İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 21 · 12 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 21

Yedi Taş

Hayalindeki maç bu değildi. Koca koca adamlar, yere taş diziyordu. Tugay kaslı kollarını göğsünde kavuşturup güç gösterisi yapmaya çalışarak ahmaklık etmişti. Bu ne güç, ne de kondisyon isteyen bir oyundu. Düpedüz çocuk oyununa benziyordu.

Yanında duran şu "Ashap" denilen çocuk, babası gibi kızgın ela gözlerini ona dikmiş, meydan okuyan burnunu kaldırmıştı. Ali'yle iyi anlaşmaya başlayacak gibiydi. Keza Ashap, asabını bozuyordu.

"Takımları kuralım mı?"

"Takım mı?" Tugay hepsinin ona karşı yarışacağını sandığı için şaşırdı.

"Takım tabi, siz düşmana öyle bodoslama dalmıyorsunuz değil mi Komutanım?" Ali neşeli gözleriyle ona takıldı. Tugay sersemleyerek hafifçe güldü. Geldiğinden beri ilk gülüşüydü.

"Biz takımlara, birliklere, hatta taburlara ayrılıyoruz sayın savcım." Tugay sesinin ne kadar hafif çıktığına şaşırdı. Kamelyaya oturmuş onları seyreden İnci'ye hafifçe göz attı. Kalbi hafifledi, yanakları daha çok ısındı. Kiraz çiçeklerinin arasında, yine o çok sevdiği sarı ve beyazın karıştığı elbisesini giymişti. Hamilelikten dolayı dolgun yanakları ve parlak teniyle, sağlıklı, daha da güzel görünüyordu. Boğaz temizleme sesiyle önüne döndü. Kayınbiraderi, elinde tuttuğu basketbol topunu çevirdi.

"Basket potası yok," diye mırıldandı ortaya. "Neden basketbol topuyla oynuyoruz?"

Yanındaki çocuk sırıttı. "Biz eniştelere genelde pota gibi davranırız."

"Annecim!" Erva'nın sesi kamelyadan duyuldu. "Daha mı dikkatli kelimeler kullansak? Bu çocuk kime çekti anlamıyorum."

Oğuz sırttı. "Ben biliyorum ama dile getirmekten korkuyorum."

"Korkma aslanım," diyen Yusuf, ona kaşlarının altından baktı. "Söyle. Hem de elimde böyle bir silah varken."

"Şimdi, goy goyu bırakalım ve oyuna başlayalım."

Ece herkesi şaşırtarak ortaya geldi. "Sen oynamıyorsun!" diye bağırdı tüm erkekler. Ali geldiğinden beri ilk kez kaşlarını çatarak karısına yaklaştı.

"Sen yoksun karamel."

"Niye? Sizi yenerim de, o erkeklik gururunuz incinir diye mi korkuyorsun?"

"Sen Yusuf'un gözlerini gördün mü bugün? Sence, oynaman için yanlış bir an değil mi?"

"Her defasında bir bahanen var. Bu oyunda hepinizden iyiyim diye çekemiyorsunuz. Oynayacağım işte. Hatta enişte beyle takım olacağım."

Tugay'a bakarak gülümsedi. "Merak etmeyin, sizi kurtlara yem etmeyeceğiz."

"Bu durumda kurt biz mi oluyoruz?" Yusuf tüm dişlerini göstererek sahte bir gülümseme takındı. "Acımam, biliyorsun süt kardeşim."

"Biliyorum sayın ve sevgili dağ ayısı abiciğim."

"O zaman ben de oynayacağım," Erva söylenerek bardakları kamelyaya bıraktı.

"Sen en son oynadığında bir hafta bileğini incitmiştin." Yusuf o tarafa bakmadan, gür sesiyle, hedefine kitlenmiş aslan gibi taşlara bakıyordu. "Erva oynamayacak. Ece oynamak istiyorsa kendi kararı ama acımam, biliyorsun."

