İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 18 · 22 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 18

Affet Beni Akşam Üstü

Ne kadar yıldız ve yorum alırsa, hikayemin o kadar çok keşfete düşüyor ve yeni okurları selamlıyor. Bu uğurda sürekli yorum atan ve hikayeyle ilgili paylaşımlar yapıp, benim yerime de çalışan okurlarımı sımsıkı kucaklıyorum. Kız kardeşten öte oldunuz benim için. İçimi dışımı döktüğüm bu satırları okuyor ve bana farkında olmadan yarenlik ediyorsunuz. İyi varsınız. trong>









Yüsra'ya o gün, o radyoya istek parça attırmasına emreden hormonlar, şimdide sulu göz bir edayla bebek kıyafeti seçtiriyor ve istemsizce içinde isyan peyda oluyordu.




Hayal ettiğinin ötesinde bir mutluluk, asla hayal edemeyeceği kahır dolu yalnızlığıyla çakışıyor; şu günlerde ağırlaşmaya başlamışken, çocuğunun cinsiyetini bile öğrenmişken bir gülüyor, bir ağlıyor ve benliğinin doğasıyla çelişiyordu.




O mesajı dinleyip dinlemediğini bilmiyordu Yüsra. Ama çocuğunun cinsiyetini duyduğu anda, kalbinden kopup gelen bu haykırışa engel olamamıştı. Bir babayı çocuğundan ve karısından ayıran bu öfke, inat, katı intikam tutkusu nereden geliyordu?




Çoğu kez yengesi onu sakinleştiriyordu. Erkeklerden ve onların saçma, "Seni korumak için," algısından beraber bahsediyorlar, hatta çoğu kez Ece ablası ve Erva yengesiyle ağabeylerini de çekiştiriyorlardı. Elbette yengesi ağabeyine pek toz kondurmuyordu. Ece ablası onun yerine açıyor ağzını, yumuyor gözünü ve Yüsra'ya her erkeğin Tugay kadar inatçı olabileceğini öğretiyordu.




Önce sakinleşiyor, sonra kalp atışını duyduğu, ilk hareketini hissetti ve geçen günlerde artık dayanamayıp cinsiyetini öğrendiği o gün olduğu gibi, öfkesi tazeleniyordu.




Bebek kıyafetlerini elinde tutarken, göz ucuyla ağabeyine ve yengesine baktı. Kaşları çatıldı. Sanki halen sınırdaydı. Halen tehlike altındaydı da, ağabeyi onu gözünden bile çok koruyordu. Yüsra eskiden kapalı kaldığını sanırdı, en azından okulu, kendine has bir hayatı olduğunu şimdi görüyordu. Son günlerde hastane, ev ve ara sıra açık havalarda ailesiyle beraber oturmalar dışında hayatı oldukça monotondu. Üstelik mahkemesi düşmüştü. Yüsra nasıl olduğunu bilmiyordu ama affı istenmişti. Ancak bu ay içi karar geldiğinde, gebelik durumunu ilgili kişilere bildirmek zorunda kalmıştı. Bu sebepten göreve başlaması doğum izninden sonraya kalmıştı.




Yüsra elinde tuttuğu tulumu bakarken gözüne bir ayna takıldı. Kendine uzun zamandır bakmıyordu. Bu garipti. Benliğinden hoşlanmıyor, bunun sebebinin kilo alması olduğunu söyleyerek kendini kandırıyordu. Hayır, kendine bakmıyordu çünkü Tugay'ın görmesini istediği haline, yalnız başına baktığı her seferinde duygu seline kapılıyordu.




Elbiseyi şiş karnına doğru tuttu. Çocuğunun cinsiyetini belli eden pembe renkteki küçücük tulum, karnını kısmen örttü.




Doğumuna bir buçuk ay kalmıştı. İnanamıyordu. Zaman su gibi akıyor, bekleyişleri hep hüsranla son buluyordu.




Ağabeyi seslendi. "Şunu da alalım." Yüsra utanarak ağabeyinin elindeki küçük kıyafete baktı. Kızının cömert bir dayısı olacaktı çünkü onun için şimdiden dünyaları almıştı.




"Çok fazla eşya alıyoruz ağabey," dedi utana sıkıla. "Hem evinize dolduruyoruz, yer kalmayacak."




Ağabeyi ona sert sert baktı. Bu tatlı sert ifadesi Yüsra'ya çoğunlukla takındığı ifadeydi. Genç kız ona sarılmak istedi ama karnına çarpacağını bildiği için sadece elini uzattı. Ağabeyi ellerini tuttu. Yüsra sıkıca tutundu ve gülümsedi.




"En iyisini sen bilirsin ama bence Liva'nın küçükleri çok fazla. Bir kaç parça da taze aldık, bence yeterli olacaktır."




"Gönlünün bir şeyde kalmasını istemiyorum."




Yüsra, bu ay artık kendi maaşını alacak olmasına rağmen, ağabeyine yük oluyormuş gibi hissetmekten kurtulmadı. Üstelik asla öyle hissettirmemesine rağmen. Başını yana eğdi ve ağabeyine yalvaran gözlerle baktı. İç huzuru için daha fazla cömertlik istemiyordu. Zaten başlarına yeterinde bela açmıştı.




Ağabeyi düşüncelerini okumuş gibi yüzünü okşadı. "Her şeyin en iyisine sahip olacak," diye mırıldandı. Yüsra biliyordu. Ağabeyine bu konuda kendinden çok güveniyordu. Ama... Aması vardı işte. İçinden bir ses sürekli bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyordu. Zor olsa da evine dönmesini, kocasını fikrinden döndürmesini, hatta belki de hamile olduğunu söylemesini...




