
Yüsra gözlerini araladığı an, sarsılarak yataktan kalktı ve lavaboya koştu. Boş midesini öğürerek zorladı, ancak sadece gözleri yaşardı ve midesi kasıldı. Elini midesine bastırarak kapağı kapalı klozetin üstüne oturdu ve yaşaran gözleriyle, elini karnına koyarak oturdu.
Genzi yanmaya ve ağlamaya başladı. Haftalardır sabah bulantılarına uyanıyordu. Malum günü gelmiş, geçmişti.
Artık kendine itiraf etmesi gerekiyordu. Hamileydi. Mutluluktan ağlaması gerekirken- bir yanı mutluluktan çırpınıyordu- belirsizlikle ve duygu yoğunluğuyla, içi paramparça, ruhu karmaşık aynadaki solgun yüzüne bakıyordu.
Yengesi anlamış olmalıydı. Hatta ağabeyinin bile anladığından şüpheleniyordu. Kimse onu irdelemiyor, konuyu açmıyor, hiç bir şey olmamış gibi davranıyordu.
Üstelik, ağabeyinin başı şu sıra öyle kalabalıktı ki, Yüsra utanmasa minnet duyacaktı. Üvey kardeşleri Ege, herkesten habersiz evlenmişti. Bu haber aileye bomba gibi düşmüştü. Ağabeyi, uzaktan da olsa ona sahip çıkıyor, okutuyor, destek oluyordu. Ege, Yüsra gibi hesap vermeye alışkın değildi. Üstelik onun yaşadığı travmalar da hafif değildi. En az Yüsra kadar sarsılmış, en az onun kadar annesiz ve babasız büyümenin acısını yaşamıştı. Üstelik onun annesi varken yoktu... Tıpkı, Yüsra'nın adını ağzına almak istemediği babasının varken yok olması gibi...
Yüsra, bulantıdan kafasını kaldırdığı ve başının dönmediği nadir anlarda evdeki sesleri dinliyordu. Çoğu zaman sakinleştirmeye çalışan Erva yengesinin sakin tınısı, ağabeyinin gür sesine karışıyor ve olayları az çok anlamasını sağlıyordu.
Yerinden doğruldu ve bilgisayarının önüne oturup, ekrana boş gözlerle bakmaya başladı. Geçen hafta aldığı epostayı açtı ve kalbi sıkışarak, tekrar okudu. "Yaşamış olduğunuz sarsıcı olay doğrultusunda, bir süre görev yerinizden uzaklaştırıldınız. Görevinize devam edip etmeyeceğiniz, kurul tarafından konuşularak karar verilecektir. Kurul tarafından size gelecek olan beyanname doğrultusunda, karar size bildirilecektir. Geçmiş olsun dileklerimizi iletiriz."
Yüsra elini farenin üstünde gezdirdi. Eposta yalnızca kendine değil, eşine de gönderilmişti. Tugay'ın tek başına onu kurtarmaya gelmiş olması, yine onun mesleğini tehlikeye atmıştı. Şuan yaralı olduğu için akıbeti belli olana kadar görevden uzaklaştırılmıştı ancak sorun sadece yaralı olması değildi artık. Onu kurtarmak için göstermiş olduğu kahramanlık, komutanları tarafından pek iyi karşılanmamıştı. Kendi can sağlığıyla beraber, onları kurtaran askerlerin de can sağlığını tehlikeye atmışlardı.
Yüsra yeniden, gönderilen diğer kişinin e-mail adresinin üstüne tıkladı. "Tugay Öncü" nün a-mail adresi önünde duruyordu. Onunla evliydi ama bu kadarını bile yeni öğreniyordu.
Elini karnında birleştirdi. Adrese ve karnına bakıp duruyordu. Kaşlarını çattı ve doğrulup, pencere pervasına yerleşti. Burası onun için ayrılmış misafir odasıydı. Ağabeyi dilediği gibi döşemesi konusunda ısrar etmişti. Hep duracaktı. Evlense bile ona ait bir odası bu evde hep olacaktı.