Ali kafasını kaşıyarak, bir Tugay'a, bir Yusuf'a baktı. Nihayetinde kararını verdiren içgüdü olmalıydı çünkü onlara doğru gelirken, iç çekiyor ve homurdanıyordu. "Bu karamel bir gün beni öldürecek."

"Bana diri lazımsın," diye Oğuz, Yusuf'a doğru yanaştı. "Ayrıca takımlar belirlenmiş gözüküyor."

"Kendi kardeşine karşı acımasız olmayacaksın herhalde." Ali bozularak Oğuz'a söylendi.

Oğuz, daha çok sırıttı. Bu adamın siması sert ve ulaşılmaz gibi dursa da, gülünce oldukça cana yakın gözüküyordu. Parlak ve daha önce görmediği kadar net bir gülümsemesi vardı.

"Kardeşime vuracağımı kim söyledi? Muhtemelen onu korumak için takım arkadaşı olan, fener gibi yanan Sarı kafa varken?"

Ali, Tugay'a öyle bir bakış attı ki genç adam irkildi. "Onların canına okuyacağız!"

"Nasıl? Taşlara çok sert vurarak mı?" Tugay'ın sesi istemsizce alaycı çıktı.

"Yazık," dedi Ece kafasını iki yana sallayarak. "Adam halen oyunu anlamadı. Muhtemelen bir kaç darbeden sonra anlayacak."

Tugay, gerçekten de anlamamıştı ve kimse ona oyunu anlatmadı. Çocuklar tezahürata başladı. Kadınlar kendi aralarında konuşurken, Yüsra kaygılı gözüküyordu. Kocaman çayır gibi bahçede, uzaktan gelen at kişnemeleri, kuş cıvıltıları eşliğinde Tugay onları taklit ederek yerine geçti. Ashap, yaşına göre uzun bacaklarıyla sırıtarak topu aldı ve ona doğru yürüdü.

"Önden başlayın enişte 'Bey'"

Ali, Tugay'a bakarak homurdandı. "Ona neden gıcık olduğumu anlıyorsun değil mi? Kimin önce başlayacağına taşla karar vereceğiz bodur. Sen karışma."

Tugay istemsizce onayladı. Çocuk sinir bozucu derecede zeki, babasının kopyası gözüküyordu. Hazır cevap ve yaşından büyük laflara sahipti.

Topu alan çocuğa sersemce baktı:

"Hiç yedi taş oynamadın değil mi?" diye sordu Ece. Sesi garip bir şekilde merhametliydi. Tugay omuz silkti:

"Ben sokakta hiç oynamadım."

Ona garip, hatta acıma benzeri bakış atan çifti arkasında bıraktı ve içgüdüsel olarak taşlara yaklaştı. Onların kendisine acımasını istemiyordu. Şuan değil. Bu kadar eğlenirken değil.

"Ne kadar hızlı, o kadar iyi," diye uyardı Ali. Tugay hızlıydı, bu konuda kendinden emindi ama bilmediği bir oyunda hız ne işine yarayacaktı?

"Ne yapıyorsun komutan?" diye sordu Oğuz denen, beyaz dişleriyle ortalığı aydınlatan adam. Bu, Yüsra'nın büyük kuzeni, Ece'nin ağabeyi, diye hatırlattı kendine. Günnur denilen,, mavi gözlü, gökbilimci kadının kocasıydı. Karmaşık ilişkileri çözdükçe, onların kendi için ne anlama geldiğini kavrıyordu. Bu sebeple, "Ne yapacağım, oynuyorum sayın kayınbiraderim," dedi.

Herkes kahkahayı patlattı. Yusuf ağabey burnundan soluyor gibi görünüyordu. Onun akrabalarıyla iyi anlaştığını görmek kanına dokunuyor olmalıydı.

Ali, şimdiye kadar dost ilan ettiği adam onu çağırdı ve çizgiyi gösterdi. "Buradan atacaksın."