Sonra ağabeyinin sözlerini hatırlıyordu. "Yine ona gidecek misin?"




Arkada bırakılmış, unutulmuş, annesi gibi terk edilmişti. Annesi her ne kadar eziyet görse de, güçlü olursa eğer kendini de, ağabeyini de koruyabilirdi. Yüsra eskiden bu fikri aklından geçirip hep suçluluk duyardı. Şimdi anlıyordu. Anne olmaya çeyrek kala, annesini çok iyi anlıyordu. İnsan, canından bir parça edinince, kendinden vazgeçiyordu. Onun için nefes alıyor, onun için yaşıyordu.




Yüsra da çocuğunu babasız doğurma fikrinden nefret ediyordu.




Dışarı çıktıklarından güneş tepedeydi. Yazın en sıcak zamanı, Yüsra'nın hamileliğini daha da zorlaştırıyordu. Dükkanların önünden geçerken, huysuz ve asık suratlı yüzü kendine yansıyordu. Yengesi bir dükkanın kapısında bebek odaları için süslemeler gördü. Yüsra bunun için erken olduğunu söylese de sözünü dinletemedi. Vitrinden süsleri beraber süzerlerken, Yüsra'nın gözüne bir siluet yansıdı. Önce bunun hayal olduğunu düşündü.




Bu aylardır rüyasına giren duman karası gözler, çökmüş yanaklar, güneşten kavrulmuş ten ve ondan başkasına asla bu kadar yakışmayacak olan kemikli burnuyla, tam arkasında durmuş, ona bakıyordu.




Yüsra gözlerinin nemlenmesiyle, elini boynuna attı ve sessiz bir çığlık atar gibi ağzını açtı. Ağabeyi ve yengesi süslere daldığı için onu görmüyordu. Bir hayalete bakar gibi kocasına bakan Yüsra, hızla yan döndü ve oradan uzaklaşmaya başladı. Kalabalığı yararak, karnının izin verdiğince yürüdü. Üzerinde yazlık, geniş bir elbise vardı. Karnının mümkün olduğunda gizliyordu. Görmüş olamazdı. Yüzünde buna dair şaşırma ifadesi yoktu.




Ya biliyorsa? Ya bunun için gelmişse?




Yüsra dişlerini sıktı. Ona defolup gitmesini söyleyecekti. Kendini arkada bıraktığı yere... Aylardır aramamış, adeta kaybolmuştu. Şimdi neden ortaya çıkıyordu? Radyoyu dinlemiş miydi? Çok istediği intikamı almış mıydı?




Gözleri yanarak otoparka girdi. Ağabeyi arabanın yanına geldiğinde biner, buradan yok olup giderdi. Onu bir daha görmezdi.




Kolunda bir el hissettiğinde, ıssız otoparkta ağabeyinin arabasını arıyordu. Geriye çekildi. Sırtı yumuşakça duvara yaslandı ve karşısında duran kocası, gözlerinin içine garip bir ifadeyle bakmaya başladı.




Konuşmuyordu. Bu ıssız otoparkın gri ve soğuk havası, onun varlığıyla alev almış fokurduyordu. Bir eli bileğinde, diğer duvara yaslı onu yerinde tutuyor, gözlerini yüzünde gezdiriyordu.




İlk konuşan Yüsra oldu. "Neden geldin?"




Tugay dudaklarını mühürledi. Sanki konuşmak istiyor ama ne söyleyeceğini bilmiyor gibiydi. Suçlu yüzüne bakmak istemeyen Yüsra kafasını yana eğdi. Nefes sesleri birbirine karıştı. Tugay fısıldayarak ona doğru yaklaştı.




"İnci..."




Ve anladı. Yüsra anladığını biliyordu. Kolu kaskatı kesildi. Yüzü kireç gibi oldu ve eğilip, aralarında duran karnına baktı. İnanmaz gözleri Yüsra'yı buldu. Yüsra işte o zaman öfkeyle doldu. Onu incitmek, yüzüne haykırmak istiyordu; belki bu kadar duygusal olmasa sağlıklı düşünürdü ama şuan sağlıklı düşünecek halde değildi.




"Öyle aylar sonra karşıma çıkınca, 'İnci' olmuyorum yeniden." Yüsra'nın onda asla görmediği bir ifadeyle ayrılan gözleriyle genç kıza baktı. "Sen İnci'ni okyanusun en derinine fırlattın. Şimdi elini daldırıp bul bakalım koca okyanusta. Hangisi senin İncin?"




Tugay nutku tutulmuş bir halde bir ona, bir karnına bakıp duruyordu. Yüsra ağlamak üzereydi. "Kolumu bırakmazsan çığlık atarım."




Nihayet onu harekete geçirmişti. Ama Tugay hiç ummadığı bir şey yaptı. Elini uzattı ve karnına dokundu. Dokunur dokunmaz, iç çekmeye benzer bir ses çıkardı. Ya da sefil bir hayvanın, açlıktan inlemesi gibi bir ses... Yüsra içinin acıdığını hissetti.




Adamın çenesi kasıldı, kaşları neredeyse bir araya geldi. Gözlerini ıstırap içindeymiş gibi kıstı. "Bana neden söylemedin?" diye fısıldarken sesinde hem suçluluk, hem de acı vardı.




"Annesini terk ettiğin çocuğa mı bakacaktın?"




Tugay dayak yemiş gibi irkildi. Yüsra kelimelerinin ona etki etmesinden zevk almıyordu. Aksine, daha fazla canı acıyordu ama kendini tutamıyordu. Bunca zaman onsuz çektiği sıkıntılar üst üste gelmişti. Kendi canı da yansa bile, onu acıtmak istiyordu.




