Üstünde ona en yakışan renk, yeşil... Kollarını kıvırmış yine, uzanmış dünyayı kucaklayacak gibi... Kucakladığı onun dünyası.
"Doğum başladı!"
Sesler var ama umurunda değil. Umurunda olan bu an. Bu görüntü. Uyanmak istemiyor. Uyanırsa, bu anı bir daha asla yaşayamayacağını biliyor.
"Tansiyon 18'e 11. Nabız giderek düşüyor!"
Bebek ağlıyor. Asker kollarını bebeğe sarıyor. Bebek susuyor ve gülümsüyor. Asker bebeği kollarında tutarken ona bakıyor.
Kocası.
"Bebek ağlıyor, susturun," diye inledi. "Canım yanıyor."
Ağlamaklı bir ses yaklaştı ona. "Bebek iyi," dedi.
Zihni pusluydu, bu sebepten tekrar ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordu. Yine bebek ağlıyordu. Yüsra, ağlayarak inledi. "Bebeği susturun ne olur. Ağlamasın."
"Seni istiyor," dedi bu sefer ayırt edebildiği ses. Bu annesinin sesiydi. Hayır, yengesinin sesi miydi? Yüsra ikisini birbirinden ayırt edemedi.
"Anne, bebeğim ağlıyor," dedi. Sesi bağırmaktan kısılmıştı. Sesini duyuramamaktan korktu. Bir erkek onu alnından öptü. Yüsra, bunun ağabeyi olduğunu biliyordu. Gözyaşları alnına damlıyordu.
"Uyan güzelim," diye fısıldadı ağabeyi. "Biliyorum için acıyor ama uyanmalısın. Bebeğin seni istiyor."
Yüsra uyanmak istemiyordu. Sadece karnı acımıyordu, içi de acıyordu. Sebebini hatırlamıyor ama bu dünyaya uyanmak istemiyordu. Yeniden uyudu. Uyandığında, göğsünde tatlı bir sızı hissetti. Gözlerini araladı. Kıyafetini açan yengesine baktı, ihtiyatla kucağında küçük bir şey tutuyor ve zorlanıyormuş gibiydi. Yüsra, o şeye baktı.
O şey, herhangi bir şey değildi.
Bebekti.
Karnındaki bebeği.
Besleniyordu. Yüsra baygınken bile kendine yaşamak için yol arıyormuş gibi, aranıyor ve besleniyordu. Erva gözlerini kaldırdı. Kara gözleri Yüsra ile buluştu. Yüsra sersemleyerek kuru dudaklarını ıslattı.
"İnci?" diye fısıldadı. Erva gözleri nemlenerek ve heyecanlanarak, "Uyandın," diye fısıldadı. Belli ki bebeği ürkütmek istemiyordu. "Emmek istiyor." Ağladığı için burnunu çekti ve bebeği tutması için onun kolunu teşvik etti. "Sana tutunmak istiyor."
Yüsra kolunu sıcak hisse sardı. Kafasını eğdi ve önce kirpiklerini gördü. Süt kadar açık tenine inat, simsiyah kirpikleri vardı. Gözleri kapalıydı, uyumaya hazırlanıyor gibi görünüyordu. Minik elini havalandırdı. Parmaklarını açtı. Pembe parmakları bir şeyi kavramak istiyormuş gibi havada kaldı. Yüsra, boşta kalan elini parmağına uzattı. Karnı hafifçe sızladı ama umursamadı. Bebek parmağını tuttu ve bırakmadı.
Daha dün gibi karnındaydı, şimdi kucağında ve elini tutuyordu. Yüsra buna inanamadı. Sonra onu kokladı. Tanıdık bir his göğsünü zorladı. Acı, hızla ona çarpmaya hazırlanıyordu. Yüsra, ansızın gelen hıçkırığın ardından, bilincinin yerine geldiğini kavradı. Henüz ne hissettiğini bile anlamadan ağlamaya başladı.
