İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 15 · 36 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 15

Öncünün İncisi

15. Bölüm bu bölümün devamı niteliğinde olacak❤️

Yüzünü serin bir el süpürdü. Genç adam ele doğru gerindi. Yanaklarında sıcaklık hissetti. Sakallarını süpüren bu yumuşacık his ancak bir hülya olabilirdi. Teni tanıdık hissi biliyormuş gibi gerginliği azaldı ama kalbi gürültüyle çarpıyordu.

Kulağında bir mırıltı işitti. Eski bir şarkının sözlerini ninni gibi kulağına fısıldayan bu ses, başka birinin sesi olmaktan çıkıp zihninin içine yerleşmiş, adeta kendi sesi kadar tanıdıktı.

Tugay uyuyor muydu, rüya mı görüyordu bilmiyordu. Uyanıklıkla uyku arasındaki o denizde kaç saat, kaç gün yüzdü onu da bilmiyordu. Ara sıra cehennem azabı gibi ağrılara uyanıyor, yeniden geri uyuyordu.

Nihayet gecenin bir yarısı uyandığında, sol kolunda inanılmaz bir ağrı ve ağırlık vardı. Tavana bakarak yer olgusunu kazanmaya çalıştı. Neler olduğunu hatırlamak için epey uğraştı. Zihni neden bu kadar pusluydu? Eğilerek koluna baktığında, neden olduğunu anladı. Narkoz verilmiş gibi görünüyordu. Kolunda kocaman bir alçı varda ve asılı duruyordu.

Kendi için kaygılanması burada son buldu. Çatışmanın tüm ayrıntıları zihnine ulaşınca, korkuyla doğruldu. Sızıyı umursamadan dişlerini sıkarak etrafına bakındı. Rahatlayarak soluğunu bıraktı. Aynı zamanda meleklerin ışığını hayal etmesini sağlayan o solgun tenli göz kapakları çırpınarak açıldı. Odanın loş lambalarının altında hemen üstüne çullandı.

Hemen ona doğru koştu. Tugay, ömrümde ona doğru böyle mutlulukla koşan başka birine sahip olmamıştı. Belki de ilk yürüdüğünde annesi sevinmişti, belki bir ara, Tugay'ın asla hatırlamadığı bir ara aile bireylerinden biri onu kucaklamıştı. Ama aklı erdiğinden beri ilk kez böyle bir sevgi gösterisine maruz kalıyordu.

Yaralı olmayan yanına koşan kız, "Nihayet," diye fısıldadı. Tugay daha ağzını açmadan eğildi ve alnını öptü. Genç adam onun kendine apaçık böyle bir temasta bulunmasına da alışkın değildi. Normalde temaslarını hep Tugay başlatırdı. Genç kız sanki kırk yıldır ona dokunuyor, onu sahipleniyormuş gibi tenini dudaklarıyla yoklarken, sakalına ellerini sürdü. Tugay kuruyan ağzını ıslatmak için yutkundu. Genç kız hafif geri çekilirken göz bebekleri bile gülüyordu.

"Günaydın Zehir Öncü," O ölünesi gamzesi gözünün altında, yanağının hemen üstünde belirdi. "Beni çok korkuttun."

Tugay sağlıklı düşünemediği, verdiği kararları hatırlayamadığı ve onu çok özlediği, korktuğu, kokusunun esiri olduğu için sağlam kolunu karısına uzattı ve onu adeta pazılarının arasında sıkıştırarak, dudaklarını dudaklarına yaklaştırdı.

Karısının itirazı hemen sustu. Sanki onun da böyle bir onaylamaya ihtiyacı varmış gibi, dudaklarının üstünde onayla gibi bir ses çıkarıp, gülümsedi. Tugay onun gülümseyen dudak köşelerinden öptü. Öpücüğünü bitirmeye henüz hazır olmadığı için, onu kendine doğru çekti. Yanına düşen kız söylendi.

"Hastanedeyiz. Her an birileri içeri girebilir."

"Karımı öpüyorum," dedi genç adam öfkeyle homurdanarak. "Kimse yaralı bir askere bu hakkı çok göremez."

Yüsra hülyalı bir edayla gözlerine bakarak gülümsemeye devam edince, Tugay onu sardığı elini uzattı ve kızın yanağındaki gamzeyi gerçek olup olmadığını anlamak istiyormuş gibi okşadı. Kolunun arasında kalmaktan hiç de sıkılmıyormuş gibi görünen karısı, o yanağını süpürürken boynunu öptü.