"İntikamın soğudu mu?" diye fısıldarken sesinden kocasının lakabına benzer bir zehir akıyordu. "Yoksa halen beni kendi hayatından uzak tutmak için intikamı bahane edecek misin?"




Tugay'ın elinin içine doğru bir hareket hissetti Yüsra. Yüzünü acıyla buruşturdu. Bebeği tekme atıyordu. Üstelik, kalabalıkta hep hareketsiz dururdu. Yabancı bir ses duyduğunda anında durur, annesiyle yalnız kaldığında onu tekmelere boğardı. Şimdi Tugay'ın eline doğru öyle sert tekmeler atıyordu ki, Yüsra irkiliyordu.




Tugay bir anda şaşkınlıkla nefes aldı. "B-bu?" diye sordu Yüsra'ya. Yüsra titreyen dudaklarına engel olamadı. Omuz silkti ve "Tekme atıyor," diye fısıldadı. Sanki bebeği de ona ihanet ediyormuş gibi, sesi birazcık aksiydi.




Tugay büyülenmiş gibi iki avcunu da göbeğine koydu. Yüsra daha aksi bir sesle, "Sana tepki veriyor olabilir ama dokunduğun benim karnım," dedi.




Tugay onu şaşırtarak anında doğruldu. Burunları birbirine sürterken, gözlerinin içine baktı. Zehir gibi sesiyle fısıldadı:




"Dokunduğum, benim karım."




Yüsra öfkelenerek onu itti. Adam neyse ki azıcık uzaklaştı. Yüsra onun etrafında dolanarak, arabaların daha az geçtiği ve daha boş duran köşeye geçti. Oradaki sarı ışık, Tugay'ı tüm haşmetiyle gözlerinin önüne serince hata yaptığını anladı. Karanlıkta daha korunaklıydı. Şimdi onun gözlerine bakıp, kollarında olmanın hasretiyle sızlarken nasıl düşmanca davranacaktı?




"Tekrar soruyorum, niye geldin?"




Tugay titrek elini kafasında gezdirdi. Yüsra onun mutlulukla parlayan gözlerine katlanamıyordu. Kollarına atılmak ve mutluluklarını paylaşmak isteyen yanına da anlam veremiyordu. Yalnız geçen onlarca zor zamanı unutmuş muydu?




"Ne kadarlık?" diye sordu Tugay onu sanki hiç işitmemiş gibi. Ses tonunda sakinlik olsa da, soru Yüsra'yı rahatsız etti. Kaşlarını çattı. Yoksa başka bir şeyden mi şüpheleniyordu? "Senden olup olmadığını sorarsan eğer!.."




Tugay dişlerini sıkarak ellerini iki yanında beline koydu. "Asla öyle bir şey ima etmeyeceğimi en iyi sen bilmeliydin. Ben kendimden çok, sana kefilim."




"Keşke ben de sana kefil olsaydım."




Tugay gözlerini yumdu. Derin bir nefes aldı ve verirken konuştu. "Neden öfkeli olduğunu anlıyorum. Ama bana bunun haberini vermeliydin Yüsra."




"Gelseydin eğer öğrenirdin."




"Neden gelmediğimi biliyorsun."




"Bilmiyorum!" diye bağırdı Yüsra. "Allah kahretmesin ki bilmiyorum."




"Seni korumak için..."




"Ben sana dedim," Yüsra genzinden gelen bir sesle konuşuyordu. "Seninle her yola varım dedim. Her zorluğa katlanmaya hazırdım. Sen ilk zorlukta..."




"İlk mi?" Tugay ona doğru bir adım attı. Sonra kendini tutmak istiyormuş gibi dişlerini sıktı ve öylece kaldı. Ona ters ters bakarken, aynı zamanda gözü sürekli karnına kayıyor, sesini yumuşatıyordu. Yüsra bu ayrıntıyla adeta içinin eridiğini hissetti. Neredeyse o köydeki Tugay kadar alakalı ve sevecen görünüyordu.




"İlk değildi Yüsra. Son da olmayacaktı. Baksana," derken eliyle karnını gösterdi ve büyülenmiş gözlerini ona çevirdi. "Her şeye rağmen verdiğim karara mutlu oldum. Seni orada tehlikeye atamazdım. Şimdi bebeğimizi koruduğumu da görüp, içimi rahatlattım."




"Şaka mı ediyorsun?" Yüsra ellerini savurdu. "Benim ne halde olduğumu biliyor musun? Bunca zaman? Eşi olmayan, hamile bir kadın tek başına neler yaşıyor biliyor musun?"




"Anlıyorum İnci... Ama sen de beni anla. O kadar çok böyle yaşayan asker eşi var ki! Bizim mesleğimizde, çoğu zaman babalar çocuklarının doğduğunu bile göremiyor."




Daha da öfkelenen Yüsra ona doğru adımladı. Omzuna bir kere, iki kere vurdu. Adam yerinden oynamasa da, yumruklarını kabul etmiş görünüyordu. Yüsra o anda koluna dokundu ve kolunun iyileştiğini, eskiye nazaran daha sağlıklı göründüğünü fark etti. Bir anda duyguları allak bullak oldu ve koluna doğru sarılıp, ağlamaya başladı.




"Benim yanında kalmaya hakkım vardı."




Koluna yüzünü sürdü. Kokusu ciğerlerine şenlik verdi. Duyguları daha yoğun olduğu için mi, onu çok fazla özlediği için mi bilmiyordu Yüsra ama kocası şu hayatta kokladığı en enfes kokuya sahipti. Üstelik, o güçlü kolların kendini sarmasına çok ihtiyacı vardı.




