
"Bir çirkin adam."
"Çirkin mi? Kör oldun galiba kuzen."
"Hayır, çirkin. Allah yaratmış ama yüzü bir garip. Sanki hep öfkeli gibi."
"Bence çok yakışıklı."
İki erkek kuzen gözlerini bunu söyleyen sarışın kız çocuğuna çevirdi. Yanakları kızarmış, deniz mavisi gözleri utançla ışıldıyordu.
"O yakışıklıysa benim babam dünyanın en, en yakışıklı erkeği," diye homurdandı Ashap.
"Kuzen, senin babanın hakkını yemeyelim. Amcam fena yakışıklıdır. Ama onun bile böyle güçlü kolları yok." Miraç koyu renk gözlerini koltukta oturmuş, güçlü kolunu koltuğun kopçasına uzatmış askere dikmişti.
Küçük Erva söze karıştı. "Asker kıyafeti giymiyor olsa bile, onun asker olduğunu anlardım."
Ashap burnundan homurdanmaya benzer bir ses çıkardı. "Halam dünyanın en, en güzel kadınıdır. Ayrıca nazik, zarif ve hoş kokuludur. Bu adam hem kaba, hem koca, hem de barut gibi bir kokusu var." Erva'ya ters bakış atarak sözlerini devam ettirdi. "Benim babam ve amcalarım daha yakışıklı. Bu adamda hoşuma gitmeyen bir şeyler var."
Zeynep-ikizlerden siyah saçlı, koyu mavi gözlü olanı-erkekler gibi ters taktığı şapkasını düzeltti. Ağzının kenarındaki çam ağacı yaprağını çevirerek, bıkkın bir edayla Ashap'a omuz attı.
"Şuna halamı paylaşamıyorum, ona bebekliğimden beri aşığım ve başka bir adamın ona aşık olmasına katlanamıyorum desene!"
Hepsi birden kıkırdadı. Ece halaları "Şişt!" diye uyardı. İkizlerden en haşarı olana, Zeynep'e kaşlarıyla, şapkayı çıkarmasını işaret etti. Zeynep, annesini çok sevdiği için sıkılganca şapkayı çıkardı. Kot pantolonunun kemer kısmına astı. Arkasına yaslanırken, o da ailelerine bodoslama dalan askerle ilgili bir şeyler söyledi.
"Bence delikanlı adam. Nasıl indir ama aşağı?"
"Delikanlılık pencereden atlamaksa, en delikanlısı Ali Amcam o zaman."
Zeynep kızdı. "Babam zaten delikanlı, onu demek istemedim ahmak."
"Şişt!" diye Erva yengeleri uyardı. Bütün çocuklar bir anda sustu. Tabi onları dinleyerek içini rahatlatan Yüsra, susmamalarını diliyordu. Çünkü tüm gergin sessizliği onların tatlı muhabbeti bölüyordu. Yüsra tam olarak yerlere kadar uzanan pencere kıyısında, çocuklarla beraber oturuyor gibiydi. O kadar kalabalıktı ki, kendisine ancak bu köşede, yemek masasında yer bulabilmişti. Sandalyeyi kapan çocuklar da, bu ciddi konuşmaya ortak olduğu için mutlu görünüyordu. Yüsra onların burada olmasına minnettardı. Yoksa Öncü Komutan'ı, Demir ağabeyiyle yalnız bırakma ihtimali bile korkunçtu.
Ali abisi, Tugay'ın arkasından koltuğa geçerken, eğilip yıldızlarını saydı. Yüsra bu gergin ortamda bile onun yüzünden gülümsedi. Parmağıyla sayıyormuş gibi yaptı. Sonra Yüsra ile göz göze geldiler ve parmağıyla, yıldız sayısını gösterip, "Yüzbaşı?" diye ağzını oynattı. Yüsra utanarak onayladı. Ali onaylayan başparmağını kaldırdı.
Yusuf ağabeyi boğazını temizledi. Peşi sıra Oğuz ağabeyi de. "Yüsra aniden dik oturdu. Tugay istifini bile bozmadı çünkü o hep dik, gururlu Yüzbaşı oturuşuyla otururdu.
"Bu ziyaretini neye borçluyuz?" diye sordu Yusuf ağabeyi. Hayır, diye düşündü. Bu Yusuf yanı değildi, Demir yanıydı. Yıllar önce kullandığı ses tonuyla aynıydı.
