardeşini gösterdi. “O inatçı katır, kafaya koyduğunu yapar ve karşısında kim varsa yıkıp geçer. Hakkında korkunç şeyler söylese de, buna inanacak son kişi benim. Çünkü onu iyi tanıyorum. Ulaşamadığı her şeye çamur sürmek çocukluktan beri yaptığı bir şey.”

“Kardeşin hakkında böyle konuştuğunu duyarsa, bu sefer hedefi sen olursun.”

Genç adam omuz silkti. “Çamur atmayacağı tek kişi benim. Çünkü onunla ilgili çok fazla şey biliyorum. Bunu göze alamıyor.”

“Anladım.”

“Ee,” Adamın ilgili ses tonu onu irdeledi. “Burada durmuş infazını beklemek yerine soruma cevap veremez misin?”

“Hangi hikayemden bahsediyorsun?” Çünkü Yüsra’da hikaye çoktu. Geçmişinde de, bugününde de. Ve hiçbirini bu adama açacak hali yoktu.

“Kimsin sen?”

“Doktor Yüsra.”

“Doktorsun demek?” Bunu bilmemesi garipti. Demek ki kız kardeşi onunla ilgili sadece kötü anları anlatıyordu.

“Bir yıl öncesine kadar askeriyede çalışıyordum.”

“Anladım,” Yüsra, adamın bakışlarından rahatsız oldu. “Müsaade ederseniz ben gideceğim.”

“Kaçıyorsun.”

Yüsra kaşlarını kaldırdı. “Kaçmıyorum. Sadece kızımın da, benim de biraz havaya ihtiyacımız var.”

“Burada teras var.”

“Var mı cidden?” Yüsra etrafa bakındı. “Geldiğimden beri aradım ama bulamadım.”

“Sana yolu gösterebilirim.”

Yüsra tereddütle adama baktı. Her ne kadar geveze biri gibi dursa da, kötü niyetli değildi. Yüsra’nın bu çıkmazın içinden kaçmasına yardım ediyordu. Yüsra, tüm kargaşayı arkasında bıraktı. Kızını da aldı ve temiz deniz havasına çıktı. Onunla beraber çıkan genç adama döndü.

“Teşekkür ederim bay…”

“Furkan.”

“Furkan Bey.” Yüsra onun gitmesini umarak arkasını döndü ve denize baktı. Dalgaların sesi onu kendine doğru çağırıyordu. İnce, onun için hazırlanan ana kucağında uyukluyordu. Dalga sesleri ona da ninni gibi gelmişti.

“Size bir şey sorabilir miyim?” Yüsra zıpladı. Onun gittiğini sanmıştı. Ama yanında durmuş onu seyrediyordu. Yüsra birazcık asabileşti.

“Ne?” derken sesi de bunu yansıttı. Adam burukça gülümsedi.

“Bence çok seçeneğiniz olmuştur. Güzelsiniz. Akıllısınız da üstelik. Neden aşağılanmayı kabul ettiniz? Ailesi sizi kabul etmezken, böyle bir adamla evlendiniz?”

“O beni aşağılamadı.” Yüsra burnundan solusa da, kocasına yapılan hakareti kaldıramadı. “Aksine, kimsenin vermeyeceği kadar büyük değer verdi. Beni kendinden öne koydu. Tüm bu hakaretlere sessiz kalmamın sebebi de bu. Çünkü haklılar. Tugay, benim için, benim yüzümden orada kaldı. Onun gibi bir adam bu hayata bir kere gelir. Ve ben çok şanslı bir kadınım ki, yaşadığı ömürde beni eş olarak seçti.”

Adam sersemlemiş gibiydi. Güçlükle yutkundu. Gözlerindeki ifade Yüsra’yı şaşırttı. Nemlenmiş gibiydi.

“Zor bulunan bir şey elde etmiş,” Kafasını yana eğdi. Yüsra, başka bir zamanda onun yakışıklı olabileceğini söylerdi. Ama gözleri erkeklere karşı körleştiği için, sadece düzgün yüzünden geçen hisleri görebiliyordu. “Şanslı bir adammış. Bu şansının kısa sürmesi üzücü.”

Arkasını döndü ve içeri girdi. Yüsra bir süre denizi dinledi. Kayınvalidesi yanına gelip, İnci’yi birileriyle tanıştırmak için istedi. Yüsra ona kızamıyordu. Çağla’yı kayırıp, sakinleştirdiği, kendini dışladığı için kızamıyordu. Nihayetinde onu hiç tanımıyordu.

“Hava almak iyi gelmiş,” diye fısıldadı kadın İnci’ye bakarken, Yüsra’ya hitaben konuşuyordu.

“Aslında İnci’ye bakacaksanız eğer biraz deniz kenarında yürümek isterim.”