"Beni boşayacağını sandım," diye fısıldadı Yüsra. "Artık unuttuğunu sandım."




Tugay, işte o zaman Yüsra'ya istediğini verdi. Koca kollarını bedenine doladı. Yer yer cızırdayan sarı lambanın sallanan ışığında, sessiz otoparkta yankılanan nefes sesleriyle, birbirlerine sarılır halde öylece durdular.




"Senden uzak kalmak asıl bana cezaydı," diye fısıldadı Tugay kafasının üstüne. "Henüz geri dönmemem gerektiğini bilmeme rağmen, kalbimde öyle bir delik açtın ki sana koştum."




Yüsra nefes verdi. "Radyoyu dinledin."




"Dinledim." Tugay'ın sesinde sitem vardı. Eğildi ve kulağına fısıldadı. "Beni unutmana izin veremezdim."




"Onu seni öfkelendirmek için söyledim."




"Öyle mi?" Tugay'ın sesinde hafif bir neşe vardı. "İşte şimdi öfkelendim."




"Ayrıca gelmeni istediğim için de söylemiş olabilirim."




Tugay çenesini tuttu ve yüzlerini hizaladı. Gözleri gözlerinde gezinirken, sanki demin birbirlerini parçalamak üzere olan çift onlar değilmiş gibiydi.




"Geldim."




Yüsra yüzünde gözlerini gezdirdi ve fısıldadı. "Hoş geldin ama çok geç geldin Zehir Komutan."




"Özür dilerim." Tugay çenesini okşarken, yüzünde hüzün benzeri bir ifade geçti. Saati çalmaya başladı. Alarm öyle yüksek yankılandı ki, otoparkın içinde büyük bir gürültü koptu. Yüsra sıçradı. Tugay, sırtını son bir kez okşayıp geri çekildi.




"Ne oluyor?" diye sordu Yüsra panikle. Elleri titremeye başladı.




Tugay telefonunu çıkardı, oradan birilerine mesaj atıyor gibi görünüyordu. "Acil gitmem gerek."




Yüsra panikle ceketini tutup, onu engelledi. "Yine mi?"




Tugay karısının çenesini tuttu ve kendine çekerek, alnına sıcak bir buse kondurdu. "Geri geleceğim söz veriyorum."




"Ne zaman?" Yüsra panikle ona doğru yaklaşmaya çalıştı.




Tugay af dileyen gözlerle gözlerine baktı. "Akşam her şeyi konuşacağız Yüsra. Sakin ol ve ağabeyin yanına gelene kadar bekle."




Yüsra demin olanları bir hayal sandı. Ellerinden kaçıp giden kocasının arkasından bakarken, "Akşam konuşacağız," kelimeleri beyninde dönüp duruyordu. Nasıl konuşacaklardı? Ağabeyi Tugay'ı ölse evine almazdı. Şuan ki öfkesiyle Yüsra'da almayı pek düşünmüyordu. Ağabeyinin sözünü bir kez daha çiğnemezdi. Bu sefer ona ihanet etmezdi.




Ama ağabeyi onu bir kaç saniye geçmeden bulduğunda, Tugay'ı ele vermedi. Veremedi. Yalan söyleyerek ağabeyine çok büyük haksızlık yapıyordu ama karnında heyecanla hareket eden bebeği bile sabırsızdı. Sanki aylardır aldığı nefesler kısa, basit ve doyumsuz nefeslerdi. Şimdi ciğerleri şenlik ediyor, yüzünün hatırası ve kokusunun halen elbisesinden gelen o hoş aromasıyla mest oluyordu. Öfkesine tutunmak zordu. Hele ki, böylesine hassas bir durumdayken. O masada her kalp atışı dinlediğinde, onu affetmeyeceğine dair ettiği yeminden tuzla buz olmak üzereydi. Yüsra, yine kendi celladının eline kalbini emanet ediyordu.




...




Yüsra o gün, uykuyla çok fazla savaştı. Hamileliği boyunca çok erken uyumaya başlamıştı. Ayrıca öyle ağır uyuyordu ki artık, top patlasa uyanmazdı. Ama o gün ekstra çaba gösterdi. Kalktı, evin içinde ruh gibi dolandı. Ağabeyi ve yengesi uyumuş, çocuklar odalarında en derin rüyalarına dalmıştı.




"Akşam konuşuruz," demişti hain Komutan. Şimdi Yüsra bunun kendini kandırmak için olduğunu düşünüyordu. Vicdansız, kalpsiz ve ruhsuz askeri, onu nasıl böyle arafta bırakıyordu? Üstelik kendi çocuğunu taşırken?




Yüsra pes etti. Yatağına uzandı. Radyoyu açtı ve kısık sesle, gece yayınını sunan dumansı sesli spikeri dinledi.




"Gece, insanın en derin duygularıyla baş başa kaldığı, onları inkar edemediği, düşünmeye mahkum olduğu ve nihayetinde, bir karara varamadan huzursuz ve uykusuz bir rüyaya dalmayı hedefler. Beni bu saatte dinleyen derin dinleyiciler, sizlerin de aynı ahvelde olduğunuzu hissediyorum. Sıradaki şarkıya geçmeden önce, gecedeki yalnızlığını paylaşan bir dinleyicimizin şu sözlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.




Her akşam kokusunda soluklanmak istediğiniz sevgilinin yalnızca resimleriyle avunmayı öğrendiğinizde, gün doğmuyor size. Siz her sabah bir sonraki akşamın kasvetine uyanıyor, gece çökünce de o kasveti sevgiyle kucaklıyorsunuz. Çünkü sevgili uzakta olsa da, acısı yakınınızda oluyor. "




Yüsra, aynı sözlerin devamını hem spikerden, hem de odasını dolduran sesten dinledi. "Çünkü sevgilinin verdiği acı bile tatlı."




