İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 23 · 17 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 23

Komutanın Karısı

Genç adam sefil yüzüne baktı. Yüzünün bir tarafı tanınmaz halde şişmişti. Kafasında, kafatasını koruyan maske vardı. Bir gözü kapalıydı. Dudakları patlamış, diğer gözü de kan içinde kalmıştı. Nasıl görebildiğine hayret ediyordu. Zorlukla eğildi, dirseklerini lavaboya dayadı ve yüzüne su çarptı. Yüzündeki tüm yaralar sızladı. Kaburgaları dayanılmaz şekilde ağrıyordu. Uyandığından beri, ilk kez biraz kendi gibi hissederek geri döndü ve sedir yatağa uzandı. Kafasını yana çevirdiğinde, Ramazan ona alayla bakıyordu.

“Demek tek elin bile onları öldürür ha devrem?” Alaycı gözleri kısıldı, gözlerinin kenarında üç çizgi belirdi. Onlar, Ramazan’ı en iyi tasvir eden çizgilerdi. Çok gülerdi. Güldürürdü de. Ayrıca, öylesine güldürmek de değildi. İçini güldürürdü insanın. Genç adam konuşamadı. Dili de muhtemelen yara bere içindeydi ama sesi daha yaralı çıkacak diye korktu.

Ramazan kalktı ve odada şöyle bir gezindi. Harabe gibi karanlıktı, odayı aydınlatan tek ışık ufacık pencereden giriyordu. Ramazan ışığa doğru durdu. Tugay, kafasını zorlukla çevirdi. Acı içinde inlememek için dişlerini sıktı.

“İncin seni bu sefer gerçekten affetmeyecek,” dedi.

Tugay suratını buruşturdu. İncisi… Günlerdir, ıstırap içinde inlerken bile onu sayıklamış, ona gitmek istemişti. Gidemezdi. Buradan dışarıya adımını atamazdı.

“Beni affedecek,” diye kendini inandırdı Tugay.

“Affeder değil mi?” Ramazan burukça gülümsedi. Tugay, zangır zangır titremeye başladı. Birisi omuzlarını dürtüyordu. Ramazan gülmeye devam ederken, birisi onu bu andan uzaklaştırıyordu.

“Affeder devrem,” dedi Ramazan. Sesi sanki dağlarda yankı buluyordu. Öyle gür, öyle kalbine işleyen… Ona doğru döndü ve asker selamı verdi. Halen alayla gülüyordu. “Ölmediğin için seni affeder Öncü,” dedi.

Tugay, birisi ona seslenirken bu andan koparıldığını hissetti. “Uyan!” diye bağırdı birisi. Bir diğerine anlatıyordu. “Lavabonun yanına yığılıp kalmış. Yüzü ıslak, muhtemelen yüzünü yıkamak istemiş. Hadi tut, götürelim komutanı yerine.”

Kolunun altına birileri girdi, onu güçlükle kaldırdılar. Tugay, onlara yardım etmek istiyordu ama gözünün önü karardığı için doğrulamıyordu. Ayrıca ruhunda hafif bir sızı, onu uyanmaktan alıkoyuyordu.

“Ramazan?” diye seslendi.

Onu taşıyanların sesi kesildi. Yatağa yatırıldı ve yeniden karanlık onu yuttu.

Yüsra, küçük kızını çimlere sardığı bezin üstüne yatırdı. Ayakları elleri artık kıpır kıpırdı. Henüz iki aylık olmuştu ama yaşından bilge bir bebekti. Ona “Melek” bebek diyorlardı. Çünkü doğuştan anlayışlı, az ağlayan, sakin bir çocuktu. Yüsra burukça, “Belki babası olsa, onu oynatsa böyle olmazdı,” diye düşündü. Kendi durgunluğu yüzünden olduğunu düşünmek istemiyordu. Erva’nın söylediğine göre, bazı bebekler doğuşta anlayışlı oluyordu.

Yüsra kızının elini tutan eline baktı. Ona ne kadar ihtiyaçla tutunuyordu. Baharın berrak güneşi güzel, kömür karası gözlerini okşuyordu. Babasına benziyordu. Elbette babasına benziyordu. O güzelim kara gözleriyle anlamlı anlamlı bakarken, Yüsra en azından İnci’ye sahip olduğu için mutluydu. Kocasını hatırlatacak bir parça yanındaydı.