Yüsra içeri girmek istemiyordu. Kızından uzak kalma pahasına bile olsa azıcık nefes almaya ihtiyacı vardı. Kayınvalidesinin İnci’yi ne kadar iyi koruyabileceğini biliyordu. İçgüdüleri uzaklaşmasını engellese de, içeri dönüp, aynı ithamları duymak istemiyordu. Kayınvalidesi anlayışla başını salladı. “Merak etme. İnci bana emanet.”

Yüsra, sahile doğruca inen balkonun basamaklarından aşağı indi. Kunduralarını çıkarıp, basamakların yanına koydu. Çoraplarını da onun yanına bıraktı. Kumsalın sabahtan kalma sıcak kumunda çıplak ayakla yakamozun yansıdığı denize doğru yürüdü. Derince soludu. Denizin dibine geldiğinde, yosun kokusu onu anılara sürükledi.

Elinde kalemi vardı. Önünde koca cüsseyle duran Tugay… Konuşmaların ortasında onunla kesişen kara gözleri… Gözleri açtığında, üstünde bir gölge yükseldi. Yüsra hayal kırıklığıyla yutkundu. Şimdi hepten aklını yitirmişti. Tugay’ı andıran gölgesinin üstüne düşmesi de bunun göstergesiydi. Eğilip denize baktı. Yansıması karanlık bir gölge gibi denize vuruyordu. Arkasında yükselen karartı halen oradaydı. Homurdandı.

“Aklımı oynatmamı mı istiyorsun artık Komutanım? Gece düşlerime geldiğin yetmiyor mu? Artık gündüz düşlerinde de mi yakamı bırakmıyorsun?”

Hızla arkasını döndü. Amacı oradan kaçmaktı. Aklını burada bırakmadan önce. Ama döner dönmez, ağır bir şeye çarptı. Sıcak, geniş ve kollarını ona dolayan bir beden… İlk yapmak istediği çığlık atmaktı. Ağzını açtığı an, kocaman el ağzını kapattı. Debelendi. Çırpındı. Tüm bunları gecenin karanlığında yaptığı için, kimse onu görmeyecek ve onu saran bu iri adam kimse, kollarında ölecek olmaktan korktu. Korktuğu ölüm de değildi. İnci’sini tek bırakacaktı.

Kafasını tutan adam, onu göğsüne doğru çekti. Kokuyu alan bedeni sakinleşti ama Yüsra ne olduğunu anlamadı. Bu koku da neydi? Bu adam neden kocası gibi kokuyordu? Yüsra çırpınmayı kesince, kulağında “Onun” sesini işitti.

“Benim İnci. Sakin ol.”

Yüsra titremeye başladı. Kollarını iterek kendini zorla uzaklaştırdı. Yüzünün yarısı siyah bir maskeyle örtülü yüzü gördü. Kolları daha geniş, çenesi daha köşeli, daha da irileşmişti. Gözlerine bakana kadar şüphesini sürdürdü. Çünkü bu akıl almak bir şeydi. Aklı değil, kalbi bile kabullenemiyordu. Titreyerek geri geri gitti. Tek kelime edemiyordu. Şoka girmişti. Ayakları suya değdi, duramadı. Gerilemeye devam etti. Adam üstüne doğru geliyordu.

“İnci, biliyorum. Ne hissettiğini anlıyorum. Ama izin ver…”

Yüsra kafasını iki yana sallayarak gerilemeye devam etti. Elbisesi yarıya kadar ıslanmıştı. Ağzından sadece, “Sen değilsin,” çıkıyordu. “Sen yaşamıyorsun!”

Tugay ona doğru yaklaşırken, tedirgin görünüyordu. Sanki vahşi bir hayvan kendine zarar vermesin diye ellerini havaya kaldırmış, ufak adımlar atıyordu. Dalga arkadan Yüsra’ya vurdu. Yüsra’nın titremeleri çoğaldı. Yanaklarından yaşlar akıyordu.

“Aklımı alma,” dedi çenesi titrerken. “Bu sen değilsin! Aklımla oynama.”

“Yüsram. Güzelim biliyorum. İnanılır gibi değil biliyorum ama açıklamama…”

Lafı yarıda kesildi. Yüsra az kalsın dengesini kaybediyordu. Tugay öne doğru uzanarak onu dalgaların içinden kurtardı. Denizi koca bacaklarıyla yararak onu kumsala getirdi. Islak ve perişan haldeki Yüsra’yı göğsüne bastırıyordu.

“Vur bana. Bağır. Ağla. Hakkın,” dedi. “Ama benim, bana inan.”