Yüsra, bu sıcak, rahat, temiz ve huzurlu evde huzur bulamadığını fark ederek dizlerini göğsüne çekti, avuçlarıyla dizlerini örttü ve dudaklarını, elinin üstüne dayadı. Gözleri bir şeyler görmeden ağaçların arasında koşturan yeğenlerini seyrediyordu. Atların kişnemesi kulağına çalınıyordu, eskiden olsa onlara katılır, altın rengi saçları rüzgarda uçuşurken rüzgarın tadını çıkarırdı. Ağabeyi yengesi için korunaklı mimarisiyle bir çiftlik inşa etmişti. Yüsra için de burası eskiden özgürlüğün sesiydi... Kalabalıktan, insanlardan, yabani kirliliğin eli değmemiş temiz yüzü gibiydi.
Kafasını kollarına gömdü ve ışığı karanlığa boğarak gözlerinin nemini kendinden bile sakladı. Hayır, artık huzur hiçbir yerdi. Huzuru küçük bir köy evinde, çekyattan bozma yatağında gömmüştü. Tam olarak o yorganın altında, ayakları birbirine dolanmış sevgiliydi huzurun adı.
Günlerdir işe yaramaz, bu halde oturuyordu. Artık doktora gitmesi gerektiğini biliyor, onsuz bu haberi almaktan korkuyordu. Küçücük anda bir çok hayal kurmuştu, bunların içinde elbette çocuklarının, hamileliğinin hayalini de kurmuştu. Hata ettiğini bir kez daha ıspatlıyordu. Hayal kurmak Yüsra'ya göre miydi?
Kapısı çaldığında, hava kararmak üzereydi. Şaşırdı. Daha demin gün doğmuş gibiydi. Günler kısacık, geceler kocamandı artık. Kış gelmeye başlamıştı ama bunun sebebi asla kış değildi. Kalbine yağan kar, kendi kışını çoktan başlatmıştı.
Erva yengesi kafasını içeri uzattı. Burukça gülümsedi. Onun bu haline en çok yengesi üzülüyor, en çok o kendini suçlu hissediyordu. Sürekli, yanı başında aşk acısı çektiğini görmediği için iyi bir abla olmadığını söylüyordu. O üstüne düşenden fazlasını yapıyordu Yüsra'ya. Yüsra böyle hissetmemesi için dirense de, şu sıralar halini gizleyemiyordu. Onu kimse toparlayamıyordu.
İçeri girmek için izin istedi, Yüsra kafasıyla onayladı. Geldi ve yanına, pencere pervazına oturdu. "Burada en çok kiminle oturduk biliyor musun?" diye konuya girdi. O böyleydi. Sakinleştiren ses tonu ve konudan hem çok uzak kelimeleriyle, hem de tam olarak konuyla alakalı meseleleri, kendi cümleleriyle tamir ederdi.
"Kiminle?" diye sordu Yüsra çatlak sesiyle.
"Ece'yle," dedi hem kuzeni, hem süt ablası olan Ece ablasından bahsederken gülümsemesi büyüdü. "Şuan gülerek anlatıyorum ama o sıralar bu pencere kıyısı genelde Ece'nin süreli 'Hayatım artık asla eskisi gibi olmayacak' dediği yerdi. Bana ilk kez burada açıldı." Erva ellerine baktı. Gözleri nemlenmişti. "Onu ilk tanıdığımda en yabancı insandı bana. Ağabeyin gaddar, Oğuz ketum, Ali ise şen şakrak ama mesafeli durmaya çalıştığım insanlardı."
Yüsra hayretle dinlemeye başladı. Erva yengesi tanışmalarını genelde anlatmazdı. Çünkü pek kolay bir tanışma olmamıştı. Yüsra'nın bunu dinlemesinin doğru olmadığını söylerdi. Onu kendi doğrularıyla, yanlış şeyler duymaktan korurdu.
