
Büyük avuçlarının içinde küçücük ve siyah bir kağıt parçası gibi duruyordu. Ama parmak uçlarının sayfayı süpüren nezaketi, gözlerindeki tedirgin bakış, adem elmasının zorlukla yukarı çıkıp inmesi ve nihayetinde, sıklaşan nefesiyle, Tugay bu kağıt parçasının ne kadar değerli olduğunu Yüsra'ya beyan ediyor gibiydi.
Yüsra, kalbi pişmanlıkla ve bunları bir başına yaşadığı için ona ve kendine duyduğu öfkeyle savaşırken, aynı zamanda bebeğini sevgiyle ona anlatmak, övünmek istiyordu. Bebekleriyle...
"Burada onu ilk kez duydum," diyerek dokuz haftalık olduğu fotoğrafı gösterdi. "Kulaklarıma inanamadım." Tugay bir ona, bir kağıda bakarken kaşları acı duyuyormuş gibi çatıldı.
"Senin de duymanı çok isterdim."
Tugay kağıdı tutmayan eliyle dizini öyle sıkı kavramıştı ki, Yüsra orada morluk bırakmasından korktu. Parmaklarını eline dokundurdu. Genç adam elini yumuşattı ve avucunu çevirip elini koca avuç içine aldı. Bir eliyle resmi inceliyor, diğeriyle Yüsra'nın elini yumuşakça okşuyordu.
"Burada da ikili tarama testi yaptırdım." Testleri okuyan Tugay anlamıyormuş gibi dudaklarını kasınca, Yüsra burukça gülümseyerek açıkladı. "Minik bebeğim..." Tugay ona bakınca kızararak sözcüklerini yineledi, "Yani minik bebeğimiz oldukça sağlıklı. Doktor, başının ölçüsünün kusursuz olduğunu söyledi. Üstelik, tüm testleri sağlıklı olduğunu gösteriyor."
Tugay kafasını kağıtlara öyle çok eğdi ki, Yüsra onun yüzünü saklamaya çalıştığını anladı. Üstelemedi. Bu mahrem anı ona hediye etmek boynunun borcuydu. Diğer ultrasyonları bir bir önüne dizdi.
"Bu haftada onu ilk kez hissetmiştim, haraketli olduğunu doktorum söylüyordu ama hissetmeye başlayınca anladım. Geceleri beni uyutmuyor."
Tugay elini elinden çekip, boynunun arkasına sürttü. Yüsra onun gergin olduğunda bunu yaptığını biliyordu. Şimdi neden gerilmişti?
"Tüm bu zaman boyunca..." diye fısıldarken kağıtlara bakmaya devam ediyordu. "Bu zahmetleri tek başına sırtlandın."
Yüsra bir şey söyleyemedi. Öyle olmamıştı. Ağabeyi ve yengesi yanındaydı. Ama bir bakıma, yalnızdı da. Çünkü şimdi paylaşırken anlıyordu ki, onun varlığı bile Yüsra'nın yalnız hissetmesini engelliyordu. Sorumluluğu tek başına alacağını sanıyordu. Bir babanın yerini kimse tutamazdı. Annesi bile... Bunu en iyi Yüsra bilirdi. Babası varken, babasız büyüyen kendisi değil miydi?
"Bu ilk patiği..." diyerek kutudan patiği çıkarırken, Tugay'ın gözleri havada süzülen eline mıhlandı ve gözleri kocaman açıldı. Yüsra, ellerinin ellerine uzandığını fark etti. Bilinçsizce patiklere uzandı, onları kavradı ve avuçlarında tuttu. Küçücük, pembe patikler nasırlı avuçlarının içinde adeta kaybolmuştu. Yeşil parkasının üstünde öyle parlak ve pembeydiler ki Yüsra o anda, tam olarak o saniyede Tugay'ın baba olacağını kavradı. Kendisi karnında taşırken anne olacağını kabul etmesi kolaydı. Kocasının somut bir delili elinde tuttuğunu görene kadar, onun çocuğunun babası olacağını tam olarak kavrayamamış gibiydi. Dudakları gerilen ve çenesi titreyen Tugay da bu durumu yeni kavramış gibi kendinden geçmiş görünüyordu.