Tugay öne doğru eğildi. Onda öyle bir hava vardı ki, herkese kendini dinlettirirdi. Konuştuğu an çocuklar dahil herkes sustu. O plaktan çıkar gibi çıkan gür sesiyle, düzgün diksiyonuyla insanlara kendini dinletti.
"Görev icabıyla yakınlardaydım. Size sormayarak hata ettim, kabul ediyorum. Bunun için Yüsra'ya kızmayın."
Yüsra son sözcüklerle gözlerini yummak istedi. Ağabeyinin en sevmediği şey, Yüsra ile ilgili böyle direktifler almaktı.
"Kardeşime çok kızmam için gökten pembe kar yapması lazım." Yusuf homurdandı. "Ama bu gidişle başımıza taş yağacak gibi görünüyor."
"Aç mısınız?" diye söze karıştı Erva yengesi. Onu alnından öpmek istedi. "Kahvaltı hazırlıyoruz, siz de kahvaltıya kalırsınız."
"Oh," dedi Ali pişkince arkasına yaslanırken. "Biz yakalanınca yumruk yiyelim, Komutan yakalanınca börek yesin. Canına yandığım gençliğim!"
"Sanırsın 60 yaşında!" diye homurdandı Ece. "Gene ortalığı karıştırmasan mı Sarı?"
"Karamel, sen farkında değilsin ama ortam çok pis karışık zaten." Ali ağabeyi sarı kaşlarının altından Tugay'a bakarken, Yüsra'nın karsına ağrılar girdi. Gene gaf yapacaktı.
"Senin metot çok daha iyiymiş. Tabi asker adamsın, kasların gelişmiş. Biz iki dala, iki boruya tırmanırdık. Zor bela cama uzanırdık. Sen panter gibi atlıyorsun mübarek."
"Ali!" Oğuz ağabeyi koyu renk gözlerini damadı ve aynı zamanda en yakın arkadaşı olan Ali'ye çevirdi. "Bence sen bir mutfağa git, tat kontrolü yap. Yoksa Yusuf ilk denemeyi senin üstünde yapacak."
"Ne denemesi?" diye sorarken aptal taklidi yapıyordu. Ece ablası onu mutfağa doğru ittirirken, dönüp Yüsra'ya göz kırptı. "Zehirleme denemesi mi?"
Yüsra onun ortamı yumuşatmaya çalıştığını anladı. Aslında gerçekten de, gerginliği biraz azalmıştı. O odadan çıkınca sağır edici sessizlik, yerini çocukların fısıltısına bıraktı.
"Babam çok kızgın."
"Bende kızgınım.
"Sen zaten hep kızgınsın. Senin adının Ashap değil, asap olması gerekirmiş."
Hepsi beraber kuşlar gibi bıcırdayarak güldü. Günnur yengesi nihayet salona girdi ve onlara doğru yürüdü. Selnur onla göz göze gelince, mavi gözlerinde dinginlik ve güven gördü. Fısıldayarak çocukları kaldırdı, onları oyun odasına götürdü. Aynı nezaketle geldi ve Yüsra'nın yanına oturdu. Avucunu, avucunun içine aldı ve gülümsedi. Kelimelerle değil, gözleriyle konuşan yengesine minnetle gülümsedi. Oğuz ağabeyi çok şanslıydı.
"Burada olmanı, sözünü yutman olarak algılıyorum."
Ağabeyinin sesi en az Tugay'ınki kadar gürledi. Tugay geriye yaslandı ve hiç de suçlu olmayan gözlerle ağabeyine baktı.
"Sözümden daha büyük bir olay var ortada."
"Yani buraya gelirken, hamile olduğunu biliyordun?" Ağabeyi suçlar gibiydi.
Tugay suçlulukla Yüsra'nın karnına göz attı ve gözlerini tekrar ağabeyine çevirdi. Bu sefer onun da sesinde suçlama vardı. "Maalesef, her hafta iletişim halinde olduğum kayınbiraderim bu durumdan bahsetmedi."
"Bu durum!" Yusuf ağabeyi derince soludu ve daha yüksek sesle devam etti. "Seni alakadar etmez. Arkanda bırakıp giderken de o ihtimal vardı. Artık kız benim kızım, çocuk benim yeğenim."
"Ben babasıyım."
"Hah!" diyen Yusuf ağabeyi öne doğru eğildi ve gözlerini Tugay'a dikti. "Günaydın. Doğunca gelseydin."