Arkasını döndü. Omuzunun üstünden koca konağa baktı. Muğla’nın en gözde semtinde, konak denecek kadar büyük tasarlanmış bu evde neredeyse iki ayını dolduruyordu. İlk geldiği günleri hatırlarken, omuzları gerildi.

Kocasını o öldükten sonra tanımaya başlamış gibi hissediyordu. Çocukluğunu başka başka odalarda görüyor, onunla sohbet ediyor, başını okşuyordu. Delirmiş değildi. Hayır, kendini de, Tugay’ı da iyileştiriyordu. Onunla adamakıllı vedalaşamadığı için, kendine bunu görev görüyordu.

Onunla konuşmak istiyordu. Uzun uzun. Çocukluğunda ne yaşadıysa, hepsini Yüsra’ya anlatmasını… O karanlık odalara kapatılmış mıydı? Katı babası, katı kurallarını üzerinde nasıl kullanmıştı? Ona kimse, herhangi bir yardımcı bile sevgi göstermiş miydi? Nasıl her şeye rağmen böyle mert, doğru ve dürüst bir adam olmuştu? Kurallar onu yıldırmamış, aksine sağlam iradeli bir genç adama dönüştürmüştü. Yüsra kızının yanına ihtiyatla uzandı ve bulutları seyretti. Gözlerini hafifçe yumdu. Tatlı acı anılar üstüne çullandı.

Genç adam onunla konuşmuyordu. Arkadaşlarının gerisinde, gözleri ara ara kendi gözlerine çarparken, güçlü bedeniyle dikiliyordu. Yüsra onu görünce çırpınan kalbine söz geçirememişti. Sesini merak etmişti. Bir erkeğin sesi neden merak edilirdi ki? Ama o konuşmadıkça, Yüsra kafasını eğerek beklemiş, duman karası gözleriyle çarpışmış, kalbini yerinden çıkaran bu yeni hissin ne olduğunu anlamaya çalışmıştı. Acemiydi. Aşkla tanışmamıştı. İşitmişti ama hayalini kurmamıştı. Hasta olduğunu sanmıştı. Günlerce, karnında ve midesinde peyda olan ağrıyla, o adamı yeniden görme isteğiyle dolmuştu.

Görmüştü de. Allah, onu Komutanla yeniden karşılaştırmıştı. Üstelik, bu öyle bir karşılaşmaydı ki, birbirlerinin diğer yarısı olduklarını düşünmemeleri olanaksızdı. Sevdikleri birdi. Sevmedikleri birdi. Tüm dış faktörlere, dış görünümlerine, akrabalarına, arkadaşlarına rağmen… Birbirini kaybeden iki eş ruh gibiydiler. Bir araya gelince ikisinin de ruhu şenlenmiş, dizginlenmemişti. Yüsra gözyaşı yanağına akarken düşündü. Ağabeyini değil, onu seçmiş olsaydı, şimdi onunla biraz daha uzun yaşardı. Kaderin getirilerini kabul ediyordu ama bunu düşünmeden edemiyordu. Onunla azıcık daha uzun yaşamak isterdi.

“Cennette,” diye düşündü. Ona cennette kavuşacaktı.

Boğaz temizleme sesi duydu. Rahatsızlıkla gözlerini açtı. Neredeyse uyumak üzere gibiydi. Bu onun asla yapmadığı bir şeydi. Ama Tugay’ı düşünmek, onu rahatlatmış olmalıydı. Gecelerdir uykusuzluktan bitap düşen bedeni daha fazla dayanamamıştı. Yüsra, sese döndü. Hızla doğruldu ve üstünü düzeltip, bebeğini kontrol etti. Annesinin kokusuyla mışıl mışıl uyuyordu.

“Burada ne işin var?” diye terslendi Yüsra. Günlerdir sık kullanmadığı sesi çatladı. Ses telleri, iki aydır yeni yeni düzelmeye başlamıştı. Uzun zamandır kısıktı.

“Devremin eşinin sıhhatini merak ettim.”

Pişkin adama bakarken Yüsra’nın midesi bulandı. “Devrenin törenine katılmadın ama eşinin sıhhatini merak mı ettin?” Elleri titriyordu. Gözleri etrafı tarıyordu. Onu buraya kim almıştı? Gündüz kabusu olmasını umdu. Ama olmadığını biliyordu. Çetin’in o pişkin ifadesi, net ve karşısında duruyordu. Ona ilgiyle bakan gözlerini de tanıyordu. Artık bu ilgiyi kaldıracak halde değildi.