Yüsra avuçlarını uzattı ve onun avuçlarının altına koydu. "Kızımızın ilk patiği." diye fısıldadığında, Tugay'dan daha önce duymadığı bir ses çıktı. Onu ağlarken bile görmüştü. Ama şuan, mutluluk yaşları dökmemek için kendini kasarken, benliğinden bir haber, yalnızca patiklerin ona verdiği hislerle boğuşuyor gibiydi.
"Bir kız..." diye fısıldadığında, Yüsra da onunla aynı hayallere daldığını biliyordu. Gözlerinde canlanan kız çocuğu ve onu kollarıyla saracak olan güçlü, kuvvetli, cüsseli babası...
"Ona isim veremedim." Yüsra kendine bakan kocasının gözlerinin nemlendiğini gördü. Simsiyah inciler gibi parlıyordu. Omuzlarından dünyanın yükü kalkmış gibi bir iç çekiş koyuverdi Yüsra ve fısıldadı. "Sen olmadan ona isim vermek istemedim."
"Özür dilerim." Tugay, patikleri koklamak için kafasını eğdi. Ama Yüsra onun gözyaşlarını sakladığını fark etti. "Özür dilerim kızım..." diye fısıldadı, Yüsra'nın karnına uzanan elleri titrek, kendinden emin değildi. Gözlerini hafifçe kaldırıp Yüsra'ya baktı. İzin istiyordu. Yüsra dudaklarını ısırarak onayladı. Tugay avcunu karnına yasladığında, derhal eline doğru kıvrılan tekmeler meydana geldi.
"Sıcaklığına mı, sesine mi tepki veriyor bilmiyorum ama normalde yabancıların yanında tepkisizdir." Tugay karnını okşayınca nefesi kesildi. Gözlerini sıkıca yumdu. Bu sadece kızına dokunan babanın dokunuşuydu. Bundan kendine pay çıkaramazdı. Onu özlemiş, ellerinin ağırlığını üstünde istiyor olabilirdi ama halen onu tamamen affetmiş de sayılmazdı.
"Beni duyuyor musun bebeğim?" diye sordu. Yüsra, aniden tekme atınca adeta inledi. Tugay korkuyla gözlerini ayırınca, Yüsra gülerek sorun yok der gibi elini kavradı. "Bunlara alışkınım normalde ama bu sefer hazırlıksız yakaladı."
Tugay gülümsedi. O sıcak, iç eriten gülümsemesi Yüsra'nın kalbini sımsıcak yaptı. Kokusunu burnuna çekerken, baba-kızın anlarını çaldığının farkındaydı ama elinde değildi. Onu nasıl da özlemişti. Kömür karası saçlarında elini gezdirmek istedi. Avuç içleri kaşınmaya başladı. Burnunun kemerini öpmek, boynunun kıvrımına sokulmak istiyordu. Aylardır onu görmemiş, sarılmamış, koklamamıştı. Bir daha sarılamayacağını düşünerek acı içinde uyandığı sabahları hatırladı. Şimdi elini uzatacak kadar yakındaydı. Burnunun direği sızlıyordu.
"Yaramaz, küçük İncim," diye fısıldadı karnına doğru. Yüsra birazcık, çok az kıskancı. Çünkü tüm alakayı kendine isteyecek kadar ilgiye ve sevgiye muhtaç kalmıştı. Sonra adamın gülümsemesini gördü ve kızdı. Ondan aldığı aylar vardı. Kızına ve bu adama borçlu olduğu aylar. Yüzündeki gülümsemeyi izlerken, adamın gözleri aydınlanmış gibi parladı.
"Ona ne isim vereceğimizi buldum," diye fısıldadı huşu içinde. Nihayetinde doğruldu ve yüz yüze gelecek şekilde durdu. Yüsra nefes alamıyordu. Öyle sert bir yakışıklılığı vardı ki, ona kalbi çırpınmadan bakamıyordu. Şimdi gülümserken ve böyle heyecanlı görünürken, o sert yakışıklılık daha çarpıcı, göz alıcı bir hal alıyordu. Yüsra önceden de onun yanında ahmağa dönüyordu. Şimdi duygularını doruklarda yaşıyorken, duyguları adeta yüze katlanmıştı.
"İnci koyalım," diye fısıldadı kocası gözleri ve yüzü arasında gezinen kara gözleri, heyecanlı ve umutluydu. "Benim İncimin, bana armağan ettiği İnci."