İşte bu hem Yüsra'yı, hem Tugay'ı sersemletti. Çünkü doğru ve acıydı. Tugay zorlukla yutkundu. "Sebeplerimi anladığınızı sanmıştım."
"Hiç bir sebep, benim kardeşimden önemli değildir."
Tugay etrafa baktı, belli ki bu insanlara güvenip güvenmeyeceğini tartıyordu. Yüsra derince bir soluk aldı ve yerinden doğruldu. Ondan uzakta oturup, ona güven veremezdi. Kocasını yalnız bırakamazdı. Tugay'ın koyu renk gözleri gözlerini buldu. Yüsra yaklaşıp, yanında durdu. Elini omzuna koydu. Ağabeyinin yanında bunu yaptığına inanamıyordu ama içinden onu, içindeki küçük çocuğu kayırmak gelmişti.
"Sebebi bendim," dedi. Ağabeyi şaşırarak Yüsra'ya kaşlarının altından baktı. "Sen de çok iyi biliyorsun ağabey, sebep bendim."
Ağabeyi gözlerini bir süre ikisinin birleştiği yere, Tugay'ın omzuna dikti. Sonra ayaklandı ve sırtını dönerek, "Komutan!" diye bağırdı. "Beni takip et."
Yüsra istemsizce Tugay'ın omzunu sıktı. Onun kavga etmesinden, kırılmasından, iplerin tamamen kopmasından korktu. Tugay ne bu ailenin kurallarını biliyor, ne de kuyruğu diğerleri gibi aşağı indiriyordu. Ağabeyi sivriydi evet. Ama Tugay'ın da ondan arta kalır yanı yoktu. Tugay doğrulurken, Yüsra'nın eli adamın koluna düştü. Tugay elini aldı ve etraftakileri umursamadan, avuç içini öperek fısıldadı.
"Geri döneceğim İnci. Kaygı etme."
...
"Bir saat oldu," diye iç çeken Yüsra, yengesinin hazırladığı pişileri kızartırken, gözleri sürekli kış bahçesine kayıyordu. Mutfağın geniş balkon kapısı, kış bahçesine göz kırpıyordu. Ağabeyinin yeni edindiği hobiyle kurduğu bu bahçe, içinde yüzlerce çeşit çiçek ve bitki barındırıyordu. Duyduğu kadarıyla, Ece ablanın arkadaşı Rana ve Musa evlenmiş, onlara destek olan Yusuf ağabeyine de hediye olarak yüzlerce canlı çiçek yetiştirip göndermişlerdi.
Yüsra onlar adına mutlu olmakla beraber, yaşadıkları hayata gıpta etmeden edemiyordu. Çabalarını yalnızca toprağa veriyor, toprağı yaratan Allah'tan medet bekliyorlardı. Yüsra ve Tugay'ınki ise bambaşka meseleydi. Onların aşması gereken o kadar fazla engel vardı ki, Yüsra şimdi dün gece nasıl kolayca ona kucak açtığına şaşırıyordu. Ona da kendine de eziyet etmeye devam ediyor, onsuz bir hayatı aklına getiremiyor ancak onunla olunca da, mücadelesinin büyüyeceğini biliyordu.
"Bir keresinde ağabeyim Ali'yi 2 saat kadar dövmüştü."
Yüsra, nefes alırken öksürmeye başladı. Kaygıyla gözlerini ayırarak yengesine baktı. Yengesi Ece'ye kaşlarını kaldırarak mırıldandı.
"2 saat biraz abartı oldu sanki Ece."
Ece eliyle hesaplıyormuş gibi yaptı. "Abarttığımı düşünmüyorum. Ambulansı çağırana kadar 2 saat geçmiş olabilir."
Ece ablası aniden aklına gelmiş gibi ona döndü ve eliyle ağzına vurdu. "Ağabeyim diyorum ağabeyim. Yusuf ağabey aklı başında adam. Yapmaz öyle şey."
"Benim kocam da aklı başında." Sessizce oturan Gülnur yengesi anında Oğuz ağabeyi kayırdı.
Ece ağzının kenarından homurdandı. "Nadiren." Sonra ona döndü ve güldü. "Görüyorsun ya, artık bununla ilgili şaka bile yapabiliyorum. Senin için de böyle bir zaman gelecektir."