Dudaklarından acı sözler çıktı. "Baban seni göremedi."
Hıçkırıkları hastane odasını doldurdu. Bebek, dünyadan bir haber emmeye devam etmek istiyor, annesinin feryadıyla o da sızlanıyor ve ağlıyordu. Aslında o da babasının yasını tutuyor, bilmiyordu.
...
Seyreden iki gün, Yüsra ayaklanmak istedi. Tugay adına gecikmiş bir tören düzenlenecekti. Bunu kabul etmek istemese de, sebebini biliyordu. Şehit bedeni tanınmaz halde olmalıydı. Beti benzi atmıştı. Sütü çekilmek üzereydi. Ona yemek yedirmek isteseler de, Yüsra kendini zorlayamıyordu. Bebeği için nefes almaktan daha fazlasını yapamıyordu.
O yüzden, ağabeyinden söz aldı. Eğer onu Muğla'ya, Tugay'ın töreninin yapılacağı yere götürürse, yiyecekti. Bu korkunç bir pazarlıktı ama ağabeyi kabul etmek zorundaydı. Karısı olarak son vedasını etmek için orada olmalıydı.
Yarasını iyice sardılar. Yüsra ya yediği narkozdan, ya da yaşadığı acıdan uyuşuk vaziyetteydi. Gerçeklikle hayal arasında gidip geliyordu. Uçakla, mümkün olduğunca az temasla yolculuk yaptılar. Bebeği öyle sessiz ve usluydu ki, Yüsra ona yeterince sevgi gösteremediği için pişmanlık duyuyordu. Her gece sarılarak uyuyor, koklayarak öpüyor ama gözyaşlarını dindiremiyordu. Acısı çocuğa akmış gibiydi. İkisi de sonsuz yasta gibiydi.
Uçaktan indiklerinde, onları siyah, lüks bir araç karşıladı. Yüsra şaşkınca ağabeyine baktı. Ağabeyi de anlam veremiyormuş gibiydi. Yaklaştı ve şoförle konuştu. İkisi hararetli bir tartışmaya tutuştu. Ağabeyini ilk kez yenik gören Yüsra, onun arabanın kapısını açmasını ve Yüsra'yı çağırmasını izledi.
"Ağabey?" dedi çatallaşmış sesiyle.
"Kayınpederin araç göndermiş," Ağabeyi eğildi ve onu alnından öptü. "Araç kiraladım, onunla geleceğim. Yengen senin yanında olacak."
Erva'nın yumuşak eli sırtındaydı. Ağabeyi yeniden şoföre baktı. "Bu arkadaş görevini yapıyor yalnızca ama sizi takip edeceğim, korkma."
Yüsra, artık hiç bir şeyden korkamadığını söyleyemedi. Ağabeyi onun gözlerine baktıkça daha çok çöküyordu. Bu sebepten kafasıyla onayladı. Yengesi, İnci'yle beraber arabaya bindi. İnci'yi yerleştirdi, sonra onu yumuşakça oturttu. Yüsra henüz iyileşmeyen yaralarının itirazına kulak asmadı. Yolun onu nereye götürdüğünü düşünmek istemiyordu. Donmuş gibiydi. Yaşadığı buydu. Gözyaşları tükenmiş ve donmuştu.
Yüsra aracın durduğu yere baktı. Büyükçe bir cami. Avlusu insanlarla doluydu. O kadar çok insan vardı ki, Yüsra içinden, "Kocaman bir yalnızlığın içinde kıvranıyordun," diye fısıldadı. "Şimdi o koca, yalnız bedenini böyle bir kalabalık mı toprağa verecek?"
Arabanın kapısını açan ağabeyiydi. Gerçekten de hızla onları takip etmişti. İnci'yi yengesi tuttu, kendisini ağabeyi tuttu. Ayakları gitmek için can atıyor ama gitmiyordu. Gözleri onun bedenini arıyor, bulmaktan korkuyordu. Elleri kefenine sarılmak istiyor, sızlıyor, ancak korkudan titriyordu. Onu görürse her şey doğru olacaktı.