Tugay oraya doğru yaklaşırken, Ali'nin damat olduğunu, bununla beraber Oğuz ve Yusuf'un çocukluk arkadaşı olduğunu kendine hatırlattı. Madem öyleydi, neden kendi tarafını tutuyordu. Hemen yanında ona gülen karısına bakarken gözlerinde sıcacık bir ışık belirdi. Bu ışık, Tugay'ın Yüsra'ya her baktığında göğsünde filizlenen ışığa benziyordu. Cevabını böylece aldı. Ali, muhtemelen en yakın arkadaşı olan Oğuz'un kız kardeşi Ece'ye umutsuzca aşık olmuş, bu uğurdu kendisi kadar acı çekmişti.

"Sağ ol bacanak," diye ona da göz kırptı ve bir sürü kıkırtı kazandı. Çocukların onları seyirci gibi izlemesi ve bizzat kendini desteklemeleri hoşuna gidiyordu. Küçük Erva dedikleri, Ece ve Ali'nin sarışın olan kızları şimdiden favorisiydi. Onda, henüz doğmamış kızının özlemini kokluyor ve onun gibi şirin bir kız olarak büyümesini diliyordu.

Olduğu yerden gerindi. Akıl bu ya, sözde taşlara vurmak mantıklıydı. Sonradan öğrenecekti ki, aslında oyunu çözmeden taşlara vurmak, tamamen kendi bacağına sıkmaktı.

Taşları devirdiği an, Ali bağırdı. "Koş damat koş!"

Tugay nereye koşacağını, neden koşacağını bilemeden Ali'nin iteklemesiyle taşlara doğru koşuyordu ki, birden, oldukça sert bir cisim göğsünün ortasında patladı. Ciğerlerindeki hava bu gelen darbeye hazır olmadığı için ansızın boşaldı ve soluğunu bir süre alamadan, sırt üstü çimene devrildi.

"Tugay!" diye bağıran Yüsra'nın sesini işitti. Başını tutan sıcak elleri onu dizine yatırdı ve azarlayan ses tonuyla ağabeyine söylediği sözleri işittiğinde, gözlerini açmak üzereydi. Açmamaya karar verdi. Onun ağabeyine kızması hoşuna gitmişti.

"Kocaman adamlarsınız ağabey, ne yapıyorsunuz Allah aşkına?"

"Biz bunu her bahar oynuyoruz, senin komutan çürükse ben ne yapayım?"

"Çürükmüş! Adamın ciğerinde koca topu patlatıyorsunuz, düşman mevziinden bile daha kolay kaçar o, sizin hain planlarınızla hazırlıksız yakalandı."

"Ne kıymetliymiş kocan," Yusuf'un aksi sesi homurtuya dönüştü. "Bir dahaki el ben ebe olurum, olur biter."

Tugay ansızın gözlerini açtı. Yüsra şaşırarak ona baktı. Tugay gülümsemesi kulaklarına ulaşacak gibi hissederek onun güzel ela gözlerine baktı. "Ben iyiyim karıcığım. Şimdi izin verirsen, ağabeyini haşlamam gerek."

"Korkuttun beni!"

"Ben senin de dediğin gibi düşmanın hain pususundan kurtulmuşum, ağabeyinin sinsi planlarından mı kurtulamayacağım?"

"Baba sana dedim, kafasından vuralım dedim!" O Ashap denilen çocuğun aksi sesi Tugay'ın kulaklarına ulaştı. Yüsra ters ters yeğenine bakarken, Tugay halen karısının güzel yüzüne, şişkin karnına hayranlıkla bakıyordu. Yerden kalktı, onu da kaldırırken biraz fazla temas etmiş olabilirdi. Gene kıkırtı ve boğaz temizleme sesleri duydu. Gözlerini karısından çekemediği için, ona bakarken bağırdı.

"Şimdi Yusuf ağabeyin sırası mı?"

Ali, kurnaz bir satıcı gibi avuçlarını birbirine vurdu. "Normalde bu zevki kimseye tattırmazdım ama, sen hak ettin bacanak. Bir Türk askerinin maharetlerine güvenmeyeceğim de, kime güveneceğim?"