Yüsra umutsuzluğunun ne kadar yüzüne yansıdığını bilmiyordu. Onların tesellilerini hem istiyor, hem de ihtimal vermiyordu. Ağabeyi ona çok sinirliydi. Yüsra bir daha ağabeyini arkasına almak fikrinden nefret ediyordu. Ama Allah biliyor, Tugay gel derse yine gururunu, ağabeyini, hatta can sağlığını düşünmez ona koşardı.
Ağabeyi ansızın kış bahçesinden çıktı. Yüsra cama doğru eğilmek istese de göbeği izin vermiyordu. Ağabeyi kafasını kaldırıp direk ona baktığındaysa, utanarak geri çekildi. Ne kadar sabırsız ve korku dolu olduğunu biliyor gibiydi.
Tekrar kafasını uzattığında ağabeyi de yoktu, kış bahçesinin kapısı da kapalıydı. Yüsra korkuyla salona doğru adımladı. Kadınlar masayı kurarken, bir yandan da kapıyı gözlüyordu. Yüsra da onlara yardım ediyormuş gibi yaparken-normal zamanda da eline iş sürdürmeyen yengesi, hamileyken onu daha tembel alıştırmıştı- elini ayağını nereye koyacağını bilemeyerek, bir kaç çatal düşürdü.
Ağabeyi içeri girdiğinde, ona bakmadan gitti ve sofranın en başına oturdu. Yüsra bir yandan onu sarsmak, öbür yandan kapıdan koşarak Tugay'ın peşinden koşmak istiyordu.
"Gitti mi?" diye sordu pişkince böreğe uzanan ağabeyine. Yusuf ağabeyi ela gözlerini kaldırdı, ona alaycı bir bakış atıp kaşını kaldırdığında, arkasında bir el hissetti Yüsra. Belinin ortasına dokunan bu güçlü elleri, kışın ortasında onu ısıtan kömür sobası kadar, plaktan çalan en sevdiği şarkı kadar, buharı tüten çay kadar, sevgili kadar iyi tanıyordu.
Bir anda infilak eden gözyaşlarına ne kendisi, ne de etraftakiler hazır görünüyordu. Tugay'a bakmamıştı bile. Sadece göğsüne doğru ağlıyordu. Kocası onu ağabeyinin önünde çekip, güçlü göğsüne yasladığında da hıçkırıkları kesilmedi. Bir süre sonra sessizliği küçük homurdanmalar, "Acıktık," nidaları böldü. Yüsra utanarak geri çekildi. Bir oda dolusu insana bakmadan önce, o kapkara gözlere baktı ve güvenle gülümseyen çehresiyle sakinleşti.
"Gitmemişsin," diye fısıldadı.
"Gittim mi sandın?"
Yüsra burukça gülümsedi. "Hep gidiyordun."
Tugay güldü ve ağabeyine göz attı. "Ağabeyin bu sefer sağlam kayaya çarptı. Beni her kovuşunda tekrar geleceğimi anlamış olmalı."
"Çok açım," diyen ses ikisinin sesini bastırdı. Ali eniştesi her neredeyse merdivenlerden inerken, aç kurtlar gibi bağırıyordu. "Midemde ayı oynuyor."
"Sesinden belli," diye söylendi Ece ablası.
Ali eniştesi önemli bir anı böldüğünü anlamış gibi mavi gözlerini kocaman açtı. Kafasını kaşırken, Oğuz ağabeyi arkadan gelip ensesini tuttu ve o ciddi ses tonuyla ortaya konuştu.
"Ali'nin önemli anları bölmek gibi bir huyu var. Bu adam elli yaşına gelse bile değişmeyecek."
"Tabi ki değişmeyeceğim. Elli yaşında bile yakışıklı ve fit savcı olacağım. Sizse göbeklerinizi dinlendirecek minder arayacaksınız."
Oğuz ağabeyi onun bahsi geçen göbeğini sıkmış olmalıydı çünkü Ali eniştesi inledi. İkisi beraberce eşlerinin olduğu sandalyelerin yanına oturdu. Her biri bir çocuğu kucağına aldı. Hangisi hangisinin önemli değildi. Çocukları doyurmak bu ailede herkesin kendine görev bildiği ve severek yaptığı bir uğraştı.
Tugay ayakta kalınca, Yüsra onun için sandalye çekmek istedi ama bunu Erva yengesi yerine getirdi. Hatta onun için bir tabak daha masaya yerleştirdi. Yüsra'nın bütün tüyleri ayaklandı. Gözleri yeniden sulandı ve boğazında geçmek bilmeyen o yumru, aşağı doğru kaydı. Erva yengesi bu evin de, onların da annesiyle. Tugay'ı masasına, evine, sofrasına davet etmiş ve ona tabak sunmuştu. Tugay da artık bu ailenin bir parçası olmuştu.