İnsan seli ona yer açtı. Hepsinin gözlerinde hüzün, acıma, gözyaşı vardı. Yüsra ruhu bedenini terk etmiş gibi, ağabeyinin koluna asılı duruyordu. İnsanlar açıldıkça, askerlerin başında nöbet tuttuğu, o al bayrağa dolanmış tabutu gözdü. Tabutun üstü düzdü.
TABUTUN ÜSTÜ DÜZDÜ!
Feryadının sesini duymadı. Çünkü tüm bedeni o feryattı. Keşke sesi gibi yırtıp atsaydı sinesinde atan göğsünü. O bile feryat olmuş, çırpınıyor, sesine karışıyordu.
"Tugay!" diye bağırdı defalarca. "Tugay kalk! İnci geldi. Tugay onu görmen lazım. Daha baba olacaktın sen. Onun kokusunu bile almadın Tugayım kalk! Geleceğim dedin bana! Geleceğim dedin!"
Sesi çatlasa da feryat etti. "Affet beni! Affet beni! Sana daha erken gelemedim. Affet beni!"
Yüsra, bayılana kadar bağırdığını bilmiyordu. Kolonya kokusuyla ayıldı. Bir tabureye oturtmuşlardı. Önünce diz çöken kadına baktı. Yabancı biriydi. Onun yüzünü okşadı.
"Şehidimizin tazecik gelini," diye fısıldadı. "Başın sağ olsun. Kızın için metanetli ol. Kocan, en yüce makama ulaştı."
Yüsra, yanında bir çok askerin durduğunu fark etti. Bu kadın da üniformalıydı. Onun, Tugay gibi asker olduğunu anladı. Rütbeli biriydi. Etrafında korumalar da Yüsra'ya aynı merhamet duygusuyla bakıyordu. Yüsra, kalkmak istedi. Kadın ona destek olurken fısıldadı. "Karnını zorlama. Kızın için kendine dikkat et. Bana yaslan."
Yüsra perişan haldeki bedenini kadının bedenine yaslarken, gözleri ağabeyini aradı. Yengesiyle buluştu. Yengesi, İnci'yi kucağında tutarken gözleriyle Yüsra'ya ağabeyini gösterdi.
Ağabeyi, Tugay'ı omzunda taşıyordu. Diğer askerlerle beraber, en önde. Yüsra artık tükenen bedenini kadın komutanın üstüne attı. Kadın güçlü kollarıyla onu tuttu.
Tugay'ın kalabalık töreni sadece bir kaç saatte bitti. adece bir kaç saat. Onu toprak aldı. ve Yüsra, bomboş elleriyle, bomboş kalbiyle, dolu kucağıyla öylece kaldı.
...
Sütü kesilmişti. Bebeğini mamayla besleyen yengesi, "Hadi artık evimize dönelim," dedi omzunu okşayarak. Yüsra mezarlıkta kaç saattir oturduğunu bilmiyordu.
Ona doğru yaklaşan ayakları gördü. Parlak, siyak botlardı. Boğaz temizleme sesine gözlerini kaldırdı. Gözleri çok ağladığı için bulanık görüyor olsa da, Tugay'ı andıran simaya bakarken, bunun kim olduğunu hatırladı.
"Torunumu kucağıma alabilir miyim?" diye sordu. Sesi Tugay'ınki gibi gürdü. Erva yengesi ona baktı Yüsra, yorgun başını onaylar gibi salladı.
Adam torununu kucağına aldığında, Yüsra'nın kalbi sızladı. Bu görüntüyü Tugay görse ne hissederdi? Sanki artık dünyaya onun yerine de bakıyordu. Onun göremediklerini de o kucaklıyordu.
"Adını koydunuz mu?"
Yüsra kısık sesiyle fısıldadı. "Tugay koydu. İsmi İnci."
