
Tugay kıvranıyordu. Yalnızca kolunun acısı değil, vicdanının acısı, bedeninin özlemi ve kalbinin ağırlığıyla, hasta yatağında uyumak için kıvranıyordu. Sokak lambaları ve tepelerdeki evlerin gümüşi ışığı açık pencereden odaya yansıyor, uçsuz bucaksız Ankara'nın soğuk betonları, üşümesine sebebiyet veriyordu.
Üstelik diğer tarafa da dönemiyordu. İncisi, bir tanecik karısı kanepede kıvrılmış uyuyordu. Tugay'ın tüm aksiliklerine, kötülüklerine katlanıyor, suratsızlığını merhametiyle kucaklıyordu. Tugay onu nasıl uzaklaştıracağını artık bilmiyordu. Yorgun düşmüştü. Üstelik uzaklaştırmaması için ağlayan kalbi de tamamen Yüsra'nın tarafını tutuyor, bedeninde her dakika bir savaş peyda oluyordu. Vazgeçemeyeceğini haykıran mantığı çok sesliydi. Ara sıra Yüsra'ya çok değer veren kalbi de mantığına uyuyor, sonra özlemi ortaya çıkıyor ve o küçük çocuk, özlemiyle beraber el ele tutuşup Tugay'ı günah keçisi belliyorlardı.
Oflayarak sırt üstü döndü. Oda temiz olduğu ve eşi etrafında pervane olduğu için kendini hiç hasta ya da yorgun hissetmiyordu. Ağrıları da azalmaya başlamıştı. Ağrılarının azalmamasını dilerdi. O zaman diri kalırdı, acısından başka bir şey düşünmezdi. Şimdi aklını çelen koku, temiz odada yayılan İnci'nin kokusuydu. Ona has, daha önce hiç koklamadığı bu esans, Tugay'ı hep ilk tanıştıkları ana götürürdü. Ona dokunmanın, bakmanın bile haram olduğu ilk tanışmalarına...
Yan gözle rahat koltukta huzurla uyuyan karısına baktı. Korkarak bakıyordu. Yakalanmaktan, yelkenleri suya indirmekten korkuyordu. Nasıl da normal olmak isterdi. Eskiden hiç normali aramamıştı; onun için mesleği de, ailesi de, yaşantısı da alışılmışı dışında olmaya mahkumdu. Bununla yaşamayı öğrenmişti. Ama şimdi bu kadın için normal olmak istiyordu. Sevgiyle büyütülmüş olmasına da gerek yoktu, boynunda bir bağ olmasa yeterdi. Herhangi biri olabilirdi, bir çiftçi, kasiyer, mühendis, öğretmen... Hepsinin zorluğunu kucaklamayı kabul ederdi. Bu kadına tehlikenin dışında bir hayat sunabilmek isterdi.
Ama ellerinde ne vardı? Karısının kalbini kırmak için hazırda bekleyen ailesi, onun canına kast eden düşmanları, sınırda, bombaların içinde küçük bir evi ve her an ipin ucunda asılı bekleyen canı...
Yüsra'nın kıpırdandığını duyduğunda, neredeyse gün ağarmak üzereydi. Gözlerini kapatarak onu izlemiyormuş gibi yaptı. Kız uyanır uyanmaz nefes verince, Tugay bir şeylerin ters gittiğini anladı. Gözlerini hafifçe aradı. Onun solgun yüzünü ve terli alnını fark etti. Yine kabus görmüş olmalıydı.
Gözleri buluştuğunda, artık çok geçti. Onu izlediğini fark etmişti. Yüsra acıyla kaşlarını kastı ve zorla yutkunarak, nemli gözleri, titreyen dudaklarıyla sordu.
"Yarın yine beni uzaklaştırabilirsin ama bugün bana sarılır mısın? Çok yorgunum Tugay."
Genç adam zorlukla yutkundu. Bedeni titremeye, itiraz etmeye başladı. Kararlı olmalıydı. Bugün sarılırsa, Yüsra'nın asla pes etmeyeceğini biliyordu. Onun kabuğunu kırmaya çalışıyordu. Kırınca da, kendini gözü kapalı tehlikeye atacaktı. Tüm bunlar bu kadar mantıklıyken, bir sürü sebep daha ondan uzak durması gerektiğini kanıtlarken Tugay ne mi yaptı?
Yana kaydı.