Yüsra ağlamaya başladı. Hem de öyle ki sanki pimi çekilmiş ve patlamayı geciktirmiş bombaydı. İnfilak etmesi için bu anı, bu sözleri bekliyordu.
"İ-inci," dedi kocasının kendine hitabını ilk kez, kendi dillendiriyordu. Hıçkırıklarıyla ve kahkahalarıyla karışan ses tonu, aynı kelimeleri yineliyordu. Kocası onu ansızın kollarına çekti. "Şişt," diye fısıldadı, bir bebeği avutur gibi onu omzuna yasladı. Yüzünü görebilmek için saçlarını geriye çekerken, onları sevgiyle okşuyor, dokunduğuna inanamıyormuş gibi yüzünü inceliyordu. Yüsra'nın ağıdı ufak iç çekişlere dönüştü. Çocukluğundan beri böyle saçma bir sebebe bu kadar gözyaşı dökmemişti. Kocası kıvrılan dudaklarıyla ona takıldı.
"Azıcık daha ağlarsan, İncimizi göremeden sevgili dayısı tarafından öbür tarafa yollanacağım."
Yüsra gülerken hıçkırdı ve gözyaşlarının adamın omzuna silmek ümidiyle döndü. Ne olduysa o anda, burnu adamın boynuna dokununca oldu. İç çekerek, kokusunu ciğerlerine doldurdu. Onu öyle özlemişti ki, burnunu boynundan çekemiyordu. Oraya sürttü ve esansı beyninin özlem için ayrılmış noktalarını uyardı. İç çekti ve kısık ama muhtaç çıkan sesiyle mırıldandı.
"Seni halen affetmedim İnci'nin babası."
Tugay'ın eşsiz gülümsemesi, somurtgan sessizliğe dönüştü. Önündeki kutudan bir kağıt çektiğinde, Yüsra dilini ısırıyordu. Adamın yüzü yeniden aydınlandığında, o kağıtta ne olduğunu hatırladı ve hızla eline uzandı. Adam kağıdı havaya kaldırınca, Yüsra kaşlarını çatarak kağıda baktı.
"Onu görmemen gerekiyordu," diye söylendi.
"Demek beni affetmedin?" Tugay ona doğru hızla eğildi. Burunları arasında nefes alacak mesafe kalmamış, gözleri gözlerini perçinliyordu. Elindeki kağıdı yatağa bastırdı. Koca eli, sayfayı şekillendiren çizimi kapatsa da Yüsra orada ne çizdiğini biliyordu. İkisi de döndü ve çizimden, Tugay'ın elinin arkasından ona bakan gözlere baktı. Karşısında duran adamın gerçek bakışını sadece bir nebze yansıtsa da, Yüsra'nın hatırındakiyle emsal taşıyan cinsten, iç eriten bakışlardı bunlar.
"Seni kaybettiğimi düşündürttün," diye söylenen adam kağıdı kaldırdı ve yüzünün tam çizimini incelerken, yanağı neredeyse Yüsra'nın yüzüne sürtünüyordu. Sakallarının sert dokusunu hisseden Yüsra suçlulukla gözlerini resme dikti. "Ama beni böyle net hatırlıyordun?"
Yüsra kocasına kızgın gözlerle baktı. Dudaklarındaki umutlu gülümsemeyi silip atmak istedi ama kıyamadı. O kadar az tebessüm ediyordu ki, bu anları yalnızca Yüsra'ya bahsediyormuş gibiydi.
"Seni İzmir'de yalnızca bir kaç saat gördüm," diyerek adamı şaşırttı. "Yalnızca radyolardan, şarkılardan, plaklardan bahsettiğimiz o sabah ve uzaktan gördüğüm bir kaç sefer vardı... Daha önce hiç bir erkeğe mesaj atma gayretine bile girmemiştim ama senin mesajlarını ezbere biliyordum."
Tugay bu itirafa şaşırmış gibi kafasını geriye çekip, şaşkın gözlerini gözleriyle buluşturdu. Yüsra sözlerini hızla sürdürdü. "Seni sadece o kadarcık görmüş ama üç yıl boyunca, burnunun ayrıntısından, gözlerinin buğusuna kadar her şeyi hatırlıyordum."