Adamın gölgesini gören Yüsra korkmadı bile. Orada geniş omuzlarıyla ay ışığını sırtına vermişken, radyo sözlerine devam etti.




"Bu sözler Zehin Komutan'dan, asla kaybetmeyeceği İnci'sine geliyor. Müslüm Gürses'ten, 'Affet' sizlerle."




Şarkı aralarında çalmaya başladı. Yüsra yatak başlığına sırtını yaslamış, karşısında duran bu hayal gibi adama gözlerini dikmiş, uykuya dalıp dalmadığını düşünüyordu. Ama uyumadığını biliyordu. Şarkı, o can alıcı sözleri ikisinin arasına bir köprü gibi örüyordu.




"Eğer seni kırdıysam, darıl bana. Ama bir gün beni ararsan, bak ruhuma... Birden gecem tutarsa, güneşi çevir bana. Sevgilim bağışla, biraz zor olsa da..."




Tugay ona doğru yaklaştı. Yüsra yüzünü takip ediyordu. Yerinden bir saniye kıpırdayamıyordu. Kocası önüne geldi. Botları, üniforması üstündeydi. Görevde miydi? Kayseri'de ne görevi vardı? Botlarını çıkardı, sonra kemerinde takılı duran ağır silahı çıkardı ve çekmecenin üstüne koydu. Yüsra hayretle nefesini tuttu. Çok fazla silah görmüştü görev sırasında, ama hiç biri odasında, yeğenlerine bu kadar yakın değildi. Gözlerini açarak Tugay'a baktı. Tugay, ondan gözlerini ayırmadan önünde diz çöktü. Yüsra yataktan ayaklarını sallandırdı, adam ona doğru eğildi ve daha önce, revirde yaptığı gibi kafasını bacaklarına koydu.




Yüsra onun perişan halde olduğunu anladı. Duygusal olarak da, bedenen de çok yorgundu. Saçlarını okşamak istiyordu ama içinin küskünlüğü halen tazeydi.




Müslüm Gürses sesleniyor, dizinde uzanan Tugay da mırıldanarak ona eşlik ediyordu. Bu ses... Yüsra gözlerini yumdu ve onun göğsünden gelen gür sesiyle, kendine seslenişini dinledi. "Affet beni akşam üstü, gölgen uzarken. Öğleden sonra affet ne zaman istersen. Affet beni gece vakti, ay doğmuş süzülürken. Sabah kalmadan affet..."




Devamını getirmedi. Devamında "Tam ayrıldık derken," diyordu ve Tugay bunu dillendirmedi. "Sen canıma yoldaş oldun. Sen kışıma yorgan oldun," diye devam etti sözlerine.




Yüsra sulu gözleriyle onun güzel sesini dinledi. Şimdiye kadar duyduğu en güzel sesti. Belki başkaları için öyle olmaya bilirdi ama Yüsra'ya göre öyleydi.




Şarkı son bulduğunda genç kız uzandı ve radyoyu kapattı. "Zamanlamayı nasıl ayarladın?" diye takıldı, adamın kaskatı omuzlarını rahatlatmak için.




Tugay kafasını kaldırmadan, yalnızca çenesini dizine yaslayarak ona baktı. Göbeği onlara engel oluyordu ama adam bu durumdan rahatsız değil gibiydi. "Askeri dakiklik."




"Bilmeden spikeri de ele aldın diyeceğim."




Genç adam burukça gülümsedi. Sonra gözleri yeniden karnına kaydı ve iç çekerek, Yüsra'ya baktı. Yüsra ciddileşen yüzüne bakarken, kalkanlarını yerine yerleştirmeye başladı. Adamın bir konuda hakkı olduğunu biliyordu. Tugay asker olduğu için, haklı olduğu konuda üstüne gelecek ve nihayetinde, yalnız geçirdiği onca zaman boşverilmiş olacaktı.




Yüsra geriye çekildi. Kafasını kaldıran adam şaşırarak kaşlarını kaldırdı.




"Ağabeyim seni burada bulursa bu sefer kimseye bırakmaz o vurur."




"Neyse ki en azılı nişancılarla çalıştım. Nasıl kaçılacağını biliyorum."




"Halen şaka mı yapıyorsun? Seni burada bulsa yüzüne nasıl bakacağım?"




"Şu mesele." Tugay iç çekip surat asınca, Yüsra omuzlarını kaldırdı.




"Onu haklı çıkarmadığını söyleyemezsin."




"Söyleyemem," diye onaylayan genç adam Yüsra'yı şaşırttı. "Hatta sana daha önce söylediğim gibi, ağabeyin çok akıllı ve ince eleyip, sık dokuyan bir adam."




"Eğer ona hak veriyorsan burada ne işin var? O, bizim uygun olmadığımızı söylüyor."




Tugay bir şeyler saklıyormuş gibi gözlerini kaçırınca, Yüsra da kaşlarını kaldırdı. Tugay nihayet ona baktığında, gözlerinde temkin vardı. "O bebeğimiz olmadan önceydi."




"Beni görmeye geldiğinde hamile olduğumu bile bilmiyordun."




"Ne yapacaktın?" diye soran adamın sesi sertleşmişti. "Benden ayrı mı doğuracaktın? Haber vermeyecek miydin?"