Yüsra, onun maskeli yüzüne bakarken şaşkınlık, hayal kırıklığı ve korkunç bir umutla sarmalandı. Kucağında duruyordu. Koca kollarıyla onu sarıyordu. Sıcacıktı. Sakalları ve saçları uzamıştı. Yüzünün görünen tarafına doğru elini kaldırdı. Elleri titriyordu. Tugay, bu teması bekliyormuş gibi gözlerini yumdu. Yüsra, ellerini yüzünün kenarına sürttüğünde, ikisi de acı çeker gibi nefes aldı. Yüsra, sinir nöbeti geçiriyordu. Bir sakinleşiyor, bir hıçkırıyordu. Aniden gelen öfkeyle ona vurdu. Göğsüne öyle güçlü vurdu ki, kendi eli acıdı. Onun kucağındayken doğruldu. Bulduğu her yerine vurmaya başladı. Yüzüne, göğsüne, kollarına. Gerçek olmalıydı. Canı yanıyordu. Ama nasıl gerçek olurdu?

“Aklımla oynama!” diye yeniden bağırdı. “Sen ölmüştün! Cenazene geldim ben senin. Öldün sen! Günlerce ağladım. Aylarca yasını tuttum. Sensiz İnci’yi doğurdum ben! Öldün sen!”

“Öldüm,” diyen Tugay nefes nefese ama onun darbelerini kucaklar gibi, dimdik duruyordu. “Sensiz, kızım olmadan ölüydüm.”

“Öl!” diye bağırdı canı yanan Yüsra. Yüzünde taktığını maskeyi çekiştirdi. O olmadığına dair bir işaret arıyordu. Bir yanı da o olması için yalvarıyordu. Kelimelerinin hepsi yalandı. “Ölseydin o zaman! Ölseydin! Neden yaptın ki bunu bana! Yine yaptın. Yine beni kandırdın!”

Maskeyi adeta parçalayarak yüzünden çıkarınca, Tugay’ın belli ki uzun zamandır kesilmeyen saçı kaşının üstüne düştü ve yüzü ortaya çıktı. Yanağında boylu boyunca dikiş izi vardı. Yüzünde yeşile dönen morlular vardı. Sakalının gizleyemediği yaralara bakan Yüsra hıçkırarak ağladı ve ondan nefret ederken, ona uzandı.

Tugay, dizlerinin üstünde ona teslim olmuş, aynı zamanda yüzünden utanır gibi kafasını eğmişti. Sanki yenilgiyi kabul etmişti. Sanki, Yüsra’nın onu öldürecek sözleri söylemesini bekliyordu.

“Ne yaptılar sana?” Ona doğru uzandı. Bu sefer tam tersi, şefkatle. Yanağındaki iyileşmeye başlayan dikiş izinde parmak ucunu gezdirdi. Tugay onun eline doğru yanağını eğdi. Gözlerini kaldırdı ve gözyaşlarıyla dolu kara gözleri yakamoz misali Yüsra’ya yansıdı. Gümüşi bir ışıkla parladı.

“Artık gerçekten Güzel ve Çirkiniz,” diye fısıldayan Tugay, burukça gülümsedi. “Sen güneş gibi parlarken, ben kara bulutlar gibi hayatına çöktüm. Şu haline bak. Senin ışığını döndürdüm.”

Yüsra yüzünü incelerken kaşı çatıldı. Çenesine, kaşına, yüzünün her yanına bakıyordu. Bedenini inceledi. Ondaki hasarı kontrol ederken Tugay sakince bekliyordu. Genç kız tek yarasının yüzündeki olduğunu fark edince rahatladı. Ama bu rahatlama beraberinde hayal kırıklığını da getirdi.

Ayağa kalktı. Onu arkasında bıraktı. İçeri doğru hızlı adımlarla yürüdü. Tugay, arkasından bağırdı. “İnci nereye gidiyorsun?”

“Kızımı alıp bu kahrolası yerden gideceğim!”

Tugay muhtemelen onun aklını oynattığını sanıyordu. Oynatmıştı belki de. Koşarak peşinden geldi. Onu kolundan tutup kendine çevirdi. Kocaman boyutlarıyla dibinde duruyordu. Nasıl yüzündeki yaraya rağmen daha yakışıklı olabilirdi? Daha iri, daha güçlü duruyordu. Etrafa yaydığı ısıyı Yüsra suratında hissediyordu.

“Bana kızdığını anlıyorum ama fevri hareket etme. Bağır, çağır ama böyle yapma.”

“Ne yapmayayım?” Yüsra bağırıyordu. Onun bağırtısıyla insanlar balkona çıkmaya başladı. Her çıkan adeta bağırır gibi sesler çıkardı. Muhtemelen Tugay’ı gördükleri için hepsi şaşkındı. “Ne yapmayım!” diye çığlık attı Yüsra. Artık bağırarak ağlıyordu. Titrek eliyle misafirleri gösterdi. Orada, şaşkınlıkla yere çöken kayınvalidesi de vardı. “Mesela burada kocamın yasını tutuyorken, aynı zamanda onun akrabalarına caka mı satmayayım? Şehit haberini alınca, acımdan erken doğurduğum kızımın mutluluğunu mu yaşamayayım?”