"Ali ve Ece'yi hep uzaktan izleyen bir göz gibi hissederdim kendimi. Biliyordum. Daha en başında. Ama öyle büyük bir inkar, öyle büyük bir güçle birbirlerini itiyorlardı ki, dillendirmeye ne ben, ne de onların gücü yetiyordu. Bunda ağabeyinin ve Ece'nin ağabeyi Oğuz'un da parmağı vardı. Onları çocukluk arkadaşı, hatta ağabey ve kardeş ilan etmişlerdi." Gözlerime bakarak homurdandı. "Ömrümde birbirini böyle tutkunca seven birilerini daha görmedim. Ece her ağabey, dediğinde suratımı buruşturuyordum. Çünkü onun gözlerinde de, Ali'nin gözlerinde de benim ağabeyininkine bakarken ki gözlerimi görüyordum."
"Şimdi bu kadar mutlu olmalarına şaşmamak gerek." Yüsra haddi olmayarak kıskandı. On senelik bir hasret vardı onların arasında, asla kavuşamayacaklarını düşünerek birbirlerine acı çektirmişlerdi. Neden onları kıskanıyor, mutluluklarına hasretle bakıyordu?
"Ama o yola girene kadar bu pencere kenarında oturup, senin baktığın ufka bakıp çok ağladı."
Yengesinin ne ima ettiğini anlamasaydı bile, kaşlarını kaldırıp baktığında anlardı. "Bizimkisi onlarınkinden bile imkansız," diyebildi.
"İmkansız diye bir şey yoktur. İmkanı veren yalnızca Allah'tır. Kullar bu kapıları takip eder ve yolu nereye çıkarsa, bununla Allah rızası için baş eder."
Sözleri ilaç gibiydi. Yüsra kafasını yan yatırdı ve yengesinin siyah gözlerine baktı. Çenesi titremeye başladı. Ona söyleyeceği şey için günlerdir cesaret arıyordu, gözyaşı yanağından akarken fısıldadı.
"Galiba hamileyim."
Erva gülümsedi. Kocaman, parlak bir gülümsemeydi. Yüsra böyle bir tepki beklemiyordu. Hayal kırıklığı, korku, endişe belki ama yengesi mutlulukla gülümseyip ona sarıldı. Yüsra da ansızın azıcık gülümsediğini hissetti. Günler sonra ilk kez, bu haberin mutluluğunu midesinde hissetti.
"Onunla ya da onsuz, bu çok güzel bir haber Yüsra," dedi. "Bu bir nimet. Bir can taşıyorsun kız kardeşim. Allah'ın kadına bahşedebileceği en güzel lütuf budur." Sırtını okşadı ve geri çekildi. Göz göze geldiklerinde kaşlarını kaldırdı. "Bunu teyit etmeli ve ilaçlarına başlamalıyız."
Yüsra kafasını iki yana salladı. "Korkuyorum."
"Korkacak bir şey yok. Üç çocuk annesi olarak emrindeyim."
"Ondan değil..." Yüsra sustu. Söyleyemedi. Ama yengesi anlamış gibiydi. Elbette anlardı. O anneye en yakın varlığıydı.
"Önce senin ve bebeğinin sağlığı Yüsra'm. Başka şeyleri zor olsa da arkanda bırakmalısın."
Yüsra bu kabullenişle paramparça oldu. Bebeğini tek başına büyütme fikri bile onu kahrediyordu. Ama sonra, o masada uzanmış kalp atışlarını işitiyorken, kendine güveni bir anda geldi. Gözyaşları oluk oluk akarken gülümsüyordu.
"Bebeğin kalp atışları," dedi doktor anladığını teyit etmek için.
Yüsra gözlerini o kalp gibi atan pıhtıya dikti. İçinde bir can, bir ruh vardı. Büyüyecek ve şekillenecek, kendinin ve Tugay'ın özellikleriyle doğacaktı. Bu hayal bile toparlanmasına, azıcık umutla dolmasına yetti. Onu sevebilirdi. Sevgiyle büyütebilirdi. O kendini terk etmezdi. Yetersiz, güçsüz bulmazdı.