Kağıdı adamın elinden kaptı ve tarih attığı köşeyi gösterdi. "Şuraya bak," diye fısıldadı. Tugay'ın tarihi görmesiyle yüzünün daha şaşkın bir ifadeye bürünmesi, Yüsra'yı birazcık yumuşattı. "Seni o anda bile unutmamışken, seninle geceler geçirmişken, sana evet demişken, senin çocuğunu karnımda taşıyorken; unutacağımı, kaybedeceğimi, yoluma bakacağımı gerçekten düşündün mü?"
Tugay sersemlemiş edayla, parmaklarını tarihte gezdirdi. Bu resim yeni bir çizim değildi. İki yıl öncesine aitti. Onu çok özlediği, yüzünü unutmamak için çabaladığı bir gece çıkmıştı ellerinden. Sık sık gözlerini, parmaklarını, saçlarını resmederdi ama ilk kez, elinde onun tüm siması olsun istemiş ve bir araya getirmişti.
"Bilmiyordum," diyen adamın sesi şaşkındı. Yüsra omuz silkti. Tugay yeniden ona baktığında, artık gözlerinde kararlılık vardı. Yüsra bunu kemiklerine kadar hissetti. Sözleri de bunu perçinledi.
"Kaderimizin o anda yazıldığını biliyordum ama inkar ediyordum. Bu kadar zıtken, nasıl böyle yakın hissedebiliriz, diyordum ama şimdi anlıyorum. Bende eksik olan ne varsa seninle tamamlanıyor." Genç kızın ellerini aldı ve göğsüne koydu. Kalbi gümbürdüyordu. Yüsra onun görev sırasında bile sakin kaldığını biliyordu ama şuan kalbi yerinden çıkacak gibiydi. "Sana çok haksızlık ettim. Beni unuttuğunu sanıp, seni köyden uzaklaştırmak için ne çok acı çektirdim. Ama tek amacım uzaklaştırmak değildi. Seni korumaktı da. Aklım çıkmıştı seni orada görünce. Kendi canım benim için değersizdi ama seninki? Seni oradan uzaklaştırmak aslında seni korumaktı... Ama belli ki Allah'ın bize yazdığı kader, seni hep bana getiriyordu. Gerçi sen gelmesen de yolun sonunda yine ben sana gelecek gibiydim."
Yüsra'nın avucunu dudaklarına sürttü. Henüz çıkmış sakalı avuç içlerini gıdıkladı. Kemikli çenesini avucuna bastırdı. "Sağlıklı bir çocukluk geçirmedim." Şimdi avuçlarının içinde koca adamın yüzü dururken, gözlerinde o çocuğu görür gibi oldu Yüsra. Daha önce kimseye göstermediği çocuğu Yüsra'ya gösteriyordu. Yüsra bu bakışları az çok tanıyordu. Ağabeyi de Tugay gibi zor çocukluk geçirmişti. Erkekler için babanın önemini kavrıyor, Tugay'ın da yarasını seziyordu. Dudakları titredi ama güçlü durdu. Onun kendine açılmasını, kimseye dökmediği acıları dökmesini bekledi.
"İhtiyacım karşılanıyor, karşılığında benden bir davranış bekleniyordu. Her verilen, tavırlarımı satın almak için veriliyordu." Yüsra, onun dizine uzanmasını elleri havada izledi. Dizlerini büktü ve ellerinin birini bacağının üstüne koyup, diğerini altından geçirdi. Güçlü başı karnına, bebeklerinin ısrarla ufak tekmeler attığı yere geliyordu. Kendini Yüsra'yla ve yeni ismiyle, kızı İnci'yle paylaşıyordu. Yüsra havadaki ellerini saçlarına indirdi ve onu rahatlatmak için okşadı. Adamın bacağındaki elleri can simidi gibi tutunmuş, gözleri boşluğa dalmıştı. Yüsra onun şuan kendi güçlü kocası Tugay olmaktan çıkıp, çocukluğunda kaybolduğuna kanaat getirdi.
"Bir keresinde babam beni şu elimizde oynadığımız küçük aterilerden biriyle oynarken buldu." Bu anıyı hatırlıyormuş gibi zorlukla yutkundu. "O zamana kadar sınırların olduğunu biliyordum ama bu kadar katı olduğunu bilmiyordum. Dış dünyadan bağlantısız yaşayınca daha kolaymış, diye düşündüğümü hatırlıyorum."