...
Tugay sersemce, mutlu olduğunun bile farkında olmadan ama midesinde havalanan kelebeklerle kahvaltı yapmaya başladı. Çocuk sesleri, birbiriyle şakalaşan koca koca adamların kahkahaları, balkondan esen yel, tabak çanağın mutlulukla çınlayışı, nefis yemek kokularının etrafını sarışı...
Tugay, bu ana en yakın anın, Yüsra ile yer sofrasında yemek yediği gün olduğunu ayrımsıyordu. Yeniden o anı yaşayıp yaşayamayacağını bilmeden aylar geçirmişti. Barut kokusunda, çoğu zaman uyku tulumunun içinde, karın ortasında yatıyor ve düşmanını alt ettiği gün nasıl bir kutlama yapacağını hayal ederken, aklına sadece o yer sofrası geliyordu.
Burada oturmuş, henüz düşmanı yenmemiş ama yenmek üzere olduğunun hissiyatıyla, yanında bebeğini taşıyan İnci'siyli mutluluğu avuç içlerine bırakmışlar ve "Bak, bu çok kıymetli ama narin. Bunu sar, sarmala ve sakla" diyorlarmış gibi evhamla bu anı kucaklıyordu.
Masanın altından bir el, salladığı dizine uzandı ve onu yumuşakça sıktı. Tugay, Yüsra'nın onu sakinleştirmeye çalıştığını hissedince, titreyen bacağı sakinleşmeye başladı. Elinin karısının elinin üzerine koydu ve o sıcak hisle, derin bir nefes aldı. Tüm gözler ona bakıyor gibiydi. Aslını isterse, gerçekten de çocukların hepsi ona bakarak yemek yiyordu. Büyüklerde o yokmuş gibi davranmıyor ama kaçamak bakışlar atıyordu.
O sarı saçlı, rahat tipli "Ali" denilen adam, belli ki ortamı yumuşatmaktan sorumlu olduğunu hissediyordu, Tugay'a hitaben konuştu.
"Fırfırlara bakarsak, epey badire atlatmış gözüküyorsun."
Rahatça arkasına yaslandı ve böreğini ağzına attı. Obur yemesine rağmen gerçekten de fit görünüyordu. Yanı başında duran kadının "Ece" olduğunu biliyordu. Yüsra ondan o kadar çok bahsetmişti ki, kendi ablası olsa bu kadar aşina olurdu. Ece, kocasını genelde dizginleyecek tipte bir kadına benziyordu. Güzel, akıllı ve pratikti. Şakayla karışık kocasını da, ortamı da sakinleştiriyordu.
"Sen de epey badire atlattın Sarı, cüppene fırfır eklemelerini ister misin?"
Herkes kahkaha attı. Tugay kaşlarını kaldırdı. Demek gerçekten savcıydı. "Günnur yengeme söylerim, o keşfettiği yıldızlardan birkaç tanesine adımı verir. İlla omzuma takacak değilim." Bütün dişlerini göstererek gürdü. Yugay şaşırarak onu inceleyen karısına baktı. Karısı gülerek ona doğru eğildi.
"Günnur yengem gökbilimini çok sever. Eskiden hobi olarak yapıyordu ama kendini geliştirdi. Gerçekten keşfettiği bir tane yıldız var ve ona babasının ismini verdi."
Tugay hayretler içinde bakmamak için kendini sıktı. Onun büyüdüğü ortamda, bırak gökbilimcileri, en ufak bir bağış yapılsa yedi düvele duyurulur, böbürlenirlerdi. Sakince oturmuş, tatlılıkla oğlunu doyuran buz rengi gözlere sahip o kadının, yıldız keşfettiğini düşünmek istemsizce Tugay'ı şaşırtıyordu.
"Azap," diye söylenen Ali'nin sesine göz attı. "Ashap," denilen çocuğa ters ters bakıyordu. Çocuk da ona dik dik baktı. Dakikalarca süren bu savaşı kaybeden çocuk, nihayetinde ayağa kalktı ve sarışın kız çocuğunun arkasına geçip, elleriyle bir şeyler yaptı. Tugay öne doğru uzanıp bakmamak için savaştı. Karısı yardımına koştu ve ona eğilip fısıldadı.