Yüsra hızla, adeta koşarak yanına geldi. Hastane terliklerini ayaklarından çıkardı ve Tugay'ın örtüsünü açıp, içine büzüldü. Genç adam kenara çekilemeden, ellerini uzattı ve belini kucakladı. Çıplak ayakları buz gibiydi. Tugay'ın sıcak bacaklarının arasına sokuşturdu. Boynunu da hep sevdiği gibi, göğsünün ortasına bir, iki kez sürttü.
Tugay şaşkın, özlem dolu, titrer vaziyette tavanı seyretti. Ona sarılmamak için tüm kaslarını kastı. Ama bu öyle doğal, öyle alışıldık bir temas olmuştu ki, bir kolu hemen beline dolanmış ve onu kendine çekiştirmişti. Burnunu eşarbına dayadı. Onu çıkarmak istese de yapmadı. Odanın kapısı kilitli değildi. Herhangi bir erkeğin İnci'sinin altın saçlarını görmesine izin veremezdi. Zaten, İncisi de kendini yalnızca helaline, yani Tugay'a saklıyordu.
Genç adam bir süre onu koklayarak, ısıtmaya çalışarak sarıldı. Nihayetinde sordu. "Kabusların ne zamandan beri var?"
Yüsra onunla konuştuğuna inanamıyormuş gibi nefes aldı. Kafasını kaldırmadı. Kaldırırsa susacağından, yine kavga edeceklerinden mi korkuyordu? Tugay burukça gülümsedi. O da isterdi karısına hak ettiği gibi davranmayı. İmkanlar böyle bir imkansızlık sunuyorken, haline gülmek de elbette trajikti. Bu gülüş ki, ağlayamadığı için göğsünden taşan bir taşkınlıktı. Bir ses çıkarmazsa, içi dolup taşacak ve ayaklarına kapanacaktı.
"Kendimi bildim bileli, ama bu sıralar şiddetlendi."
Tugay ona sıkıca sarıldı. Kabuslarını içine çekmek istiyormuş ya da onu kabuslardan uzak tutmak istiyormuş gibi göğsüne çekti. Yüsra da aynı sebepten ya da sadece sıcaklığına sığınmak için iyice sokuldu.
"Kolun ağrıyacak," diye itiraz etse de, sarılmaktan vazgeçecek gibi durmuyordu.
"Kolum iyi," dedi Tugay yalnızca.
"Daha iyi olacak." İkisi de belirsiz geleceklerinden dolayı sessiz kaldı. Daha iyi olacaktı ama bu konuda Yüsra ona yardım edemezdi. Yüsra'nın artık güvende ve ağabeyinin koruması altında olacağı yeni güne uyanıyorlardı. Ona sarıldıkça Tugay'ın kararı daha da kesinleşiyordu. Onu öyle çok seviyordu ki, değil canı, saçının teline zarar gelmemeliydi.
"Bana çocukluğunu anlat," dedi Tugay. Onu oyalamakla beraber, gerçekten merak ediyordu. Kabuslarının sebebinin nereden geldiğini bilmiyordu.
"Anlatırsam, sende bana kendininkini anlatır mısın?"
Tugay kasıldı. Karısı iyi pazarlık yapıyordu, belli ki o da Tugay'ı merak ediyordu. Gerçi bir gün önceki olayı hatırlıyor ve çocukluğunun nasıl geçtiğini tahmin ediyor olabilirdi.
"Pazarlık mı yapıyorsun sen?"
"En iyisinden öğrendim." Kıkırdama sesi göğsünde gümledi. Tugay aniden iç çekti ve karısını iki koluyla sarmalayıp alnına burnunu sürttü. Onunla hayat işe böyle kolaydı. İlmeklerini hiç zorlanmadan çözer, bir gülümser ve Tugay'ın kalbi hafiflerdi. Keşke... Ya da inşaAllah... Tugay defalarca haykırdı. İnşaAllah. Ne için dua ettiğini bilmiyordu ama Yüsra'nın her duasından mırıldandığı bu küçük ama Allah'la aralarında köprü olan sözcüğü söylemeye devam ediyordu.
İnşaAllah...