"İnci..." Adamın asla bükülmeyen o sert kabuğu biraz yumuşadı ama halen kaşları çatıktı. Döndü ve arkasına baktı. Yüsra kime baktığını göremedi, adam mırıldanınca anladı.
"Babaannesine götürmek istiyorum."
Yüsra yine başıyla onayladı. Panikle çırpınan kalbi yaşam belirtisi gösterse de, kolları kalkmıyordu. Hafifçe doğruldu ve onlara doğru bir adım attı. Yerinde sallandığında, ağabeyi gelip belini kucakladı. Kulağına eğildi. "Ben buradayım korkma. Onu senden alamazlar."
Yüsra'nın kalbi sakinleşti. Ağabeyi her şeyi hallederdi.
Kaynanası, ona hiç bakmadan bebeği kucağına aldı. Yüsra onun hıçkırıklarını hissettiğinde, suçlulukla bir adım geriledi. Ağabeyi omzunu sıvazladı. O an, kendinin sevdiğini, kocasını kaybettiğini ama bu iki insanın evladını kaybettiğini anımsadı. Evlat. Henüz iki günlük evladını bile böyle seviyorken, onlar nasıl bir cehennemin ortasındaydı? İnsan ne kadar acımasız olursa olsun, evladının acısını görmeye dayanamazdı. Kendi babası böylesine gaddar, cani, ruh hastası diye herkesi öyle mi sanıyordu Yüsra? Kadının yaşlı yüzüne baktıkça, suçluluğu arttı.
Onlara doğru yaklaşmaya başladı. Ağabeyinin kollarından sıyrıldı ve kadının önünde durdu. Kalan tek tük kişiler vardı. Bunların yakın akrabalar olduğunu düşündü. Tugay'la ilgili bilmediği ne çok şey vardı.
Kadın bebeği sinesine çekerken, ona baktı. Gözlerinde görmeyi beklediği suçlama oradaydı. Aynı zamanda suçlulukta... Onlar da en az Yüsra kadar Tugay'a gaddarca davranmışlardı. Yine de canları yanıyordu. Yüsra onların canını daha fazla yakmak istemezdi.
"Başın sağ olsun... Anne," dedi. Kadının sert ağzı biraz yumuşasa da, halen sert gözlerini Yüsra'nın üzerinden çekemiyordu.
"Onu son kez göremedim," diye fısıldadı. Sesi öyle kısıktı ki, hasta gibiydi. Yüsra onun da iki gündür ağladığını anladı.
"Son kez olduğunu bilemeden gördüm," dedi Yüsra gözlerinde saatler sonra nem belirirken.
"Nasıldı?" Kadın duymak ister gibi ona doğru bir adım yaklaştı. Yüsra içi burularak ellerine baktı. "Çok güzeldi." Sonra kayınvalidesine baktı. "Heybetli, başı dik, mutlu...Çocuklar gibi oyun oynadı. Güldü. Kızının adını koydu. Geri geleceğim dedi ve gitti."
"Gelemedi." Kayınvalidesinin çatlayan sesine karşı koyamayan Yüsra yaklaştı ve ellini avucuna aldı.
Kadın soğuk elini çekmedi. Bir eliyle bebeği tutuyordu. "Son kez olduğunu bilse sizi görmeye gelirdi."
"Gelmezdi." Annesi burnunu çekti ve güçlü çıkarmaya çalıştığı sesiyle net cevaplar verdi. "Onu öyle bir parçaladık ki, değil bize gelmek, kapımı açmazdı."
"Öyle demeyin."
"Teselli etmene gerek yok. Biliyorum. Bilmek acımı hafifletmiyor." Sanki söylemek istediği bir şey varmış da, söyleyemiyormuş gibi dudakları büküldü. Kocasına bakan gözleri suçlayıcıydı. Yüsra kayınbabasına baktı. Adam uzaklaşmış, gözlerini onlardan kaçırmış, sessizce mezarlığa bakıyordu. Omuzları dik, kolları arkadan bağlı, gözleri halen sertti. Ama Yüsra'nın içinde bir his, onunda pişman olduğunu söylüyordu.