“Kızgınsın biliyorum ama izin ver sana yardımcı olayım. Günlerdir uyumamış gibisin. Sesine bakılırsa, kendine hiç iyi bakmıyorsun.” Yüsra adamın üstüne yürüdü. Karakterine çok ters bu hareketi yaptığında, adam bir adım geriye seğirtti. Ürkmüş gibiydi. Ürkmeliydi de. Şuan Yüsra’nın aklı yardımdı.

“Söylesene,” dedi sesi zehir gibiydi. “Ramazan’ın kaybolduğu, Tugay’ın şehit düştüğü bu çatışmada sen nasıl burnun kanamadan kurtuldun?”

“Beni ne ile itham ediyorsun.”

Yüsra’nın burun delikleri genişledi. Onun suratına bakmak, eski anılarını canlandırıyordu. Tugay’ı nasıl kıskandığını, tehlikeye attığını, nasıl bir korkak olduğunu iyi hatırlıyordu. Tiksintiyle, “Korkak,” dedi. “Daha ne yaptığını bile kabul edemiyorsun. Aralarında bir hain vardı. Bunu adım gibi biliyorum. Herkesten saklayabilirsin ama benden saklayamazsın. Senin tek tırnağında bile vatan sevgisi yok. Sen kıskanç, korkak ve vatanına ihanet edecek kadar beyhude bir adamsın!”

Bu sefer adam üstüne yürüdü. Yüsra kendini darbeye hazırladı. Artık umurunda değildi. Ama adam ona ulaşamadan, güçlü bir el bileğini tuttu ve onu itti. Kayınvalidesi günlerdir, hatta iki aydır onunla konuşmuyordu. Varlığını umursamıyordu. Kurallarla yaşıyor, kurallarla nefes alıyordu. Evde kocası ne dese öyle davranıyor, sadece torunuyla geçireceği zamana kendi karar veriyordu. Yüsra kocaman evde, kuralların kıskacı altında boğulmanın nasıl hissettirdiğini artık anlıyordu.

Ama şuanda, hiç de kocasının sözünden çıkmayan o kadına benzemiyordu. Öfkeden titriyor gibiydi. Adamın bileğini tutan eli bembeyaz kesilmişti.

“Benim evimde, gelinime elini kaldırırsan o kolu kırarım. Kocamın emektar tüfeğiyle canını da alırım.”

Genç adam sersemlemiş gibi geriye çekildi. Yüsra, arkasını dönüp İnci’yi kucağına aldı. Kayınvalidesi ona içeri girmesini işaret etti. Yüsra arkasını döndü. Bu sırada kaynanasının çatırdayan sesini duydu.

“Eğer Yüsra’nın söylediklerinde en ufak bir doğruluk payı varsa, kendine ölümlerden ölüm, cezalardan ceza beğen. Çünkü emekli binbaşının elleri boynuna dolanacak.”

Adamı bir eliyle itti. “Şimdi defol çık evimden! Yalanlarını da başka kapıda kus.”

Yüsra, içinde kopan fırtınalarla odasına girdi. Odasına. Yani Tugay’ın çocukluk odasına. Kendini hiç bu kadar çaresiz ve elleri kolları bağlı hissetmemişti. Duyumlar almıştı elbette. Araştırmış, kovalamıştı. Yas tutamamıştı öfkesinden. Günlerdir ruh gibi, sadece nedenini araştırıyor, faillerini bulmaya çalışıyordu. Duyduğuna göre mit birçok kişiyi görevlendirmişti. Gizli bir operasyon yapılıyordu. Bunu Yüsra ile paylaşmaları bile mucizeydi. Muhtemelen onun acısını dindirmeye çalışıyorlardı.

Görevine geri dönmek istiyordu ama bebeğinin küçük olduğunu biliyordu. Gerçi dönse de, onun bu işlerde olmasına kimse izin vermezdi. Yaşadıklarından sonra uzaklaştırılmamış olması mucizeydi. Orada olmak istiyordu. Kocasının katillerine karşı savaşan askerlere yardım etmek istiyordu. İhtiyaç kemiklerini sızlatıyordu. İşte o anda, İnci elini tuttu. Eğilip yatakta yanında uzanan İnci’ye baktı. Bebek kıkırdama sesi çıkardı. Yüsra şaşkınca, ağlayarak gülüyordu.