Ona doğru bağırırken kendinde değildi. Yüzü gözü yanıyor, kalbi sancıyor, elleri sebepsizce etrafı gösteriyordu.

“Ben kahrımdan ölürken, senin hayatta, benden habersiz nefes aldığını bilmeden, geceler boyunca kıvranarak ağladığımı biliyor musun sen? Senin acından kızımı emziremediğimi biliyor musun? Toprağına kapanıp ağladığımı, ölmek istediğimi biliyor musun? Burada, kırk elin yabancısı olduğum insanlarla, sırf kızımı yoksun büyütmemek için neler yaşadığımı biliyor musun sen? Sen ölmüştün ya ölmüştün! Şimdi karşımda durmuş bana bakıyor, aynı kokuyor, nefes alıyorsun! Sen nefes alıyorsun Tugay. Benim nefesim senin cenazede kesilmişti. Beni o toprağa gömdün. Kendini gömerken, beni de canlı canlı gömdün.”

Yanından geçerek merdivenlerden çıktı. Kimin ona baktığını görmüyordu bile. İçeri girdi. Kızını kucağına aldı. Onunla beraber otelin çıkışına doğru gitti. Arkasından koşan kocasını duyuyordu. Bunun halen bir rüya olduğunu sanıyordu. Benliğinden uzaklaşmıştı. Hangi mantıklı insan, ölen kocasını karşısında görünce mantıklı kalabilirdi? Yüsra’nın da en çok güvendiği aklı gitmişti.

Dışarıda, muhtemelen sigara içmek için kenarda duran Furkan’la karşılaştı. Ona şaşkınca bakıyordu. Hızla yaklaştı. Her şeyden bihaber duruyordu. Onun yanına geldi ve “Ne oldu?” diye sordu. Yüsra, bebeğini sıkıca sararak yanaklarını omuzlarıyla sildi.

“Bana taksi çağırır mısın?”

“Biri bir şey mi dedi?”

“Yüsra!” Tugay arkasından bağırınca, Furkan hayalet görmüş gibi oldu. Yüsra acı acı güldü. “Hayalet değil korkma. Öldü sandığım kocam hayattaymış.”

Furkan, ona adeta acıyarak baktı. Elini koluna doğru uzatıp, muhtemelen onu yolun kenarına çekecekti ama Yüsra diğer kolundan tutularak, kocasına doğru çekildi. Aynı anda Furkan’ın yüzüne doğru yumruğunu savurdu.

“Seni balkonda görmedim sanma Furkan! Karımdan ellerini uzak tut yoksa kırarım!”

Furkan yattığı yerden ona bakarken, parlayan dudağını elinin tersiyle sildi. “Ölmeden önce düşünecektin,” derken Tugay’ın damarına bastığını farkında değildi. “Onu burada tek bırakınca ne olur sanıyordun?”

Tugay üstüne doğru yürüyecekken, Yüsra araya girdi. “Şimdi de katil olmaya mı karar verdin?”

Tugay, adeta öfke ve çaresizlik içinde ona baktı. “Onu mu kayırıyorsun? Sana balkonda nasıl baktığını görmedim mi sanıyorsun?”

Yüsra geçilmez bir duvarmış gibi kocasının gözlerinin içine baktı. Tugay, aniden gözlerini aşağı indirdi ve kucağında kargaşadan etkilenip kıpırdayan bebeğe değdirdi. Yüsra, titreyen kollarını sabit tutmaya çalıştı. Tugay, ağlamaklı gözlerini ona kaldırdı.

“İnci?” Bu soru değildi, ama çaresiz sesinde soru vardı. Çünkü onun doğduğuna ve bu kadar büyüdüğüne inanmıyor gibiydi. Yüsra ona olan öfkesine rağmen sessizce adamın bebeğinin yüzüne örtülen kendi eşarbını çekişini seyretti. Yüzü ortaya çıktığına, kocası hıçkırdı. Yüsra’nın da boğazı düğümlendi.

Bu sırada taksi geldi. Yanlarında durup, pencereyi indirdi. Ağlayan ve perişan haldeki çifte baktı.

“Taksi istemişsiniz?” Sesinde tereddüt vardı. Yüsra, kocasına bakarken çenesini sıktı. Kalabalık sanki film sahnesi izliyormuş gibi bu sefer çıkışa doğru gelmişti. Kimisi pencereden bakıyor, kimisi alenen seyrediyordu. Yüsra gitmek için geriye çekildiğinde, Tugay tüm o kalabalığın önünde dizlerinin üstüne çöktü. Kafasını Yüsra’nın ıslak eteğine yasladı ve yalvardı.

“Ne olur gitme…” dedi. “Affet beni.”

Bölüm sonu

32 yorum