"Aradın mı?" Yüsra bağırmak istiyor ama kendine engel oluyordu. Yataktan doğruldu ve pencerenin önüne doğru gelip, kollarını bağlayarak ona döndü. "Aradın da söylemedim mi? Bir kez yahu, bir kez arasaydın söyleyecektim. Yemin ettim."




"Seni arayamazdım. Anlamıyorsun. Ama ağabeyin!"




"Ne olmuş ağabeyime?"




Tugay sustu. Yumruğunu sıkarak soluk aldı ve kafasını iki yana salladı. "Bunları boşuna konuşuyoruz. Keşkeler geçmişte kaldı. Benim çocuğumu ve benim soy ismimi taşıyorsun." Gözlerindeki umut ışığını gören Yüsra sersemledi. "Aylardır sana karşı tek bir saldırı girişimi olmadı ve sağlıklısın. Hayattasın." Yüsra zorlukla yutkundu. "Bunun için ayrı kalmaya değerdi."




...




Tugay ona ay ışığında bakarken, kalbi heyecan, mutluluk ve özlemle gümbürdüyordu. Kollarını bağlamış, daha da uzamış ve adeta altın tozu gibi parıldayan saçlarıyla, onunla savaşmak üzere gönderilmiş mistik bir karakter gibiydi. Teni porselen kadar parlak ve beyaz, dudakları sanki daha önce Tugay tarafından hiç öpülmemiş gibi pürüzsüz görünüyordu. Tüm bunlarla beraber, beyaz bir gecelik giyiyor, geceliğin göbek kısmı bebeği rahat ettirmek amacıyla bol bir şekilde aşağı iniyordu. Tugay onu incelerken yeniden gözleri karnına kaydı.




İnanamadı. "Bebeğimi taşıyor," diyen ses aklını oynatmış, defalarca bunu Tugay'a tekrarlıyordu. Ruhunun içinde şenlik vardı. Daha önce hiç tatmadığı bir mutluluğu andırıyordu. Baba olmaya ödü kopuyordu eskiden... Öyle eski bir fikir gibiydi ki bu, şimdi neden öyle düşündüğünü anlamlandıramıyordu. Yüsra harika bir anne olacaktı. Tugay da onları korumak ve iyi bakmak için elinden ne geliyorsa yapacaktı.




"Bana o garip bakışlarını atma Zehir Öncü," diye fısıldadı kız adeta kan kusan bir öfkeyle.




"Hangi bakışlar?" diye soran Tugay, dudaklarını dişleriyle kıstırdı. Ona nasıl baktığını elbette biliyordu. Sanki o bir dilim simitti de, Tugay gökyüzünde dolanan, günlerdir aç kalmış martıydı. Onu tek lokmada yutmak istiyordu.




"Ne!" diye bağırınca Yüsra, Tugay bunu dillendirdiğini fark etti. Gözlerini neşeyle genç kıza çevirdi. "Yalan konuşmanın günah olduğunu sen söylüyordun. Ben doğruları söyledim."




Yüsra ona inanamıyormuş gibi gözlerini devirdi. Odanın köşesinde duran tekli koltuklardan birine oturdu. Tugay ayağa kalktığında, gözlerini ona dikip, kendine yaklaşan yırtıcı bir leoparı izliyormuş gibi izledi.




"Aslında düşündüğümde hamile kalmaman olanaksızdı. Bunun için ekstra çaba sarf ettiğimiz ortadaydı."




"Öncü!" Kızın sesi hayret doluydu. Tugay güldü. Koltuğun tam önünde duran orta sehpaya oturdu. Askeri parkası onun ipek geceliğiyle tam bir zıtlık oluşturuyordu. Küçücük ayakları, kendi koca ayaklarının yanında narin görünüyordu. Bilekleri öyle inceydi ki, Tugay onlara şaşırmadan edemiyordu. Bacaklarının bacaklarına değmesinden duyduğu hazla iç çekti. Karısına baktığında, onun da kızardığını fark etti.




Kafasını yana eğdi ve burukça gülümsedi. "Seninle olamadığım için üzgünüm. İlk öğrendiğinde, ilk bulantında, ilk kalp atışını duyduğunda..." Tugay nemlenen gözleriyle, kendine acıma arasında gitti geldi. "Yaşadığın tüm zorluklarda..."




"Bekledim," kızın boğuk sesi kalbine yük treni gibi çarptı. "Gelmeyeceğini söylemene rağmen, dayanamayıp gelirsin sandım. Ama sen çok inatçıymışsın."




"Kolumun iyileşmesi uzun zaman aldı, rehabilitasyon merkezinde üç ay geçirdim. Orada hem bedenen, hem de ruhen tedavi gördüm çünkü savaş yarası alan askerlerin ruhları da bir parça hastalanır." Yüsra onu anlıyormuş gibi gözlerini gözlerine dikti. Tabi ki anlıyordu. Onun da ruhu yaşadıklarıyla oldukça yıpranmıştı. "Sonra gayretle iyileşmeye bakarken, görev yerime geri gönderildim. Daha hafif işler vermeye başladılar. Hatta yerimi değiştireceklerini bile söylediler."




Yüsra bu duruma çok şaşırmış gibi iç çekince Tugay omuz silkti. "Reddettim." Yüsra'ya bakıp afacanca gülümsedi. "Öyle hemen kabarma kızgın tavuklar gibi. Sana bir söz verdim. Yanına geleceksem eğer gerçekten zararımın sana dokunmayacağından emin olacağım. Bana dokunanın bile canı yanıyor Yüsra. Sen ki," Ellerine uzandı ve avuçlarını öpmek için öne eğildi. Avuçlarına doğru konuştu. "Sen ki benim bile bilmediğim ihtiyaçlarıma dokunan o yumuşak elsin. Seni nasıl tehlikeye atarım?"