“Gülmeyi mi öğrendin İncim?” diye sordu. İnci yeniden güldü. Öyle hoş bir sesti ki, Yüsra bunu telefonuna kaydetti. Eli Tugay’ın isminin üstüne gitti. Aklını yitirmiş olmalıydı ama dayanamadı ve videoyu ona attı. Bunu niye yaptığını bilmiyordu. Telefonu o savaş alanında kaybolmuştu. Mesajını görecek kocası yaşamıyordu. Ama Yüsra içinde bir yerlerde, onunla paylaşmak için çırpınan sese kulak tıkayamıyordu.

Altına mesaj yazdı.

“İnci gülümsedi Öncü Komutanım. Tıpkı sana benziyor gülümsemesi de. Bana bu hediyeyi verdiğin için teşekkür ederim.”

Gözyaşları akarken telefonu yanına koydu. Telefon kayarak yere düştü. Yüsra aksiliklerle dolu gününe söylenirken, bir an için Tugay’ın isminin üzerinde “Çevrimiçi” yazdı.

Yüsra kulaklarına kadar çıkan sıcaklıkla, telefona adeta atıldı ve ellerine aldı. Gözlerini açıp kapattığında, yazı gitmişti. Mesajın gördüğüne dair her hangi bir ibre yoktu. Cevap yoktu. Yüsra yere oturup, kafasını iki yandan tuttu.

“Aklımı oynatıyorum,” diye kendi kendine konuştu. “Vallahi aklımı oynatıyorum.”

Kalktı, plağı her zamanki takılan yerine taktı ve Tugay’ın en son dinlediği şarkıyı açtı. Muhtemelen tatile geldiği bir gün dinlemişti. Yüsra, bunu keşfettiği andan beri aynı şarkıyı dinliyordu.

“Attığın bir kıvılcım, sardı bütün gönlümü. Böyle devam ederse, önce kor sonra da kül, edeceksin ömrümü…”

İnci’ye bu ses ninni gibi geliyordu. Mamasını verirken, uyumasını izledi. Maalesef emziremiyordu. Sütü çekilmişti. Kayınvalidesi onunla konuşmasa dahi, İnci’nin hiçbir şeyini eksik etmiyordu. Mamaları, kıyafetleri, kullanacağı gereçler, her şeyi almış ve almaya devam ediyordu. Yüsra, bu kasvetli evde kadının kendini mutlu edecek bir şeyler aradığını düşünüyordu. Üstelik biricik oğlunu da yitirmişti. Önceleri ondan hoşlanmadığını kabul ediyordu. Ona söylediği laflara halen içerliyordu ama bir anne olarak, onun acısını da sadece tahmin edebiliyordu.

Onlar, anne baba olmayı becerememişti ama yas tutmayı becerebiliyorlar gibi görünüyordu. Ev öyle siyah, öyle kasvetliydi ki, Yüsra yaşama dair iz bulurken zorlanıyordu.

Ara ara sahile çıkmaya başlamıştı. Doktor İnci’nin güneş ışığında gezdirilmesini önermişti. Bebeklerin de hava almaya ihtiyacı vardı. Yüsra bunları elbette biliyordu ama ruh hali bildiklerini de unutturur hale gelmişti.

Sahilde yürürken ara sıra yengesi ve ağabeyiyle konuşuyordu. Onların kendine kırgın olduğunu biliyordu ama eğer onlarla da konuşmazsa, aklını oynatacaktı. Üstelik onu gören herkes: “Komutanın karısı” diyordu.

“Şu şehit olan Yüzbaşının, dul eşi.”

Şehit askerin eşi olmak bir parça gururlandırsa da, diğer parçası kocasını yanında yürürken o sahilde hayal ediyordu. Ve yeniden çizmeye başlamıştı. Bunu kendini oyalamak için yapıyordu. Ama hep, hep onu çizer olmuştu. Öyle çok simasını karalıyordu ki, bir yanı unutmaktan korktuğunu sanırdı. Eğildi, yeniden telefona baktı. Halen ismi oradaydı. “Komutanım” yazan yazıya uzun uzun baktı. Hayal mi görmüştü? Yoksa telefonunu biri ele mi geçirmişti? Garip bir kıpırtı içini yokladı. Sonra kafasını iki yana salladı.

“Tugay bile bu kadarını yapmaz,” diye fısıldadı. İyiliği için onu terk ederdi ama Şehir olduğuyla ilgili bir yalanı asla söyletmezdi. Göz yanılması olmalıydı. Ya da tahmin ettiği gibi telefonu çalınmıştı. Yüsra gözlerini yumarak, kendini hayal gördüğüne inandırdı. Yoksa bu acı aklını başından alacaktı.