"O Erva, Ali eniştemin kıymetli ikizlerinden, en narin olanı. Ashap da onunla uğraşmayı çok sever ve kıyafetini gizlice sandalyeye bağladı. Ali eniştem gözünü çoğunlukla onun üstünden ayırmadığı için fark etti ve ikaz etti."
"Neden bağladı?" diye sorarken hem şaşkın, hem de kalbimde gülümseme filizleriyle mutlu hissediyordu.
"Ne demek neden?" Yüsra söylendi. "Sen hiç çocuk olmadın mı kocacığım?"
Herkes aniden sessizleşti. Yüsra normalde fısıldıyordu ama herkes aniden sustuğu için, sesi gür çıkmış ve herkes duymuştu. Genç kız suçlulukla ona bakınca Tugay gözlerini güven verir gibi yumdu.
"Kardeşiniz var mı?" diye araya girdi Zeynep. O ikizlerin en özgüvenli, tabiri caizse "Erkek Fatma" olanıydı. Tugay bunu konuşma tarzında, oturup kalkmasına kadar anlıyordu. İkizlerden bahseden Yüsra'nın nasıl heyecanla onları anlattığını da anımsıyordu. Bu iki kız çocuğu en zıt,en tatlı kız çocuklarıydı.
Tugay ona sorduğunu anlayınca, elinde tuttuğu lokmayı geri tabağa bıraktı. Bir lokma bile yiyememişti. Gergin, mutlu, huzurlu ve aşıktı. Nasıl yiyebilirdi? Daha önce aileye dair bildiği her şeyi yeni baştan yazıyor ve bu yazının başına da, "Umut" adını ekliyordu.
"Maalesef yok. Tek kardeşim."
Küçük Erva konuşurken sesi mahzundu. "Sizin adınıza çok üzüldüm. İnsan onu anlayan ve onunla oynayan bir kardeş olmadan büyüdüğünde ne kadar da kendini yalnız hissediyordur."
Bu büyük sözler karşısında nutku tutuldu. Belli ki bu çocuklarla hep konuşulmuş, kelimelerine özen gösterilmiş, değer verilmişti. Tugay da karşısında yirmi yaşında bir kız varmış gibi cevap verdi. Altın sarısı saçlarının Yüsra'yı andırdığını düşündüğü bu kız çocuğuna bakarken, içine sevgi doldu. Kendi kızının da ona böyle sorular sorduğu bir gelecek hayali ansızın kalbinden süzülüp, bedeninin her köşesinde gezdi ve onu sersemletti. Yüzünde geldiğinden beri ilk kez samimi bir gülümseme uyandığına emindi.
"Benimle bir kaç saat oynarsanız, ben de kardeş olmanın ne demek olduğunu birazcık görebilirim. Ne dersin?"
Kız çocuğu annesinden onay almak ister gibi ona baktı. Yabancılar konusunda temkinliydi. Annesi onaylar gibi gözlerini kırpınca, kız çocuğu utangaç bir edayla sordu.
"Ne oynayabilirsin?"
Tugay düşünürken, Ashap gidip Oğuz denilen adama bir şeyler söyledi. Oğuz gülerek Yusuf'a baktı.
"Ashap diyor ki, bu ay rövanş maçına enişte beyi de davet edelim."
Yusuf ağabey belli ki durumdan hoşnutsuzdu ama gözlerini devirerek ona baktı. Tugay memnuniyetle, biraz da kayınçosunu gıcık etmek için gülümsedi. "Biraz vaktim var."
"Öyle mi?" Yusuf öne eğildi ve haylaz gözlerle, intikam alırcasına gülümsedi. "Bu senin bildiğin maçlara benzemez."
"Halısaha falan mı?"
Yüsra'ya baktığında, karısı ona acır gibi kafasını iki yana salladı. Tugay, erkek içgüdüleriyle omuzlarını kaldırdı. "Bana her türlü spor aktivitesi uyar."
"Görelim bakalım," diyen Yusuf arkasına yaslandı. Küçük Erva elini suratına vurarak, sofradaki herkesi kahkahaya boğan şu sözleri söyledi:
"Ona kardeşliği sevdirmeye çalışıyorum. Siz ilk günden bu fikirden nefret ettireceksiz!"
Tugay kaşlarını kaldırdı. Nefret edecek kadar ne olabilirdi?