"Yani ortada halen bir intikam var?"




"İntikam değil!" Tugay sitemle karısının yüzüne baktı. Onu anlaması için kıvranıyordu. "Sadece basit bir intikam değil. Birini affetmek ya da uzak kalmakla ilgili değil. Artık ben uzak dursam dao yakamızı bırakmayacak. Benim canımın önemi yok ama o şerefsizde seninle ilgili daha fazla bilgi olması beni korkutuyor."




"Ne bilgisi?" Yüsra gözlerini genç adama dikince, Tugay gözlerini kaçırdı ve homurdandı.




"Benim bile bilmediğim gerçekleri biliyor."




"Nasıl?" Yüsra'nın rengi birden attı. Ellerini kocasından çekti. "Bunları nerden biliyor? Sen nasıl öğrendin?"




"Benimle düzenli olarak telsizde konuşup eziyet etmekten hoşlanıyor. İstikbaratçılar yerini öğrenmek için onu lafa tutmam gerektiğini söylüyor. Her defasında seninle ilgili bir şeyler yumurtluyor."




"Ne söyledi?" Yüsra duyacaklarından korkarmış gibi elini boğazına götürdü. Tugay ona tedbirle baktı. Gözleri yeniden karnına gitti ve kendine kızdı. Onu korkutması sağlığına zararlıydı.




"Sen bunları düşünme..."




"Ne söyledi?"




Yüsra inatla gözlerine bakınca, Tugay iç çekerek avuç içlerindeki koyu renk çizgileri parmağıyla takip etti. Sesi mahcup ve kısıktı. "Çoğunlukla babandan bahsediyor."




Yüsra ağlamak istiyormuş gibi yüzüne bakıyor, elini bu sefer boğazına götürmüş, sanki nefesi kesilmesin diye kendine destek veriyordu. Tugay onun eline uzandı ve boynundan çekip, yeniden dudaklarına götürdü. "Onu umursama sen. Ben dediğim gibi çaresine bakacağım. Öncelik senin ve bebeğimizin iyi olması."




Yüsra bunları dinlemiyormuş gibi dalgındı. Tugay'ın neler bildiğini anlamak için yüzüne bakıyordu.




"Halen nasıl böyle bakabiliyorsun bana?" diye fısıldayınca Tugay şaşırdı. "Sanki kusursuzmuşum gibi... Oysa ki... Belli ki hakkımdaki en iğrenç gerçeği öğrenmişsin."




Tugay sersemleyerek onun elini göğsüne çekti ve kalbinin gümbürtüsünü hissetmesinden korkmayarak, yüzlerini hizaladı. "İğrenç olan sana böyle hissettirenler. Senin tek bir tanen yok ki, İnci gibi parlamasın."




"Annemin niye öldüğünü öğrendin değil mi?"




Tugay, ne söylemesi gerektiğini bilemeyerek başıyla onayladı. Yüsra, adam ondan iğrenmeliymiş gibi elini ittirmeye çalıştı. Genç ayağa kalktı. Onu tutup çekti, koltuğa kendi oturdu ve karısını kucağına yumuşakça çekti. Yüsra itiraz etti. Tugay gerçek bir itiraz olmadığını anlayarak direndi. Nihayet Yüsra yüzünü göğsüne gömdü ve ağlamaya başladı. Ayakları koltuğun kolundan aşınmış, karnı Tugay'ın karnına baskı yapıyor ve yüzü göğsünü süpürüyordu. Hep sevdiği gibi...




Sırtını okşayarak duygularını, acılarını kucakladı. Genzi yanıyordu. Onunla ilgili bilgileri bir başkasından duymuş olmanın pişmanlığını hissediyordu.




"Çoğu abartılmıştı," diyerek onu rahatlatmaya çalıştı. "Bunları bir yabancıdan değil senden dinlemek için beklemek isterdim ama onu konuşturmak zorundaydım. Hatta kaldığı süre bizim için yer tespitini kolaylaştırıyordu."




"Abartılmamıştır," derken öyle derinden konuşuyordu ki, Tugay'ın onu okşayan eli bir anda durdu ve sonra devam etti. Kız fısıltıyla konuşuyordu. "Hatta eksik bildiği şeyler de vardır çünkü ailemizden başka kimsenin bilmediği sırlarımız var."




"Anlatmak zorunda değilsin."




"Benden duymanı tercih ederim." Yüsra iç çekti. Doğruldu ve yüz yüze bakarken, gözleri adamın dizlerine kaydı. "Bir kaç ay önce olsa sorun olmazdı ama bence dizlerin beni fazla taşımayacak."




"Öyle mi diyorsun Hekim Hanım?" Tugay onu birazcık güldürmek için kucağına aldı ve hızla doğruldu. Karısı kıkırdadı. Yüsra onu kucağında bebek gibi taşıyarak yatağa götürdü ve sanki hiç ağırlığı yokmuş gibi yatırdı. Kollarını bir süre çekmedi. Burnunu burnuna sürterek güldü.




"En fazla çadırım kadarsın. Onu da haftanın üç günü sırtımda taşıyorum."




"Çadır mı oldum şimdi? Eskiden çanta falandım."




Tugay güldü ve yanına uzandı. "Çadırları hafife alma," diye takıldı ve yüzleri hizalanana kadar ona doğru kaydı. Ellerini kendine saklamak zordu ama ona biraz alan bıraktı. İkisi de yan uzanmış, yüzleri birbirine bakıyordu. "Bizi kavuşturan da basit bir tek kişilik çadırdı."