"Sadece ateriydi ama bana bunu kimin verdiğini sordu. O arkadaşımın ailesini aradı ve çocuklarının bir daha görüşmeyeceğini söyledi. Gözlerimin önünde ateriyi çok sevdiğim şöminemizin ateşinde yaktı. Günlerce kalıntısı evin içinde koktu. Onu temizletmedi. Bana, eğer sorumluluklarıma sahip çıkmazsam, böyle kötü kokulara katlanmak zorunda kaldığımı söylerdi."
"Her çocuk gibi oyun oynamak istemişsin," diye fısıldadı Yüsra, onunkine benzer anıları hatırlarken. Tugay karısının bacağına daha sıkı sarıldı. Omuzları kasılmıştı. Anılar üstüne çullanıyor gibiydi.
"Onun sınırlarıyla yaşamaya öyle alışmıştım ki, her şeyin kontrolü elime verildiğinde çok kolay üstesinden kalktım. Askeriye benim için özgürlüktü. Bölüm komutanım babamdan çok daha yumuşak davranır, bu beni şaşkınlığa düşürürdü. Oysa ki tüm askerlerin babam gibi olduğunu sanırdım. Şimdi anlıyorum ki, babam öfke problemi olan ve bunu mesleğiyle perçinleyen biriydi. Beni de mükemmelliyetçilik tutkusuyla şekillendirmeye çalıştı."
Kafasını çevirdi. Ona doğru sığındı. Ona ve kızına doğru... İnci, bir anda sakinleşti. Sanki babasının sıcaklığını hissediyordu. Tugay yanağını karnına yaslayarak fısıldadı.
"Ben öyle bir baba olmayacağım."
"Olmayacaksın, nereden çıkardın bunu?"
"Önceleri çok korkuyordum." İç çekerek fısıldadı. "Allah'ın varlığını bilmezken, çok korkuyordum. Şimdi merhametin, insanlığın neler getireceğini bilen bir kadınla evliyim. Annesi senken, karım senken, kendime daha çok güveniyorum."
Yüsra adamın kulaklarının kıvrımında parmağını gezdirirken mırıldandı. "Beni arkanda bıraktığını sanıyordum."
Tugay ona yan yan baktı. Yüsra kıvrılan dudaklarına engel olmaya çalıştı. Gözlerini alayla açtı. Tugay, kendi kendine bir şeyler söyledi. Yüsra önce anlamadı. Sonra adamın son sözlerini duydu. "Benim sabrımın da bir sınırı var!"
Yüsra ne olduğunu anlamadan, dizinden doğrulan adam dudaklarına dudaklarını dokundurdu. Yüsra alaylı gözlerinin kısılıp kapanmasına engel olamadı. Kolları anında kocasının boynuna gitti ve öpücüğün sonlanmasından korkarak ona tutundu. Onu affetmediğini, uzun süre acı çektireceğini sanıyordu. Ama adamın ona dokunması yetmişti. Yüsra yelkenleri çok çabuk suya indirdi. Hatta ortada yelken olduğunu da sanmıyordu. Sırılsıklamdı. Ona olan özlemi ve sevgisi işte bu kadar derinlere batırıyordu Yüsra'yı. Onu boğmuyordu. Ona yüzmeyi öğretiyor, daha öcne görmediği okyanusun derinliklerinde, ona taktığı İnci ismi gibi parıldamasına yardımcı oluyordu.
Kocası adeta kollarından koparak geriye çekildi. Koşmuş da nefes nefese kalmış gibi çıkan sesiyle ve şaşkın gözleriyle Yüsra'nın yüzünde gezen gözleriyle, açık ağzıyla öylece bekledi. Yüsra ondan ayrılmak istemedi. Ona doğru yaklaştı. Kocası daha çok geriye kaçarken az kalsın yataktan düşüyordu. Onu parkasından yakalayan Yüsra, denge sağlamasına yardım ederken kıkırdıyordu.
"Kendimi yavuklusunu kovalayan delikanlılar gibi hissettim," diye kocasını tatlılıkla azarladı. "Affetmesi gereken benim, hatırladın mı? Neden ben seni kovalıyorum?"
Tugay'ın gözleri karnına kayınca, Yüsra aptalca kızardı. Onu öyle çok özlemişti ki kendi durumunu unutmuştu.
"Sana, size zarar vermek istemiyorum."