Tugay, gerçekten de dediğini yaptı. O ona sert vurdu, o ona sert vurdu. Vurdukları belki sadece bir toptu ama gün sonunda ikisinin de her yeri ağrıyordu. Yine de, ikisi de neyin hıncını çıkardıklarını iyi biliyorlardı.

Çimene kurulup, çay içip, radyo çaldılar. Kadınlar Yüsra için Tugay'ı sorguya çekti, erkekler yürüyüşlerine davet etti. Çocuklar onunla parmak oyunları oynadı. Hava kararıp, gitme vakti geldiğinde Tugay gitmek istemediğini hayretle fark etti.

Ama... Görev beklemezdi.

Herkes onunla vedalaştı. Gittiği görevin tehlikesini biliyor gibiydiler. İçeri girdiğinde, Erva denilen kadın-Ece ve Ali bu kadının ismini küçük kızına da koymuştu, bu yüzden biraz kafası karışmıştı- Balkonda oturmuş, gecenin karanlığında bir şeyler karalıyordu. Tugay hızlıca geçip içeriye, Yüsra'ya ulaşmak istiyor, kadını da kendi özel alanında rahat bırakmak istiyordu ama ona dönen inceleyici bakışlar, genç adamı beklediğine dair bir his oluşturdu.

Kafasını kaldırdı ve defteri yanına bıraktı. Ona bakarken, aralarında üç insan boyu mesafeden konuştu.

"Ömrümde bana emanet edilen en kıymetli varlıklarım, bir elin parmağını geçmez. Öncelik eşimdir. O bana hiç ummadığım bir anda geldi ve 'Emanet' diyebileceğim kadar çok acı çekmişti. Onunla beraber kendimi de iyileştirdim. Sonrası elbette Allah'ın bana bahşettiği evlatlarımdır. İnsan çocuk sahibi olana kadar, hayatla niye mücadele ettiğini tam kavrayamıyor. Tarifi mümkün olmayan bir olgunluğa erişiyor," Kadın soluklandı ve ona doğru hafif bir adım attı. Ufak tefekti, gözleri yüzüne büyük duruyordu, yaşının kaç olduğunu tahmin edemeyeceği kadar genç gözüküyordu ama bakışlarındaki olgunluk, Tugay'a daha önce görmediği bir hisle çarptı. Bu, annelik olmalıydı.

"Bunların yanında hiç ummadığım ama aniden hayatımda ışık gibi büyüyen kız kardeşimdir. Ece, Günnur, Eslem, hatta bilmediğin bir çok güzel kalpli tanıdığım var benim. Hepsi arkadaşım, dostumdur. Ama Yüsra benim kız kardeşimdir Tugay. Cesaretimi mazur gör ama bu sefer Yusuf'un görevini ben üstlenerek sana bir çift söz edeceğim."

Tugay, söylemesini rica eder gibi başını eğdiğince, kadın sert olmayan ama içine işleyen kelimelerle onu uyardı.

"Yüsra hem yetim, hem öksüz. İçinde bu yara hep var olacak. Onu tamir edemeyeceğimi biliyorum ama en azından, geleceğine daha parlak bakmasını sağlamak istiyorum. Onun ışığını söndürmelerine izin verme."

"Kim söndürecek?" diye sordu Tugay sırtı ürperirken. Kadın ona her şeyi bilen bakışlar attı.

"Mutluluğunu görmek beni mutlu etti, sen de artık ailemizden bir parçasın. Sana kapım hep açık. O kapıyı yalnızca bir şey suratına kapatır. O da, Yüsra'mın incinmesi."

Bu uyarı Tugay'ı şaşkına uğrattı. Küçücük kadın ona balyozla vursa, bedeni böyle sarsılmazdı. Mutlu olmasına mutlu olmuştu, aile kavramını kavramış, eğlenmiş, yeniden yeşermişti. Ama unuttuğu bir şey vardı.

Kendi ailesi.

Onlar bebekten haberdar olduğunda, işte o zaman Tugay'ın dik durması gerekecekti.

...