Yüsra dönüp yengesinin gözlerine baktığında, onun da ağladığını fark etti. Ellerinde büyüttüğü kızın bebeğini görmek onu da duygusal bir ruh haline sokmuştu. Ağabeyinin daha haberi bile yoktu. Yüsra ona nasıl söyleyecek, nasıl yüzüne bakacaktı?
Şimdi annesi gibi, bir çocuğun sorumluluğunu tek başına alacaktı. Ona yalnzıca, ağabeyi yardım edecekti. Seneler geçmiş, hiç bir şey değişmemişti. Yüsra ağabeyinin omuzlarından hiç inmemiş, hatta artık sorumsuzluğunun nişanını da sırtına yüklemişti.
...
"Altı ay sonra..."
Tugay radyonun düğmesini çevirdi. Toprağa uzanmış, göğü seyrederken hışırtılı radyodan en sevdiği şarkılardan biri çalıyordu.
"Rüyamda gördüm seni bu gece... Hemen uyandım sabah olmadan... Gözyaşlarım birden boşalıverdi. Seni düşündüm sabah olmadan... Gözlerimde senin gözlerin kaldı... Ellerimde senin ellerin kaldı, giden yıllarımda yılların kaldı. Seni düşündüm sabah olmadan..."
"Devrem, içimizi kıydın yine."
Ramazan sürünerek geldi ve yanına uzandı. İlk baharın taze tomurcukları adeta üzerlerine yağıyordu. Gök masmavi, dağlar yemyeşil, cemrenin havaya düşürdüğü o keskin oksijen ciğerlerine akıyordu. Tugay gözlerini yumdu ve sessiz kaldı. Hep olduğu gibi, gözlerinin önüne gelen ela gözlerle vaktini öyle çok harcıyordu ki, artık insanlarla sık sık konuşmuyordu.
Müzik ruhuna girdi. Onu alıp, o günlere götürdü... Soba çıtırdar, içerisi ısınırken aslında onu yakan başka bir ateşti. Teninin kokusunu anımsadı. Saçlarının tatlı yumuşaklığını. Sesinin dinleyen ve çoğu zaman Tugay'ı yay gibi geren tınısını...
"Böyle dalgın olmaya devam edersen o kolunu bu sefer kesin kaybedeceksin."
Tugay tek gözünü açıp devresine ters ters baktı. "Önce onun kafasını koparacağım, kolumu anca o zaman kaybederim."
"İşte bundan bahsediyorum. Aylardır doğru düzgün konuşmuyorsun ama iş intikamına gelince bülbül gibi şakıyorsun."
Tugay gözlerini yeniden kapattı ve homurdandı. "Bu intikam değil Ramazan. Bu benim aile meselem haline geldi."
"Görevden uzaklaştırılmak üzereydin, yaptığın deliliği halen konuşuyorlar. Sence onu bulsalar da sana haber verirler mi?"
"Asıl soru, onu ben bulduğumda elimden kim alacak?"
"Bu sefer kesin kovulursun."
"Umurumda değil." Tugay zorlukla yutkundu. "Hiç bir şey umurumda değil."
"Öyle mi?" Ramazan bir dirseğiyle doğruldu ve ona baktı. "O zaman karının nerede olduğunu, halen neden soy ismini taşıdığını; görevden uzaklaştırılmayıp, bir süre izin aldığını duymak da umurunda değil?"
Tugay bunların hepsini biliyordu. Bilmediği, onun nasıl göründüğü, ne hissettiği, ne halde olduğuydu... Bir kaç kez Yusuf ağabeyini aramayı denemişti. Adam o kadar aksiydi ki, Tugay'la sadece kendi intikam meseleleri için konuşuyor, onun dışında ağzını bıçak açmıyordu. Yüsra'nın sesini duyma umuduyla kulak kesiliyor, ancak sessizlikle karşılanıyordu. Yusuf, ondan daha iyi Yüsra'yı koruyordu. Bunu ispatlamıştı. Evinin önünde kuş uçurmuyordu. Bütün imkanlarını seferber etmiş, evini adeta Yüsra için bir kaleye çevirmişti.