…

Genç adam o gün ilk kez gün ışığına çıktı. İzbe bir karakoldaydı. En iyi doktorlar, en iyi cerrahlar ayağına kadar gelmiş, tedavisini üstlenmişlerdi. Ama bir mahkum gibi onun buradan çıkmasına izin verilmemişti.

Tugay ilk başta saçmalamıştı. Kırıp dökmüş, bağırıp çağırmış, kendi bildiğini okumaya çalışmıştı. Sonra onu haberini almıştı.

Kardeşinin…

Onu son gördüğünde, yanı başında uzanıyor ve ona gülümsüyordu. Güzel tebessümünden kan damlıyordu. Tugay onun şehit düştüğünü, ancak ölenin kendisi olduğunu öğrenmişti. Ailesine, karısına bile böyle söylenmişti.

Bunun elbette bir sebebi vardı. “Kınalı,” düşmanını istiyordu. Onu kandırmak için böyle bir yol izlemişlerdi. İlk etapta kandırmışlardı da. Ancak bu şerefsizin öyle sinsi bir sansarı vardı ki, son telsiz görüşmesinde oyunlarını anladığını ima etmişti. Ayrıca onunla sadece “Öncü” komutanın konuşmasını istiyor, konuşmayı reddediyordu.

Mit burada devreye girmişti. Tugay’ı kimsenin görmeyeceği bu karakola kapatmışlardı. Çünkü ailesi, sevdiği herkes tehlike altındaydı. Tugay da öyle. Çünkü o adamı öldürmek için tek başına gitmek istemiş, Komutanının azarıyla karşılaşmıştı.

Günler geçmiyordu. Maskesi kafasını ve yüzünü sıkıyordu. Bedenini geliştirmek için elinden geleni yapıyordu ama kalbi git gide zayıflıyordu. İncisi ne haldeydi? Doğumu gerçekleşmiş miydi? Kızı sağlıklı mıydı? Ona neden bilgi vermediklerini anlamıyordu. Aklını oynatmak üzereydi.

Artık dayanamayacağını anladığı bir anda, depoda eşyalarını buldu. Muhtemelen ondan saklanması gereken eşyalardı ama Tugay can sıkıntısından eski radyoları kurcalarken bulmuştu. İçinde cüzdanı, paraları, şuan çok da işine yaramayacak olan arabasının anahtarı vardı. En alttan telefonunu gördü. Ekranı parçalanmıştı. Yan tuşuna bastı. Küfür etti. Çalışmıyordu. Karakolu talan etti. Şarj aleti arıyordu. Ne yaptığını bilmeyen kuduz köpekler gibiydi. Özlemden, meraktan aklını oynatmak üzereydi.

Onun sözünden çıkmayan asker haline acımış olmalıydı. Ona kablo getirdi. Başlığın da yerini gizlice söyledi. Tugay odaya girdi, bulduğu başlığa kabloyu taktı ve telefonu şarj aldı. Çalışıyor olması talihin oyunuydu. Tugay kaderiyle, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Yapmaması gereken bir şey yaptı.

Telefonu açtı.

Kalbi hiç bu kadar hızlı atmamıştı. Maskesi nefesini daraltıyordu. Telefonunun ekranından yansıyan görüntüsüne bir süre baktı. Korkunç bir canavar gibi görünüyordu. Şiş, yaralı, eğri büğrü bir canavar… Ve bu canavar sadece tek bir şeyin özlemini çekiyordu.

Hemen mesajlara girdi ve karısının yüzünün olduğu fotoğrafa tıkladı. Ona bakarken derin ve acı doğru bir nefes aldı. Bu, bir hayvanın ölmeden aldığı son nefesi andırıyordu. Ciğerleri ağrıdı. Gözlerinde yaşlar tıkandı ve genzinden, hırıltıya benzer bir ses çıktı. Asker içeri girdi. “Komutanım!” diye uyardı. Tugay, o anda ne yaptığını anladı. Varlığını belli etmişti. Genç telefonu elinden çekerek aldı. Hemen ayarlara girdi ve bir şeyler yaptı. Onun haline acımış gibiydi. Tugay ilk kez acınacak haldeydi. Çömeldiği yerden, elleriyle gözlerini kapattı ve ölmeyi diledi. Böylece sevdiklerine acı çektirmekten vazgeçerdi. Allah’a dua etti. Onun için en iyi yol önce o adamı öldürmek, sonra da ölmek gibi duruyordu. Derin keder kemiklerine kadar sindi. Kimsesizlik hissinde boğuluyordu.