Yüsra namazını kıldı, namazlığını katladı ve odadan çıkıp, kocasını aramaya başladı. Bu sırada, balkon kapısının açık olduğunu görüp, orada kocasına seslenmeye karar verdi. İçi içine sığmıyordu. Onun ailesinin yanında ne kadar mutlu olduğunu gördükçe, eskiden çektiği sıkıntılar anlamsız geliyordu. Ne kolay affetmiş ve affettiği için ne de gururluydu.

O sırada Erva yengesini duydu. Kılıç darbesi gibi sözleri sanki Tugay'a değil, Yüsra'nın kalbine nişan alıyordu. Her dediğinde haklıydı üstelik. Daha hiç bir şey çözülmüş değildi. Tugay gidecek, Yüsra arkada kalacaktı. Ailesi bu evliliği kabul etmiş değildi.

Erva sözlerini bitirip içeri girdiğinde, karanlıkta göz göze geldiler. Yengesi ona bakarken Yüsra nemli gözlerini kırpıştırdı. Erva ona yaklaştı. Yüsra'ya sıkıca sarıldı ve başını öptü.

"Affet beni," diye fısıldadı yengesi. "Mutluluğunu bozmak istemezdim ama birinin doğruları söylemesi gerekiyordu."

O bilge bir kadındı Yüsra fısıldadı. "Her şey çok güzel geliyordu, unuttum."

"Gene unut," dedi yengesi onu hafifçe sarmalamaya çalışarak. "Allah seni öyle mutlu etsin ki, tüm acıları söküp atsın içinden. Ne olursa olsun, ben ve ağabeyin hep buradayız, biliyorsun."

"Biliyorum," dedi Yüsra.

Yengesi kenara çekildi ve Yüsra, vedalaşacağı kocasına doğru ilerledi. Onu meşe ağacına bağlanmış ahşap tabanlı salıncakta oturmuş, avuç içlerini incelerken buldu.

"Orada garip bir şey mi yazılı?" diye sordu.

Tugay aniden iç çekerek ona baktı. Derin düşüncelerden sıyrılan kara gözleri buruk ve suluydu. Dudakları içten bir tebessümle kıvrıldı ancak tam bir gülümseme değildi.

"Ben de karımın hangi köşeye saklandığını merak ediyordum."

"Ve beni bahçede mi aramaya karar verdin?"

"E, köydeki evimizde topraktan çıkmıyordun. Ekip biçmek ikinci işin olmuştu."

Yüsra'ya doğru elini uzattı. Genç kız ona doğru yaklaşırken, ellerini ellerine bıraktı ve "Köydeki evimiz," diye iç çekti. Tugay onu çekip, hiç ağırlığı yokmuş gibi kucağına oturttu.

"Uzak bir geçmişten bahsediyoruz gibi değil mi?" diye sordu Yüsra'ya.

"Sana nasıl karşı koyduğumu halen bilemiyorum," diye itiraf eden Yüsra, burnunu kocasının çenesine sürttü. Etraf karanlıktı, onları yalnızca dolunay aydınlatıyordu. Kokusu hatırladığından bile güzeldi. Sıcaklığı mest ediciydi.

"Sence salıncak bizi tartar mı?" diye fısıldadı. Kocası genzinden gülünce, adem elması yerinden oynadı. Yüsra, onun kollarını hafifçe dürttü. "Gece gündüz çanta mı taşıyorsun, bu kolların hali ne?"

Tugay yine güldü: "Mühimmat, çanta, silah, konserve, çadır. Sen de ne taşıdığımı iyi biliyorsun. Ayrıca kolumu eski formuna çevirmek için de sürekli fizik tedavi görüyorum."

"Makineye dönüşüyorum diyorsun yani."

"Senin makinen." Adam mahmur ses tonuyla onun yanağına doğru konuştu. Dudakları sıcacıktı. "Sana gelmeden önce iyileşeceğim ve tüm belalarımdan arınacağım."

Yüsra kaskatı kesildi. "O ne demek?"

Tugay, onu rahatlatmak ister gibi çenesini öptü. Yüsra'nın gözleri önüne ise korkunç görüntüler gelmeye başlamıştı.