"Annem ben küçükken öldü," dedi yalın bir sesle. Tugay kulak kabartarak onun devam etmesini bekledi. "Beni ağabeyim ve ninem büyüttü." Kafasını kaldırdı. O güzelim ela gözleri aydınlanmaya başlayan gün ışığının altında, yeşil, kahve, mavi, sarı, tüm renklerin ahengiyle dans ediyor ve Tugay'ı his diyarına, anılara, geleceğe ve geçmişe sürüklüyordu. "Babamdan bahsetmeye değmez. Ben yetim ve öksüz büyüdüm, diyelim."
Tugay bir eliyle gamzesinin olduğu yanağını okşadı. "O küçük kız, nasıl böyle güçlü bir kadına dönüştü?"
"Güçlü mü?" Yüsra imayla kaşlarını kaldırdı. Bir gece önceki Tugay'ın sözlerini hatırlıyor gibiydi. "Güçlü sayılmam," diye itirafta bulundu. "Sende gördün. Senelerce bana bir yol gösterildi ve ben o yoldan çıkmadan, asla soyundan geldiğim adamın yoluna yaklaşmadan ilerledim."
"Sizden böyle bir nefreti kazanmak için ne yaptı?" diye sordu Tugay, artık gerçekten merak ediyordu.
Yüsra onun sakallarında parmak uçlarını gezdirdi. "O tanıdığım en korkunç adam." Tugay'ın gözlerine bakarken fısıldadı. "Artık epey kötü adam tanıdığım halde, halen en kötüsü benim babam."
"Öyle bir kötülükten böyle bir güzellik nasıl doğdu?" Yanağını elinin tersiyle süpürdü. Yüsra eline doğru kıvrıldı ve gözlerini yumdu.
"Bende güzel olan ne varsa annemden aldığımı söylüyor ağabeyim."
"Annene benziyorsan eğer, annen çok iyi bir insan olmalı."
Yüsra ona uzun uzun baktı. Belli ki söylemek istedikleri vardı ama söyleyemiyordu. Nihayetinde söylemedi. Yutkundu ve sordu.
"Şimdi sıra sende."
"Ama sen pek bir şey anlatmadın ki!"
Yüsra güldü. "Anlatacaklarımın çoğu bunaltıcı, kabuslarım kadar karanlık. Ama iyi şeyleri anlatabilirim. Ben, kuzenlerim ablam Ece, Oğuz ağabeyim, komşumuz Ali ağabeyim ve Yusuf ağabeyimle beraber büyüdüm. Zamanla birbirimizin sırtını kollamayı ve birbirimize sarılmayı öğrendik. Ağabeyimin uzaklaştığı anlarda Ece ablam ve Oğuz ağabeyim beni asla yalnız bırakmadı. Çocukluğumla ilgili en güzel anılarım onlarla geçen anlar. Üstelik, komşumuz ve ağabeylerimin çocukluk arkadaşı olan Ali ağabey, şimdi Ece ablamla evlendiler. Birbirilerini çocukluktan beri seviyorlardı. Hayatımıza sonradan katılan Erva yengem de, aileyi adeta bir araya getiren köprü gibi oldu. Onun sayesinden Günnur yengemle tanışan Oğuz ağabeyimde evlendi. Daha sayamadığım bir sürü arkadaşımız ve aile dostumuz oldu."
Tugay o susunca sordu. "Bunca kalabalığın içinde sen nasıl bana kaldın?" Buna hem hayret ediyor, hem de minnet duyuyordu. Yüsra sessiz kalınca gerildi. Kaşlarını kaldırarak sordu. "Yoksa o kalabalıkta birileri var mıydı?"
Yüsra zorlukla yutkundu. "Sana yalan söylemek istemiyorum," dedi yalnızca. "Duymak istemediğin bir şeyi de söylemek istemiyorum."
Tugay'ın içi içini yemeye başladı. Dudaklarını kemirirken, umursamıyormuş gibi görünmeye çalıştı.
"Kimdi?"
"Israr etme."
"Hayır yani kim olabilir? Ben seninle tanıştığımda zaten çok gençtik. Sende şehir dışındaydın. Seni ne zaman tanımış da, senden etkilenmiş?"
"Etkilenmek demeyelim de..."
"Kimdi?"
...
Yüsra nefes verdi. "Söyleyene kadar yakamı bırakmayacaksın değil mi?"
Tugay sabırla bekledi. Yüsra güldü. "Hoşgeldin Zehir Öncü."
"Yüsra Öncü, söyle!"