O anda, askerin elindeki telefondan bir kıkırdama sesi geldi. Bebeğe aitti. Neşeli ses, Tugay’ın karanlığını deldi. Çiçekten bir yol çizerek hızla genç adamın etrafını kuşattı. Derin kederi onu terk etti. Bu sefer saf merak ve heyecan vardı.

Asker, buruk bir tebessümle ona telefonu verdi. “Ayarları kapattım komutanım. Sizin baktığınızı anlamayacak ama buna bakmak size iyi gelecektir. Affedin, açtım. Ama sizi başka türlü bu halden kurtaramayacak gibiydim. Kendinizi kaybetmenizden korktum.”

Asker, telefonu önüne bıraktı ve odadan sessizce çıktı. Tugay, daha önce telefon görmeyen yabaniler gibi hissediyordu. Dokunduğu ekran onu paramparça edecek ya da tamamen bir araya getirecekti.

Dokundu. Ona gülümseyen bebeği görünce, kalbi öyle hızlı atmaya başladı ki, Tugay yerinden çıkmasından korktu. Eliyle sol göğsünü tuttu. Videoya bakarken hıçkırıklar genzinden aktı. Sesini kısmak için yumrunu ısırdı. Hırıltılar, boğulmayı andıran sesler çıkarıyordu. Ağlamamak için bu aptal çaba da neydi?

İnci ona gülümsüyordu. Küçük inci. Kızı… Öyle güzel gülüyordu ki, melekleri gözleriyle görse böyle hissederdi muhakkak. Huşu içindeydi. Tüm ruhu tıka basa doymuş, aşkla dolmuş, Allah’a takdirle dua ediyordu.

“Çok güzelsin,” diyen Tugay’ın sesi ağladığı için boğuk çıktı. Hıçkırdı. “Annen gibisin. Çok güzelsin.”

Altındaki mesajı nemli gözleriyle okudu. Istırap yeniden kalbini ele geçirdi. Yüsra, onun ölmüş olduğunu düşündüğü halde onunla konuşuyordu. Derin yalnızlık ve keder onu ele geçirmiş gibiydi. Tugay onu nasıl böyle iyileştirilemez bir kedere sürüklemişti. Duvara kafasını vurdu. Ona nasıl böyle acılar çektirebilmişti? Yusuf ağabeyi dinlemeliydi. Onu hak etmediğini daha kaç kere anlayacaktı? Onu sahil kenarında gördüğü günden beri, ona acı çektiriyordu. Bencil duyguları, bencil aşkı için. Babasının oğluydu. Tuttuğunu koparır ve alırdı.

Kopardığı mutluluk elinde kalmıştı.

Ağrıyan kafasını duvara yasladı. Ağlamaktan bitap halde, elini telefona uzattı ve videoyu bir kere daha oynattı. Gözyaşları gözlerinden akarken gülümsedi.

“Sana döneceğim babacım,” dedi. En azından kızına bir baba borçluydu.

…

“Emredin Komutanım,”

“Yüzbaşı, kendine tehlikeye atmayacağına söz verdin.”

Genç adam bir süre sustu. Telsiz tekrar titredi ve yeni bir uyarı: “Bu son görevin. Emrettiğim gibi, sen geriden takip edeceksin.”

“Komutanım,”

Uyarıcı ses yankılandı. “Senin gerçek cenazene gelmek istemiyorum Öncü! İntikamını al, düşmanını savuştur ama canından olma!”

Tugay içini kavuran pişmanlığı susturdu. Ramazan’ın sesi halen kulaklarındaydı. “Buradan döndüğümüzde, ben de senin gibi bir yuva kuracağım devrem. Belki yengem bana şu arkadaşını ayarlar ne dersin? Adı neydi?”

Tugay, burukça yutkundu. “Senden alınan canı, onların canından çıkaracağım,” diye fısıldadı. Arkasındaki asker, “Komutanım?” diye sordu.

Tugay, koruyucu maskeyle sarılı yüzünün arkasında oldukça ürkütücü göründüğünü biliyordu. Kafatası halen iyileşmemişti. Suratının bir sağ tarafı yara bere içindeydi. Maske, elmacık kemiğini ve kafasını sıkı sıkıya sarıyordu. Kimse, onun ne kadar ciddi yaralar aldığını görmüyordu. Ama asıl yara yüzünde değildi. İçindeydi.