Yüsra dudaklarını büzdü ama elini karnına koyarak durumu kabullendi. Fazla heyecanlanması bile doğumunu tetikleyebilirdi.
"Ama beraber uyuyabiliriz," diyen kocası gömleğini çıkarmaya başladı. Yüsra kapıya göz attı. Tugay gözlerini takip edip kapıya baktı. "Kilidi yok," diye fısıldadı Yüsra.
Tugay eliyle önemsizmiş gibi bir hareket yaptı. "Karınca yürüse duyarım ben, sen merak etme."
Yatağa uzandı. Tüm haşmetiyle. Kolları kocamandı, askeri pantolonu rahatsız görünse de bacaklarını sonsuza kadar uzanıyormuş gibi sarıyordu. Yeşil tişörtünün üstünden sallanan kolyesi, geniş göğsünden sol tarafına doğru kaymıştı. Yüsra halen nasıl utandığını kavrayamıyordu. Onunla günler, geceler geçirmişti. En samimi sevgisini onunla paylaşmıştı. Aradan sadece aylar geçmişti ama Yüsra kendini en başa dönmüş gibi hissediyordu.
Tugay eliyle sağ göğsüne vurdu. "Buraya gel güzelim," dedi. Yüsra kızaran yanaklarıyla yatağa tırmanırken söylendi.
"Şuan pek de güzelin sayılmam. Ellerim ve ayaklarım büyüdü."
Tugay, onun kafasını göğsüne çekerken, karnını rahat ettirmek için yan yatırdı. Ellerini tuttu ve göğsünün üstüne yaydı. Parmaklarıyla, yüzüğün olmadığı parmağını okşadı. "Ellerin halen çok güzel ama burası doluyken daha güzel görünüyor."
Yüsra homurdandı. "Aslında takıyordum ama ellerim şiştiği için artık takamıyorum."
"O zaman yenisini almak farz oldu."
"Saçmalama. Doğumdan sonra ellerim küçülecektir."
Tugay çenesini avuçlayarak yüzünü kendine çevirince, Yüsra onun yine kendini utandıracağını anladı çünkü haylaz dudakları kıvrılmıştı. "Olsun. İleride yeniden şişerse yedek yüzüğün olsun."
Yüsra göğsüne vurdu. Tugay inlemekle gülmek arasında bir ses çıkarıp, vurduğu yeri ovuşturdu. "Kalbimi kırıyorsun İncim."
"Bir tanesini daha tek başıma kaldıramam."
Tugay'ın gözleri donuklaştı. Yüsra ellerini okşayan parmaklarının ne kadar çok karardığını, yara-bere içinde kaldığını fark etti. Sessizliği adamın suçlu sesi böldü.
"Bu sorunun üstesinden gelsem de, ileride böyle anlarımız olacak." Yüsra anlıyordu ama kalbi ağırlaştı. "Hep ölümün koynunda çalışacağım. Sık sık vatan topraklarını korumak için nöbet tutacağım. Bazen yeri gelecek, aylarca göreve çağrılacağım. Asker olmak, asker eşi olmak böyle bir şey Yüsra'm."
"Biliyorum ama bu sefer çok acı çektim." Yüsra yüzünü yeniden göğsüne sürttü. Uykusu geliyordu ama içinin sıkıntısını paylaşmak da iyi geliyordu. "Sadece seni bekleseydim kolay olurdu. Ama seni tamamen kaybettiğimi düşündüm."
"Üzgünüm güzelim, üzgünüm. Sana yaşattıklarım, yaşatacaklarım için."
"Daha fazla konuşursan yeniden öfkelenecek gibi hissediyorum."
Tugay güldü. Gür sesi göğsünden Yüsra'nın kulaklarını okşadı. Bebeği de uyumuş gibiydi. Yüsra rahatlayarak, onun sıcaklığına daha çok gömüldü. Elini uzattı ve kolyesinin soğukluğu parmak uçlarına dokundu. Kolyeyi çevirdi ve gözlerinin kenarıyla ismini okudu. Doğum tarihini görünce şaşırdı. Kızının doğacağı tarihle aralarında iki gün vardı. Ona doğum günü hediye olarak kızını verecekti. Kolyeyi avuçlarına aldı ve gözlerini yeniden yumdu.
"Bana hep sağ salim gel."
"İki elim kanda olsa da."