"Çok şükür," diye fısıldadı Tugay'ın boynuna doğru. "Seni koruyacağını biliyordum."

"Dua mı ettin İnci?" diye sordu Tugay. Kalbi ağırlaştı ve genzi yandı. "Beni korusun diye dua mı ettin?"

"Hep ediyordum. Uzaktayken bile. Benim değilken bile. Şimdi sabah uyandığımda, gece yattığımda, her göreve gittiğinde senin için dua ediyorum."

Tugay, nihayet pustan uyandı. Bu bir düş değildi. Romantik bir evliliğin sabahı değildi. Hastalıkta, sağlıkta sözü onlar için geçerli değildi.

Genç adam kolunu gevşetti. Karısı ondan uzaklaşmak yerine, bir ağaca asılan tembel hayvan gibi ona sarındı. Tugay gözlerini tavana dikerek, kendine duyduğu öfkeyi sakinleştirmeye çalıştı.

"Kendin için daha çok dua etmeliydin."

Kız onun sesinde her ne fark ettiyse, geriye çekildi yüz yüze gelmek için doğruldu. Kaşları çatılmıştı.

"Bu tehlikeleri biliyordum."

Tugay ona sertçe baktığında, kız sanki kuduz bir hayvan tarafından ısırılmış gibi gerildi. "Tehlikeleri bilmek başka, onlarla baş etmek başka şey Yüsra."

"Hata ettiğimi biliyorum ama..."

"Hata mı?" Tugay öfkeyle gülerken kolunun ağrısından suratı buruştu. "Ölmek üzereydin. Kendinde beraber bir tabur askeri de götürecektin."

"Zalimce laflar ederek beni uzaklaştıramazsın. Haklısın. İstediğini söylemekte de haklısın ama sanma ki beni yıldırabileceksin."

Genç adam burnundan soluyarak zorla doğruldu. Tüm kasları sancımaya başladı. "Kalkma!" diye bağırdı kız. "Kurşun kemiğine geldi, üstelik bir sürü dikişin var."

Tugay aşağı baktığında, parmak uçlarının alçının dışında şiştiğini gördü. İşe yaramaz parmaklarına öylece bakarken karısı mırıldandı. "İyileşeceksin. Sadece zaman gerekiyor."

"Tabi ki iyileşeceğim." Tugay ayağa kalkmaya çalışınca kız yanına koştu. Genç adamı engellemeye çalışıyordu ama Tugay umursamıyordu. Kendini aciz hissetmek istemiyordu, öfkesi tüm benliğini sarmalamıştı. "O şerefsizin canını almadan kolumu kaybetmeyeceğim."

"Önce sağlığını düşün..."

Adam sözünü kesti. "Bana biraz müsaade et."

Yüsra anlamayarak yüzüne baktı. Tugay öfkeyle ve utançla kıvranıyordu. "Müsaade et dedim." diye dişlerinin arasından söylendi. Kız anlamıştı ama oradan ayrılmak istemiyormuş gibiydi. Sonunda fısıltıyla konuştu.

"Bizim birbirimize mahremiyetimiz yok."

"Dünkü çocuklar gibi elimden tutup tuvalete mi götüreceksin?"

"Gerekirse evet!" diye bağırdı karısı. Tugay burun delikleri genişleyip daralırken, göğsünden kuvvetlice bir nefes çekti.

"Hiç pes etmezsin değil mi? Hiç bir konuda?"

"Ne demek istiyorsun?" Yüsra, titreyen ellerini saklamak için hırkasının cebine ellerini iliştirdi ama Tugay gördü. Göründüğü kadar sakin değildi. Atlattıklarını düşününce Tugay bile kafayı oynatacak gibi oluyordu.

Tugay onu kanatacağını bile bile, zorlukla yürürken homurdandı. "Hiç gelmemeliydin. Sen buraya göre değilsin."

Lavabonun kapısını arkasından kapattı ve sağlam koluna dayanarak, acıyan kolunun ve sızlayan kalbinin ıstırabıyla kıvrandı. Aynada ona bakan bir adam vardı. Henüz tanıştığı, babasından bile çok korktuğu bu adam Yüsra'ya öyle aşıktı ki, onun can sağlığı için kendi canına bile kıyardı. Onu korumak için, onun kalbini bile kırardı.