"Ah o çadır," diyen Yüsra dudaklarını sıkıyormuş gibi yaptı. Sonra sessiz kaldı ve yüzünü anılarda kaybolmuş gibi bir ifade sardı.




"Ben pek hatırlamasam da, bana anlatılanlar ya da duyduklarım var. İşin en iğrenç kısmını öğrendiğini biliyorum. Babam, biz daha küçükken amcamın eşiyle gayri meşru bir ilişki yaşıyor." Kusmak üzereymiş gibi görünüyordu ama Tugay onu durdurmadan dinledi. Çünkü belli ki bunları daha önce kimseye anlatmamıştı. "Üstelik bunu ilk fark edenlerden biri ağabeyim. O zamanlar taş çatlasa sekiz yaşında bir çocuk. Üstelik, babamın ilgisiz bir baba olmasına alışkınmışız. Onunla vakit geçirmek, hep annemin öğrettiği yolda ilerlermişiz. Ama ağabeyim onları yakaladığında... İşler biraz değişti. Daha hırçın, ele avuca sığmaz bir çocuk olmuş. Babama büsbütün meydan okumuş. Annemse... Kendini kapatmış, resimler çizmeye ve ibadeti dışında hareket etmemeye başlamış. Galiba bu iğrenç sır onu yiyip bitirmiş... Hatta öyle hayattan kopukmuş ki, çoğu zaman ateşler içinde yanarken bana ağabeyim bakıp, çocuk başına iyileştirmek için her yolu denermiş."




Gözlerini kaçırdığında, Tugay biraz daha iyi anladığını düşünüyordu. Ağabeyiyle arasındaki bağ, öyle her kardeşte olduğu gibi değildi. Daha sağlamdı. Tugay bunu bunca zaman nasıl görememişti? Şimdi onu hayatta tuttuğu için Yusuf ağabeyin ellerini öpmek istiyordu.




"Annem daha fazla dayanamayıp ölmüş... Babamsa daha beter azıtmış. Onların ilişkisini bilen ve annemizin neden öldüğünü ortaya çıkarmak isteyen ağabeyim, ufak tefek duyumlarıma göre çok fena işlere kalkışmış. Elbette bu süre zarfında beni ya babaanneme, ya da yatılı okula gönderiyordu. Ondan uzakta kalarak, zorba bir adamın ara sıra arayıp rahatsız etmesiyle yıllar geçti. Eski ağabeyimi gün geçtikçe yitirdiğimi fark ediyordum. Biliyor musun o zamanlar kendine Demir demeye başlamıştı. Üstelik, annem ona hep Yusuf'um derdi. İkinci adı Yusuf olsa da, ona en çok bu ismi yakıştırırdı. Ağabeyim babamın seçtiği Demir ismini kullanırken, adeta onun aynası gibi oldu. Onunla savaşmak için... Ama nasıl olduysa bir mucize gerçekleşti. Erva yengem çıkageldi. Aslında duyduğuma göre öyle basit bir gelişte değildi. Ağabeyim ona çok gaddar davranmış, hatta Demir yanını en çok ona göstermiş... Ama Erva ağabeyime öyle güzel dokundu ki, şimdiki Yusuf'a onu Erva geri döndürdü. Ağabeyimi bana geri verdi."




Tugay onun saçlarının ucuyla oynamaya başlarken fısıldadı. "Babanı hapse atınca, hayatınız düzeldi mi?"




Yüsra zorlukla yutkundu. "Keşke o kadar basit olsaydı. Yengem yurt dışına kaçtı ama geride kalan kuzenim, yani Ege ile ilgili gerçeği öğrenmek bizi sersemletti. O günahın bize verdiği kan bağıyla, üvey kardeşimizdi."




Tugay ona doğru uzandı ve sarılarak göğsüne çekti. Yüsra sanki zorlukla nefes alıyormuş gibi göğsü hızla inip kalkıyordu. Tugay bilmediği daha bir çok acının, kaybın, yetimliğin ve öksüzlüğün sancısını ona sarılarak hissediyordu. İkisi de hayatta olan ebeveynlerinin yokluğunu çekmişti. Ama Yüsra'nın acısının yanında, Tugay'ınki sönük kalıyordu.




"Bana anlattığın için teşekkür ederim," dedi genç adam. "Ama şimdi susmanı ve bir süre sakinleşmeni istiyorum."




Yüsra onu dinledi. Sustu ve sakinleşti. Sonra kollarından sıyrıldığında, Tugay az kalsın itiraz edecekti. Ama genç kız çekmeceyi açıp, daha önce bir kaç kez gördüğü ama pek anlamlandıramadığı ultrasyon kağıtlarını önüne serince, itirazı boğuk bir iniltiye dönüştü ve kalbi hüzünle, mutlulukla, özürle ve aşkla sarmalandı.




Yüsra, kaçırdığı tüm o ayları önüne serdi. Pişman gözleri nemliydi. "Sana söylemeliydim," derken sesi titriyordu. "Şimdi şu sevincine bakınca anlıyorum hatamı. Sana söylemem gerekirdi."




Tugay en büyük hatanın kendinde olduğunu söyleyecekti; ailesi yüzünden, düşmanları yüzünden, benliği ve aşklarına karşı inançsızlığı yüzünden. Kelimeler ağzından çıkmadı. Elini uzattı ve üstünde "Dört Hafta" yazan notla, ultrason kağıdını çekti. Elini ağzına dayadı ve gözlerini bu küçük noktaya dikti. Yüsra, uzun bir konuşma olacakmış gibi nefes verdi.




"Burada sadece boş bir kese gibi duruyor ama dört haftalık."




Kaldığı Yerden Devam edecek...

Bölüm sonu

6 yorum