"Abartılacak bir şey değildi. Ağabeyimin çok yakın arkadaşı Mehmet Komiser vardı. O da, Günnur yengemin kız kardeşiyle evlendi. Böylece epey samimi bir aile olduk. Mehmet komiserin kardeşlerinden biri çok zekiydi. Benimde sayısalım iyi olsa da, sözelim çok kötüydü. O bize ders çalışmaya gelirdi."
"Yani ta liseden beri mi?" Tugay kollarını çözdü ve yatakta doğruldu. Dürtülmüş kedi gibi huzursuz görünüyordu. Saçları ve sakalları karman çormandı. Azıcık uzayan saçlarının ipek gibi olduğunu fark etti Yüsra. Ayrıca fark etmediği kızıl telleri şimdi fark ediyordu. Kıskanç, aksi, sevilesi, diye düşündü Yüsra. Onu sevmeyi özlemişti. Günlerdir buna izin vermiyordu.
Gülümserken söylendi. "Bilmiyordum. Ben yalnızca nezaket gösteriyordum ama onun alakası varmış. Seneler sonra bana yengem söyledi. Ayrıntıya girmeyeyim ama tam olarak seninle tanıştığım evrede benden bir şans istedi. Ben seni bulduğumda, o da kendi kalbini bulmuştu. Tekrar karşılaştığımızda ne onun, ne de benim birbirimize alakamız kalmamıştı."
Tugay ona yan yan, aksice baktı. "Yani beni bulmasaydın olabilirdi."
"Zannetmiyorum, o çoktan kendi yol arkadaşını bulmuştu."
"Ha, yani bulmasaydı olacaktı."
"Tugay?" Yüsra artık sırıtıyordu. "Kıskandın mı sen?" Adamın bağdaş kurduğu bacaklarını açmaya çalıştı. Tugay direndi ama Yüsra ısrar edince, bacaklarını uzatıp, dizlerinden kırdı. Yüsra bacaklarının arasına girdi. Orada dizlerinin üstünde doğruldu ve yüzlerini hizaladı. Ellerini diz kapaklarına koyarak, yüz yüze bakmalarını sağladı.
"Ona, benim için tek bir ihtimalin olduğunu söyledim," diye gözlerine bakarak mırıldandı. "O ihtimal için cesaret aradığımı söyledim."
Tugay bir süre yüzünü inceledi. Ona inanıyor ama halen içi köpürüyor gibi görünüyordu.
"Bu bahsi geçen kişi şu ağabeyinin desteklediği adam mı?" Adeta o adamı eline geçirse, bir kaşık suda boğacakmış gibi konuşuyordu.
"Şuan evli ve çocuklu olan bir adam."
"Bu, ağabeyinin onayını aldığını ve vaktiyle benim karıma yan gözle baktığı gerçeğini değiştirmez."
"Zehir Öncü, abartıyorsun." Ona doğru eğildi ve burunlarını birbirine sürttü. "Abartırken de çok tatlı oluyorsun."
Tugay, ten temasıyla sarhoş olmuş gibiydi. Burunlarını daha çok yaklaştırdı. Nefesleri birbirine karışıyordu.
"Ateşle oynuyorsun," diye uyardı Yüsra'yı.
Yüsra aklı uçmuş, teni yanar ve kalbi boğazında atarken fısıldadı. "Ateşle oynamayı da en iyisinden öğrendim."
"Sen yaramaz bir öğrencisin."
Yüsra artık ağlayacak gibiydi. Adamın soluğuna doğru fısıldadı. "Seni çok özledim."
"İnci..." Adamın ikazlarını dudaklarıyla susturdu. İlk kez ilk atılan kendisiydi. "Yarın," diye fısıldadı dudaklarına doğru. "Yarın."

Bir hastane odasında olduklarını hatırlayana kadar dakikalarda dudaklarını birbirinden ayırmadılar. Ne zaman ayrılsalar, bir diğeri atıldı ve yeniden başladı. Yüsra kucağında konforlu, sıcak ve mutlu görünüyordu. Tugay yaralı konunun izin verdiğince onu göğsünde saklıyordu. Kızın yaramaz elleri boynunu, göğsünü okşuyor ve alabildiği kadar teması alıyordu. Güneş ışığı yanaklarına, kirpiklerine vurmaya başladı. Yüzünü öpen güneşin sıcaklığını kıskandı genç adam. Eşarbın altına elini soktu ve saçlarının yumuşaklığında sarhoş oldu. Boynunu öptü, gamzesini ve bulduğu her kuytuyu öptü.