Ondan kardeşini almışlardı. Ondan, kızıyla geçireceği ilk anları almışlardı. Üstelik karısı onu öldü sanıyordu ve muhtemelen Tugay’ı asla affetmeyecekti. Yine de, onların sağ kalması için kendi canını yeniden tehlikeye atmaya değerdi. Mit tarafından kontrol altına alınmıştı. Bu acımasız bir görevdi. Ama ülke çapında terör eylemleri yapmaya yemin etmiş bu grubu yakalamazlarsa eğer, o terörist fareler başta Tugay’ın ailesi olmak üzere, tüm masumların canını tehlikeye atmaya ant içmişlerdi.

Kınalı. Halen hayattaydı. Soysuz köpek ölmemeye yemin etmişti. Üstelik Tugay’dan başkasıyla telsizle konuşmuyordu. Onu öldürmeye yemin etmişti. Bu yüzden Binbaşı, Tugay’ı bu görevin başına vermişti. Kınalının oyununu ters çevirmek için Tugay’ı yem olarak kullanacaklardı. Genç adam günlerdir iyileşmeye çalışıyordu. Üstelik ruhundaki bu özlem ve ıstırap ona yardımcı olmuyordu. Gündüzleri Ramazan’ın hayaletiyle konuşuyor, geceleri Yüsra’nın hıçkırıklarıyla sıçrıyordu.

Sevdiği herkese zarar vermişti. Vermeye de devam ediyordu. Bir yanı, annesinin ve babasının artık rahatladığını söylüyordu. Uğraşmak zorunda kaldıkları oğlu şehit olmuştu. Ya da onlar öyle biliyordu. Ama bu onlara iyi gelmiş miydi? Babası gururlanıyordu muhakkak. Çünkü beceriksiz bir erkek çocuğu babası olmaktansa, şehit babası olmayı yeğlerdi.

“Komutanım?” diyen çocuk yeniden sorgu dolu gözleriyle ona baktı. Tugay gözleriyle ona geriye gitmesini işaret etti. Telsizini aldı. Sessize aldı ve çantasına attı. Onunla beraber görevlendirilen tüm bu askerler en iyileriydi. Onları asla küçümsemiyordu Tugay. Ama bu onun savaşıydı.

“On metre gerimde durun,” diye seslendi. “Ben ıslık sesi çıkarana kadar da açığa çıkmayın.”

İtiraz etmek ister gibi duruyorlardı ama kıdemli olan oydu. Hepsi başını salladı. Kar yağmaya başlamıştı. Üstelik dağlarda çok çabuk tutuyordu. Ayağının altında çıtırdayan kar, karşı tarafa onun geldiğini söylüyor olmalıydı. Ellerini havaya kaldırdı. Siyah eldivenleri, koyu yeşil kamuflajı, askeri botlarıyla ne kadar herhangi bir asker gibi görünüyor olsa da, suratını kapatan maskesine bakarak onu tanıyacaktı. Kınalı eseriyle gurur duyuyordu. Bunu her telsiz konuşmasında söylüyordu.

Tugay, elleri havada bekledi. İsabet eden mermi olmayınca, Kınalı’nın gerçekten de kibirli bir adam olduğunu kabul etti. Onu gözlerine bakarak öldürmek istemişti. Adamlarına bu zevki tattırmıyordu. Tugay gülümsedi. Günler sonra suratını ağrıtan bu faaliyeti yapma sebebi, düşmanının damarına basmaktı.

“Ebelemece mi oynamak istiyorsun Kınalı? Ona kadar sayayım mı? Yoksa sıçan gibi saklamaya devam mı edeceksin?”

Tiksinç kahkahası dağda yankılandı. Arkasında birkaç adamıyla, mağarayı andıran inden çıktılar. Etrafa bakan adamlar, saçlarında muhtemelen otuz günlük kirleriyle, fırçalanmamış dişleriyle, temizlikten haberleri olmayan bir grup sıçanı andırıyordu. Tugay suratını buruşturmamak için kendini kastı. Böyle bir hayatı kendine layık görenlerin sağlıklı olmadığını elbette anlıyordu. Amacı onları hak ettikleri cehenneme tıkmaktı. Böylece, ne için temizlenmeleri gerektiğini hepsi iyi anlayacaktı.