"İki elini de koru, kalbini de. Allah'ı kalbinde taşı, bana Allah için gel."
Tugay dönerek onu kollarıyla sardı. Yüzünü göğsüne gömdü ve saçlarını okşayarak öptü. "Uyu güzelim," diye fısıldadı. "Bensiz çok zorluklara katlandın."
Yüsra o gece, aylardır uyumadığı hazar huzurla uyudu. Öyle derin uyumuştu ki, güneş ayaklarını yakıyordu. Takırtı seslerine uyandığında, gözlerini araladı. Bir rüyada olduğunu sandı önce. Çünkü yakışıklı kocası önünde giyiniyor, gömleğini geçirirken, bir yandan da pantolonunun sert kemerini geçirmeye çalışıyordu. Kolyesi boynunda sallanırken şıngırtı sesleri çıkarıyordu. Yüsra gülümseyerek, elini yanağına dayadı ve bu güzel manzaranın keyfini çıkardı. Ansızın gelen başka bir sesle, kocasının neden acele ettiğini fark etti. Aşağıdan güçlü bir kalabalık sesi geliyordu.
Yüsra hızla doğruldu. "Olamaz, bugün cumartesi!"
Tugay ona bakarken cumartesinin anlamını kavramaya çalışıyor gibiydi. Yüsra elini boğazına attı. "Hemen camdan kaçman gerek! Tüm aile bugün burada toplanıyor. Her cumartesi yapıyorlar!"
Tugay nefes vererek giyinmeyi bitirdi. Hızla öne eğildi. Yüsra nefes almadan dudaklarını kavurucu, sahiplenici bir öpücük kondurdu. Doğrularak pencereye yanaştı. "Yeniden geleceğim," diye fısıldadı. Yüsra doğrulup pencereye yanaştı. Onun aşağı güvenle inmesini tebessümle fark etti.
Sonra, ağaçların içinden yeğenlerinden birinin çıkmasını korkuyla izledi. Yeğeni bağırdı. "Baba, bahçemizde asker var!"
Diğer yeğeni Zeynep koşarak geldi. "Gerçekten asker var!" diye bağırdı.
Yüsra elini kafasına götürüp, hayal kırıklığıyla Ali ağabeyinin, Yusuf ağabeyinin ve Oğuz ağabeyinin ağaçların arasından çıkmasını izledi. Sabah sabah neden bahçede oldukları ellerindeki cevizlerden anlaşılıyordu.
Yusuf ağabeyi önce Tugay'a, sonra başını yukarı kaldırarak Yüsra'ya baktı. Durumu anlaması saniyeler sürmüştü. Ali ağabeyi güldü. Yüsra gelecek olana kendini hazırladı, Ali ağabeyi onu yanıltmadı.
"Asker adam tabi. Tırmanmak onun için çocuk oyuncağıdır."
Yusuf ağabeyi tüm hıncını ondan çıkarmak ister gibi, "Ali!" diye bağırdı. Ali ağabeyi ellerini havaya kaldırdı.
"Kaç yıllık savcıyım, halen ağabey azarı işitiyorum. Ben o borulara en son on yıl önce tırmanmıştım. Şimdi sıra şu damat efendi de."
Hepsi birden Tugay'a baktı. Tugay, hazırola geçen askerler gibi yerinde sabit duruyordu. Sonra kafasını kaldırdı ve kaygıyla onlara bakan Yüsra'ya baktı. Onun kaygısını azaltmak için göz kırptı. Yüsra burukça gülümsedi. Ağabeyi bağırdı.
"Yüsra! Sen de derhal aşağı geliyorsun." Camdan çekilen Yüsra, aceleyle üstünü giyinmeye çalışırken, ağabeyinin Tugay'a seslendiğini duydu.
"Düş bakalım önüme Komutan."
Oğuz ağabeyi söze karıştı. "Keşke önce bir kahvaltı etseydik. Aç karnına senin Demir yanını çekemem Yusuf."
Ali ağabeyi homurdandı. "Al benden de o kadar. Üstelik bu sefer çifte öfkeli. Ege'nin sinirini çocuktan çıkaracak."
Ağabeyi hepsine çenelerini kapatmalarını söyledi. Yüsra, kıyafetlerini giyerken Tugay'a acımadan edemedi. Ailesinin erkekleri bir aradaysa, ellerinden Zehir Öncü bile kurtulamazdı.