"Yüsra," dedi artık boğuk çıkan sesiyle. "Artık durmalıyız."
Bunu söylemesine rağmen dudakları konuşmak için bile teninden çekilmiyordu. Bu kelimeleri çenesini öperken mırıldanmıştı. Yüsra onun saçlarını avuçlarıyla okşadı, Tugay'ın içindeki çocuk mutlulukla bağırıyor, göğe rengarenk balonlar uçuruyor ve kutlama yapıyordu. Seviliyordu. Sevilmeyi bilmeyen çocukluğunu seviyordu bu kız. Belli ki, onunda sevilmeyen çocukluğu vardı. Tugay'ın çocukluğuyla arkadaştı.
Yüsra itiraz ve kabullenişle geri çekildi. Tugay onu bırakmaya hazır değildi. Yatağa onunla uzandı. Onu göğsünün üstüne uzattı.
"Kolun," diye itiraz etti Yüsra. Tugay yarın olacaklardan emin ama bugün ondan asla ayrılmak istemediğine daha emin, kafasını göğsüne yatırdı.
"Küçücük bir şeysin güzelim. Seksen kiloluk çantalar taşıyorum, bazen ölümü kucaklıyorum. Sana mı yer olmayacak göğsümde?"
Yüsra göğsünün üstünü öptü. "Böyle şeyler söylersen gidemem, biliyorsun."
Tugay sessiz kaldı. Gidecekti. Tugay ona ihanet edecek ve gitmesi için elinden geleni yapacaktı. Ama onu tamamen kaybetmekten de ödü kopuyordu. Önce Kızıl Sakalı yakalayacaktı, sonra hayatını düzene sokacak, Yüsra'ya yaşayabileceği bir ev alacaktı. Eğer o zaman Yüsra kendini isterse, işte o zaman kendini büsbütün önüne serecekti. Ama şimdi belirsiz geleceğine onu alet edemezdi.
"Uyu İncim," diye fısıldadı. Alnına son bir kez olmamasını dileyerek öptü.
...
İncisi uyudu. Sabah uyandığında, Ağabeyini yanı başında bulduğunda Tugay orada değildi. Taburcu olmak için imza atmıştı. Çantasını toplamış ve şehri terk etmişti. Arkasında tek bir not bile bırakmamıştı. Üstelik ağabeyine Yüsra'nın yaşadıklarını, kaçırıldığını da anlatmış olmalıydı. Yusuf ağabeyi yorgun, tükenmiş, korkmuş ve kararlı görünüyordu.
"Yine gidecek misin peşinden?" diye sordu. "Seni elleriyle bana gönderen kocana gidecek misin?"
Yüsra verdiği sözü hatırladı. Artık onu takip edemezdi. Bitmişti. Kısacık, rüya gibi evliliği bitmişti. Yüsra, Tugay'ın böyle kolayca onu arkasında bırakmasına anlam veremese de, içi kan ağlasa da hazırlandı ve ağabeyinin arabasının yolcu koltuğuna oturdu. Ağabeyi, onun konuşmak istemediğini anlamış olmalıydı. Radyoyu açtı. Radyoda o şarkı çalıyordu. Yüsra kendini tutamadı. Terk edilmişliğin verdiği hüsranla, aslında terk etmek istemeyen adamın dün gece gördüğü merhametiyle sarınmışken, çaresizce onu arkada bırakmasıyla ağlamaya başladı.
Sözler bedeninde kanser hücresi gibi dağılıyordu. Canı acıyordu. Bir anda tüm acılar, bir acıda toplanmış gibiydi. Annesizliğine ağlıyordu. Bilgisizliğine ağlıyordu. Baba kucağı görmeyen kollarına ağlıyordu. Kendisi gibi yaralı kocasına, hayır, bu gidişle eski kocasına ağlıyordu. Kafasını kaldırdığında ağabeyinin sulu ela gözlerini gördü. O asla ağlamazdı. O ağladığı için, Yüsra daha çok ağladı. Ağabeyinin haklı çıkmasına ağlıyordu. Çünkü cama yansıyan yansıması, tam olarak eskilerden hatırladığı o ufacık anlara sürüklüyordu Yüsra'yı.
Şimdi annesine benziyordu.