“Teksin bakıyorum, kurbanım.”

“Tekim”

Tugay kollarını indirdi. “İstediğin bu değil miydi? O saldırıyı bu yüzden düzenlemedin mi?”

“İstediğim seni ellerimle öldürmekti. Hatta sevdiklerinin acısını bir bir yaşatarak, yavaş yavaş…”

İç çekti. Sanki bunun hasretini çekiyordu. “Eh, biri gitti, kaldı bir kaçı. Ama sana söz. Eğer önden gidersen, arkandan onları acısız göndereceğim.”

Tugay onu öfkelendirmeye çalıştığını biliyordu. Dişlerini sıktı. Kırık kafatası ve elmacık kemiği ağrıdı. Bu acı ona canlı hissettirdi. Günlerdir yaşamıyormuş gibi hissediyordu. Ama şimdi en büyük amacını kavrıyordu. Sevdiklerini bu şerefsizden korumak.

“Sana kötü bir haberim var,” dedi Tugay kafasını yana eğerek. Adam merakla kaşlarını kaldırdı. “Önden sen gideceksin!”

Islığını çalarken, adamın kafasının tam ortasına bileğinden çıkardığı çakıyı avuçlarına aldı. Üstlerine yağan kurşundan kaçmaya çalışıp, arkalarını döndüler. Orada yokmuşçasına kamufle olan askerler birer birer meydana çıktı. Etraflarını hilal şeklinde kuşattılar. Tugay ise, ömründe ilk kez bir adamı çakıyla öldürecekti. Ramazan’ı düşünerek çakıyla adamın üstüne saldırdı. Bunu bizzat istemişti. Silahla değil, onu yakından, elleriyle öldürecekti. Kınalı ondan kaçmaya çalışıp, elindeki çakıya vurdu. Bu saldırıya hazır olan Tugay, adamın karnını tekmeledi ve onu yere serdi. Etrafı toz ve dumandı. Ayakta kimse kalmamıştı. Kendi ve bu şerefsiz dışında. Tugay, çakının arkasıyla adamın suratına vurdu. Suratı tek yumrukta dağıldı. Çakıyı bu sefer Tugay yere attı. Onu elleriyle öldürmek istiyordu. Öyle çok yumruk attı ki, elleri yanmaya başladı. Adamın suratı tanınmaz haldeydi. Nefes almayı keseli çok olmuştu ama Tugay bu adamın içinde uyandırdığı Şeytan’ı geri çekemiyordu.

“Öncü!” diye bağırdı komutanı. Belki de bu onuncu seslenişiydi. Kırmızı sis kalktı. Omuzunda güçlü eller onu geri çekti. Kollarına kadar kan içindeydi. Kınalı denilen şerefsiz, ezilmiş sıçanlar gibi gebermişti. “Nefes al,” diye uyardı Komutanı. Tugay, nefesini tuttuğunu bilmiyordu. Acı nefesi ciğerlerine doldurdu. Komutanı ona sarıldı. Erkekçe, güçlü bir kucaklamaydı. Tugay kafasını Komutanına yasladı ve ağladı.

“Ramazan artık rahat uyuyacak,” derken sesi boğuktu.

Komutanı ona cevap verdi. “Ramazan şehit olduğu için zaten rahat uyuyor Tugay. Asıl sen artık rahat uyuyabilirsin. Karına, kızına gidebilirsin.”

“Bitti,” diye fısıldadı Tugay inanamıyormuş gibi.

Komutan sırtını sıvazladı. Tugay, kanlı ellerini toprağa silerek doğruldu ve dumanların ve toprağın içinde, sallanarak yürüdü. Karşısında bir sürü asker vardı. Her birinde, kendi gençliğini gördü. Her birinin annesi, yâri, evladı vardı. Onları en iyi Tugay, Tugay’ı da en iyi onlar anlardı. Tugay, yine Ramazan’ın hayalini gördü. Buna artık alışmıştı. Uzaklarda, askeri kıyafetiyle ona gülümsüyordu. Tugay da gülümsedi. Askerlerin hepsine ve Ramazan’a bağırdı.

“Vatan sana canım feda!”

Hepsi de aynı anda ona cevap verdi. Dirileri bile kötü kokan leşleri arkalarında bırakarak, korudukları ailelerine geri dönmek için omuz omuza verdiler.

Nihayet, kader Tugay’a da gülümsüyor muydu?

Bölüm sonu

50 yorum