"Rahatla," diye uyardı kocası. "İkinci İnci'mi panik yapıyorsun."

"İkinci İnci mi?" Yüsra sersemlediği için neden bahsettiğini önce anlamadı, sonra karnını okşayan kocası ona kimden bahsettiğini hatırlattı. Kızına hitaben konuşan adamın sesinden şefkat akıyordu. "Annen birazcık evhamlı güzel kızım ama ben sapasağlam, ikinize de geri döneceğim. Babanla gurur duyacaksın."

"O seninle her halükarda gurur duyacaktır."

"Onu ve seni koruyamazsam, ben kendimle gurur duyamam." Tugay'ın sesi kararlı ve sertti. Artık taviz vermeyeceği o konuya gelinmişti.

"Halen tehdit altında olduğumu düşünüyor musun?"

"Biliyorum."

"Nasıl?"

"Orası bende kalsın."

"Ağabeyimle o yüzden mi iletişim halindeydin? Tehdit altında olduğum için mi?"

"Ağabeyinle senin özleminden kafayı yememek için iletişim kurduğumu anlamıyor musun halen?"

"Tek sebep bu değildi."

"Ama en önemli sebep buydu. Ağabeyinle bir konuda anlaştık, seninle ilgili haber alabilmem için elimdeki tek koz ağabeyini aramaktı ve bunu her hafta, nefret etsem de severek yaptım çünkü bana küçük kırıntılar veriyordu. Gerçi o keçi ağabeyin en önemli ve en büyük lokmayı sona saklamıştı." Kızını okşayan elleri titrekti. "Bilseydim yerimde durmayacağımı biliyordu. Gerçi haklıydı da. O sıralar, daha göz önünde ve sizin için daha tehlikeliydi. Şimdi en azından gideceğim yolu biliyorum."

"Ne yolu?" Tugay sessiz kalınca Yüsra yüzünü kendine doğru zorla çevirdi ve gözlerine bakmaya zorladı. "Ne yolu Tugay?"

Tugay ona uzun baktı. Hiç bir şey söylemedi. Ellerini aldı, yanağına koydu. Burnunu burnuna sürterek dudaklarına doğru fısıldadı.

"Sana döneceğim ve bir daha ayrılmayacağız İnci."

Yüsra kalbi ezilerek fısıldadı. "Bana mı diyorsun, kızına mı?"

"İkinize de. Beni bu hayatta tutan varlığın ikiye katlandı. Verebileceğin en değerli armağanı verdin bana. Senin ve onun için iki katı çabalayacağım ve geri döneceğim."

Yüsra kalbi ağrıyarak fısıldadı. "Bana sağ sağlim dön Yüzbaşı."

"Döneceğim Tabip Hanım."

Onu meşe ağacının altında burukça öptü. Hışırdayan yaprak sesleri, gece mehtabı, nemli hazan yeli, geceye eşlik eden baykuş serzenişleri eşliğinde ettikleri veda, ikisinin de ağzında acı tatlı bir tat bıraktı.

Yüsra ve karnındaki İnci'si, onu çok özleyecekti.

...

Yüsra doğumuna günler kala kuvvetlice çalan kapıya uyandı. Ev halkı aniden ayaklanmıştı. Çocuklar telaşa kapılmıştı. Yüsra aşağı indiğinde, kapı ağzında duran yengesi ona şaşkınca bakıyordu. Askeri üniformayı görünce Yüsra'nın kalbi boğazında atmaya başladı. Korkuyla merdivenlere tutundu.

Asker eşinin evine sadece bir ihtimalle askerler gelirdi. Yüsra düşe kalka kapıya yanaştı. Üzgün bakan gözler gözlerini buldu. Avuçlarına bırakılan kolyede Tugay Öncü yazıyordu.

"Vatan sağ olsun," sesi son işittiği sesti. Şiddetli bir uğultu kafasını esir aldı. Sırt üstü düşmeden önce onu tutan kollar, ağabeyinden başkasına ait değildi.

Bölüm sonu

3 yorum