Kötü kalpli prensin ve daha da kötü olan düşmanlarının el uzatamayacağı bir kale...
"Böyle devam edemezsin biliyorsun. Bir yerde foyanı ele vereceksin."
"Foya falan yok." diye azarladı Tugay.
Ramazan burnundan güldü. "Sıfatına bakan aşk acısından kıvrandığını anlıyor Tugay. Ayrıca askerlerin sana yeni bir lakap taktığından habersizsin."
"Ne söylüyorlar? Zehir'den beter olamaz zaten, umurumda değil."
"Hayır, Zehir lakabını asla kaybedemezsin bu aksi halinle ama artık sana Mecnun, diyorlar. Galiba dedikodular ilerlemiş ve seninle Yüsra'nın evli olduğu ortaya çıkmış."
"Maskaraya alacak adam bulamamışlar mı?"
"Dur, daha da beteri geliyor. Mevzuyu tam bilmedikleri için tahmin oyunu oynuyorlarmış. En çok bahsi geçen tahminse, sizin rol icabı kağıt üstünde evlendiğiniz, senin güzel Hekime aşık olduğun ve reddedildiğin." Gülerek geriye yattı ve askeri parkasının nemli çimenlerde kirlenmesini Tugay gibi umursamadı. "Tabi küçücük köyde, bir avuç erkek bir araya gelince sıkıntıdan dedikoduya sarıyorlar."
"Yarın onları idmana almam gerekiyor galiba. Halen dedikodu yapacak enerji bulduklarına göre, yeterince boş vakitleri var demektir."
Ramazan güldü. Sonra sessizleşti ve ciddileşti. Ona yan gözle baktı. "Nasıl dayanıyorsun?"
"Neye?" Tugay bilse de bilmezlikten geldi.
"Onunlayken seni gördüm Tugay. Şimdi de görüyorum, ondan önceki halini de biliyorum. Bu halin en beteri."
"Benim için kaygılanma."
"Kendini hedef tahtası yapmandan korkuyorum."
"Ben iyi bir askerim."
"Ama beter bir aşıksın da."
Tugay öfkeyle doğruldu. Oturup ellerini dizlerinden sarkıttı ve öfkeyle boynunu çevirdi. "Susmayacak mısın?"
"Ben içindeki seni konuşturuyorum." Ramazan da doğruldu ve öfkeyle ona baktı. "Sen kendini yeterince susturuyorsun. Benim önüme böyle bir aşk gelse, onun için öyle bir savaşırım ki!"
"Beddua etmiyorum Ramazan ama dilerim, senin başına da böyle bir aşk gelir."
"Sesin beddua ediyormuşsun gibi çıkıyor."
"Mesele benim aşkım değil kardeşim."
"Aşık olduğunu kolayca kabul ediyorsun artık."
"Mesele keşke sadece aşık olmam olsaydı. Böyle bir aşkı senin için dilerim ama geri kalan herşey senden uzak olsun devrem."
"Bunları aşacağınıza inanıyorum."
Tugay kendine acıyarak avuç içlerini daha da kısalttığı saçlarında gezdirdi. "O zaman beni kabul ederse tabi."
"Kız üç sene boyunca kimseyi sevmemiş. Evliyken senden vazgeçeceğini mi zannediyorsun?"
"Ben olsam beni bir daha affetmezdim."
"Sen zaten kendine karşı oldukça acımasızsın. Seni tanıdığım zaman boyunca ilk kez bu kadar mutlu, kendinden emin, aileye en yakın şeye sahipsin. Onu korumak için de elinden geleni yapıyorsun. Tam olarak bir aile babasının yapacağı iş bu."