Lavabodan çıktığından onun gitmiş olmasını umdu ama elbette bu İnciydi. Ne demişti o şerefsiz? Zehir Öncü'nün İnci'si... İnatları da, gayretleri de birbiriyle yarışıyordu. Gözlerine bakmayan kızın kırgın olduğu her halinden belliydi ama kırgın olan eşlerin yapacağı gibi köşeye çekilmek yerine, onunla ilgilendi. Su getirdi. Yastığını düzeltti. Hemşireleri çağırdı, onunla ilgili bilgiler aldı. Tugay'ın öğrendiğine göre bu kör olasıca alçı kolunca üç ay kalacaktı. O kadar zaman ne yapacaktı? Göreve derhal başlamak istiyor, intikamını almak için avuç içleri kaşınıyordu.

Sağ yumruğunu sıktı. Neyse ki silah tutan eli halen oldukça sağlamdı. Onunla, kendine Kızıl Sakal diyen o teröristin canını alacaktı.

Gata'ya getirildiğini hemen fark etmişti. Helikopterle getirilmiş olduğu da tahmin ediyordu. Askerlerle ilk elden ilgilenen uzman doktorların olduğu bu hastanede, iyileşmesinin daha kısa süreceğini umut ediyordu. Bir anca odasına ziyaretçiler akın etmeye başladı. Bir çoğu uzman doktordu. Onu görmek istiyor, konuşuyor, gurur duyduklarını söylüyor ve iyi dileklerini sunuyorlardı. Kıdemli komutanlar, hatta bir iki tane bakanın bile ziyaret ettiği odası, nefes alamayacağı kadar çiçekle donatılıyordu.

Karısı tüm bu zamanda uzaktan izledi. Evlilikleri saklı olduğu için karışmak istemiyormuş gibi görünse de, yine de mesleği gereği bir çok şeye müdahalede bulunuyordu. Onu rahatsız edecek hareketlerden kaçınması için dil döküyor, odayı sürekli havalandırıyor, temizletiyor, çarşaflarını her gün neredeyse iki kere değiştiriyordu.

Tugay'a ailesinin yokluğunu asla aratmıyordu. Orada kaldıkları ikinci gün, Yüsra kantine indiğinde odasına "Ailesi" ziyarete geldi. Herkesten sonra gelmiş olmaları önemli değilmiş gibi kollarını birbirine bağlamış, yanıbaşında duran babası burnunun ucundan ona bakıyordu.

"Dikkatsiz mi davrandın?"

Annesi nispeten daha ılımlı gibiydi. Yanına oturdu ve gözlerini yaralı koluna dikti. Tek bir laf etmedi. Tugay ona bakmaya devam ederken babasına cevap verdi. "Olabildiğince dikkatliydim. Bizim işimizde böyle şeyler olur."

"Bizim işimizde kolunu kaybeden işini de kaybeder."

Tugay güldü. "Gazi babası almak sizi gururlandırmaz mıydı babacım?"

Babası olduğu yerde omuzlarını kastı. "Daha mesleğinin başında sayılırsın. Sen buna gazi olmak mı diyorsun?" Burnundan soluyormuş gibi nefes verdi. "Olsa olsa deneyimsizlikten olur bu yaptığın. Görevimin onuncu yılında bir kaç çizikten başka yaram yoktu. Ufacık bir operasyonda bile böyle yaralanıyorsan...

Annesi ansızın konuştu: "Lütfen, şuan daha iyileşmeden bunları konuşmayalım."

"Ne konuşalım?" Babası öfkeyle odayı arşınladı. "Herkesin dilinde bu var artık. Neden tek başına inlerine gidecek kadar ahmak olduğunu anlamıyorum. İntihar görevine gider gibi silahsız, mühimmatsız, ekipsiz oraya dalmak ancak bir dangalağın,"

"Siz ne diyorsunuz ya?" Odada gürüldeyen sesle Tugay şaşkınlıkla gözlerini ayırdı. Fırtına gibi odaya dalan karısı, babasıyla kendi arasına yürüdü ve sırtını Tugay'a vererek, sanki onu babasından koruyormuş gibi önünde dikildi. "Hasta birinin önünde böyle hesap sormaya utanmıyor musunuz? Mesleğiniz umurumda değil, rütbeniz ve onun komutanı olmanız da!"

"Bu çığırtkan da kim?" Babası hiç de sinmemişti. Hatta öfkeli görünüyordu. Tugay ter dökmeye başladı. Yüsra'yı kırmalarından korktu. Annesine çaresizce bakarak mırıldandı.