"Telafi edilemeyecek tek şey ölümdür." Yüsra kaynanasına baktı. Kadının gözleri torunundaydı. "Ve geride kalan zaman. Bize kalan yalnızca onun mezarlığı ve İnci."
Yüsra'nın kalbi tekrar panikle hırpalandı. Kadın yeniden o otoriter anne sesiyle ona seslendi. "Torunumla geçireceğim zamanları kaybetmek istemiyorum. Neyim varsa artık onun."
Yüsra ağzını açacakken onu susturdu. "Mezarlığının başında oğluma saygısızlık yapmak istemiyorum ama zaman kaybetmek, torunumdan uzak kalmak istemiyorum. Rızan varsa onaa bakmak istiyorum."
Yüsra yüreği buz keserek fısıldadı. "Çocuğumdan ayrılmam."
"Hiç bir anne, başka bir anneden bunu istemez. Oğlum bana küs şehit oldu. Bunun acısını en iyi ben bilirim." Yüsra, bu küslükte kendi payı da olduğu imasını kaçırmadı. "Seni ayırmak istemiyorum." Kocasına baktı ve adamın baş onayıyla konuştu. "Bizimle yaşamanı istiyorum."
Ağabeyi gelip elini omzuna koyunca, Yüsra panikle söze karıştı. Ağabeyi burayı yakıp küle çevirmek üzere gibiydi.
"Benim de bir ailem var."
"İstersen arada onlarla da görülebilirsin ama İnci'nin eğitimini de, bütün masraflarını da dedesi ve babaannesi olarak biz karşılamak istiyoruz. Bu süreçte de uzak kalmak istemiyoruz."
"Ne istediğinizi halen anlamadım. İnanın şuan düşünebileceğim son şey mal varlığı." Sesi titreyerek mezarlığı gösterdi. "Erim orada yatarken, ben burada mal varlığı konuşmayacağım."
"O zaman net konuşmak istiyorum. Ruh halin ortada. Daha önce de tehlikeli görevlerde yer aldın. Annen ya da baban yok. Görüyorum ağabeyin var ama onun da kendi ailesi var. Bizim büyük, boş ve oğluma amade bir evimiz var. Bu evi torunuma bırakmak istiyorum. Ona bakmak, büyüdüğüne tanık olmak istiyorum. Bize bunu çok görmeyeceğini umut ediyorum. Üstelik seninle vekalet kavgasına da tutuşmak istemiyorum."
Yüsra sessiz tehdidi işitti. Ağabeyi de işitmiş gibiydi. "Yeni doğum yapmış bir anneye bu tonla konuşamazsınız," diye söze girdi. Yüsra'yı göğsüne çekti. "Tehditlerinizi kendinize saklayın. Oğlunuzun şehit ruhunun hatırına."
"Tehdit olarak anlamak sizin bakış açınız ama diliyorum ki bu sefer sizin yerinize Yüsra cevap verir. Çocuğun annesi o. Oğlumun evlendiği kadın da o. Ben onu evladından ayırmak istemiyorum, aksine ikisine de aynı şekilde bakmayı teklif ediyorum."
"Onlara ben bakabilirim," ağabeyinin sesi korumacıydı.
"Ne zamana kadar?" Kayınvalidesi çocuğu Yüsra'ya yeniden verirken, elini omzuna koydu. "Ağabeyinin de çocukları var. Bakması gereken, sorumluluk alması gereken... Belki elinden geleni yapar ama bizim istediğimiz torunumuzun tüm imkanlarımızdan yararlanması." Yüsra göz göze geldiğinde, kadının hiç de umduğu gibi sakin olmadığını gördü. Sesi titriyordu. Eğildi ve fısıldadı. "Bunu bana çok görme," derken, gözleri hafifçe kocasına kaydı. Yüsra, kadının kocası yüzünden böyle sert durduğunu düşünmeye başladı. Karısına da, oğluna davrandığı gibi mi davranmıştı?