Baba kelimesi Tugay'ın içine aniden çarpıp geçen kaygı ve mutluluk karışımı bir his uyandırdı. Baba olmayı hiç düşünmemişti. Babası gibi birinden babalığı öğrenemediği gibi, hep beceremeyeceğinden korkardı. Şimdi düşününce, Yüsra'dan bir çocuğu olmasını isterdi. Tüm kaygılarına, korkularına rağmen... Beceriksizliğine, içinde halen büyümeyen o çocuğa rağmen, aile kurma ihtiyacı göğsünde çok önceden filizlenmişti. O plak tutan kızın ela gözlerine baktığında bu kesinlemişti.
"Komutanla görüştün mü?" diye sordu Ramazan. Tugay cebinden egzersiz topunu çıkarıp yumruğunun içinde ezerken kafasıyla onayladı.
"Yerini değiştirmeyi planlıyorlar." Tugay'ın da bildiklerini söyledi.
"Henüz değil," diyen Tugay adeta sesinden zehir aktığını hissetti.
"Bir ay, belki de üç hafta kaldı. Daha sakin bir yere, kolunu yormayacağın bir yere gönderileceksin, biliyorsun. Neden peşini bırakmıyorsun?"
Tugay ona öfkeyle baktı. "Beni tanıdığın için bu sözlerin işlemeyeceğini biliyorsun. Burada ya da orada. O şerefsiz nefes aldığı sürece ailem, İncim tehlikede. Sadece İncim de değil üstelik. O adam, ülkem için, ülkemin insanları için yok edilmesi gereken, nefes alan bir silah. Onu gebertip, soyunu kurutana kadar hiç bir yere gitmeyeceğim!"
Ramazan sakin olması için ellerini kaldırdı. "Bu yolda yalnız olmadığını bil ve asla tek başına bir işe kalkışmaz."
Tugay önüne döndü ve uçsuz bucaksız dağları saklayan beyaz bulutlara baktı. Yağmur geliyordu. İlk bahar ülkesini yeşertirken, Tugay'ın içinde halen koca bir kış peyda oluyordu. Şimşekler çakmaya başladı ama Tugay bunu duymadı. Hayır, o radyodaki sözleri dinliyordu. Sunucu, Tugay'a hiç de yabancı gelmeye o sözcükleri söylüyordu.
"Bu şarkı, İnci'den, Zehir Komutan'a geliyor. Kamuran Akkor'un kadife sesinden: 'Beni Kaybettin Artık'"
Ramazan ansızın kafasını ona çevirdi, şimşekler şiddetlendi ve yağmur bardaktan boşalır gibi yağmaya başladı. Suratından akan sular radyoya damlıyordu. Ne hikmettir ki yağmur suyu radyoyu bozup, onu bu şarkının verdiği acıdan korumuyordu. Gökyüzü, radyo, şarkıyı söyleyen sanatçı hatta kendi bile kendine siper almıştı.
"Sevgimi bilmeden ben severken, bu aşka layık olamazsın..." dediği yerde, Tugay avuçlarını çamura geçirdi ve tırnaklarını toprağa sapladı. "Beni kaybettin artık," dediği yer yanaklarını ısırdı. Kan tadı alana kadar, şarkı bitene kadar orada kaskatı bekledi. Ramazan onu ikaz ediyor, kalkmasını söylüyor, kendini gömleğiyle korumaya çalışıyordu. Nihayetinde pes etti ve onu bir başına bırakıp, tepeden aşağı, askeriyeye doğru koştu. Tugay layık olduğu kadar kirli, ıslanmış, çamur içinde ve sefil olana kadar yağmuru ve şarkıyı tenine çekti.
"Seni kaybetmedim," diye seslendi. "Seni kaybetmedim!" diye bağırdı. "Seni kaybetmeyeceğim!"
Şimdi askerlere sağlam malzeme çıkarmıştı işte. Mecnundan hallice, kendini dağlara vuran Ferhat da olabilirdi. Ne isim taktıkları önemli değildi. Karısını kazanmak için kolları daha erken sıvaması gerekiyordu. Doğruldu ve telsizine doğru yürüdü. Şimdi eski bir düşmanla randevu ayarlaması gerekiyordu.