Yüsra, yutkunarak mezarlığa yeniden baktı. Tugay olsa ne cevap verirdi? Onu dedesinden ve babaannesinden ayırır mıydı? Ağabeyi ona şaşkınlıkla bakıyordu. Belli ki, Yüsra'nın çalkantılı düşüncelerini anlamıştı.
Yüsra yine ağabeyine git demek üzere olduğunu düşündü. Ne garipti. Eskiden ağabeyi için herkesi arkasında bırakırdı. Şimdi aynı şeyi Tugay ve bebeği için yapmak üzereydi. Bu sefer kızını, Tugay'ın İnci'sini düşünmek zorundaydı. Çok iyi biliyordu ki, kayınbabası ondan İnci'yi alırdı. Mahkeme yoluyla, her yolu dener ve alırdı.
Yüsra'yı ikna eden bu olmadı. O korkusuzdu. Tugay'ın korkusuz Tabip Hanımı olmuştu. Yüsra'yı ikna eden, kayınvalidesinin titreyen ve yalvaran sesiydi. Onlara bu anı borçluymuş gibi hissediyordu. Döndü ve nemli gözleriyle ağabeyine fısıldadı.
"Ben burada kalacağım ağabey."
"Yapma Yüsra," ağabeyi yakardı. "Ben sana gözbebeğim gibi bakarım. İnci'ye de."
"Biliyorum," Yüsra titreyen dudaklarını toparladı. "Sen bana hep gözbebeğin gibi baktın. Şimdi senden öğrendiğim gibi, ben de İnci'ye öyle bakacağım."
Ağabeyi onu ve İnci'yi kucakladı. Yenilmiş sesi kulaklarındaydı. "Bir telefon uzağındayım."
Yüsra biliyordu ki, daha yakındı. Onu hep takip ettirecek, iyi olduğundan emin olana kadar peşini bırakmayacaktı. Yengesiyle de kucaklaştı. Bu veda değildi. Bu, bir annenin bebeği için çizdiği yolun ilk adımıydı. O yüzden canı çok acımadı.
...
"Kayıp sayısı belirlenemedi."
"Merkeze bildirilen şehit sayısı yedi. Beş tanesi maalesef tanınmaz haldeydi. İki tanesinin üstünde asker künyesi mevcuttu. Defnedildiler. Kayıplardan birisinin Kıdemli Subay Ramazan Kılıç olduğu söyleniyor."
"Yüzbaşının naaşı kaldırıldı."
"Yüzbaşı?"
"Öncü Yüzbaşı. Namıdeğer Zehir Öncü."
"Olamaz!" Adamın merak, hayret ve inanmayan sesi telefona yansıdı. "İntikam yemini etmişti Hepsinin kökünü kurutmadan ölmeyeceğini söylüyordu. Naaşına ulaşmışlar mı?"
"Tanınmaz haldeymiş ama künyesi üstündeymiş. Henüz bebeği olmuş."
"Bebeği mi?" Adamın sesi titredi. Gözlerini havaya kaldırdı ve karşısında yaralı ve baygın halde yatan Yüzbaşına baktı. Bir şeyler tersti. Bir şeyler çok tersti.
İçeri giren binbaşı, onu telefonda gördü. Yüzünün renginden durumu anladı. Telefonu kapattı ve küfür etti.
"Bilgi verdin mi?" diye sordu.
"Ama komutanım?" Üstteğmen doktorun sesi panik doluydu. "Karısı yeni doğum yapmış. Cenazesini kaldırmışlar."
"Tugay Öncü öldü," dedi binbaşı. Sesiyle bunu genç üstteğmenin beynine kazıyordu. "Şehit oldu. Karşında yatan Ramazan Kılıç. Anladın mı asker!"
"Emredersiniz komutanım!"
"Allah rahmet eylesin."