"Tanıştırayım Yüsra," dedi karısına. Babasıyla konuşmak bile istemiyordu. "Orgeneral Orhan Öncü. Kendisi babam olur. Bu hanım da annem Asude."

Yüsra donup kalmış gibi gözlerini ayırdı. Sonra Tugay'a döndü. Tugay bu kadar gergin olmasa, onun ifadesine kahkahalarla gülerdi. Kız daha demin kayınbabasına peşkeş çekmiş, kayınvalidenin önünde hesap sormuştu. Tugay eğer kızın geri sineceğini, özür dileyeceğini sanıyorsa yanılıyordu. Aksine, Yüsra daha kararlı görünüyordu.

"Üzgünüm, tanıştırılmadık. Ben Yüsra Soy-..." Tugay öksürerek uyarınca, Yüsra kızardı ve devam etti. "Yüsra Soylu Öncü."

"Bu o kız mı?" Babası sanki biri kafasından aşağı kaynar sular döküyormuş gibi elini boynuna attı, annesi ise daha farklı, sessiz bir öfke içinde gibiydi. Doğrulup Yüsra ile yüz yüze geldi.

"Bu kız, o kız mı?" diye sordu. Soruyu ortaya sorsa da, Tugay cevapladı.

"Evet."

"Evlendiğin kız," Bu sefer babası sözü aldı. "Hani şu formalite icabı evlendim dediğin kız, seneler önce tanıştığın kız mıydı?"

Tugay nefesini verdi. "Ummadığım tesadüfler oldu."

"Tesadüf?" Annesi öfkeyle güldü. "Neden bu kadar safsın sen oğlum? Apaçık kız kanına girmiş. Seni elde etmek için nasıl bu kadar ileri gidebilir?"

Yüsra tüm bu gidişata şaşırmış gibi ağzını bile açmadan olanları seyrederken, Tugay onun kalbinin kırılma sesini adeta işitebiliyordu. Annesi onu daha da şaşırtarak, Yüsra'ya yaklaştı ve öfkesini karısına kusmaya başladı.

"Seni aradığımda biraz bile güçlü durmadın. Onu hak etmediğini o anda anladım. Şimdi, seneler sonra ne oldu da oğlumun peşine geri düştün?"

"Onu aradığında mı?"

Kimse Tugay'ı cevaplamadı. Yüsra nemli gözleriyle annesine bakmaya devam edince, Tugay daha fazla dayanamadı.

"Bu kadar yeter gerçekten. Bugün yeterince misafir ağırladım. Kavganızı çekemeyecek kadar halsizim ve babam beyin de söylediği gibi, iyileşip onurluca görevime dönmek istiyorum. Yüsra'yı rahat bırakın ve rica ediyorum bugün dinlenmeme izin verin."

Annesi ona hayal kırıklığına uğramış gibi bakıyordu. Eliyle Yüsra'yı gösterdi. "Gerçekten bu kız için girdiğin tehlikelere değiyor mu?"

"Onun için bir tehlikeye girdiğim yok." Yüsra'nın gözlerine bakarken, içi kan ağlayarak konuştu. "Babama da söyledim, sen de duy. Mecbur kaldık. Ya mesleğimizden olacaktık, ya da bu evliliği gerçekleştirecektik. Geçici bir görev gibiydi bizim için."

"O zaman neden burada?" Annesi kollarını bağlayarak Yüsra'ya baktı. "Neden sanki bir 'Öncü'ymüş gibi tanıtıyor kendini?"

Tugay karar vermek zorundaydı. Doğruları büsbütün söyleyerek Yüsra'yı ömrünün sonuna kadar ailesi yapabilirdi. Ya da, küçük dokunuşlarla her şeyi mahveder, Yüsra kendi ailesine dönerdi. Böylece daha güvende ve sağlıklı olurdu. Tugay için yaşardı. Tugay'la yaşamasa bile...

Yüsra onun sessizliğini yanlış anladı. Ya da doğru... Onu kurtarmış da olabilirdi, kalbini söküp yere atmış ve çiğnemiş de.

"Oğlunuzun iş yerine tayinimin çıkması tamamen tesadüf her ne kadar inanmasanız da ama evliliğimiz tamamen işe dayalıydı. Böyle bir mecburiyette kalmasaydım, Öncü olmayı seçmezdim."

Zehir gibi sözleri ortamdaki herkesin içine aktı. Tugay ömründe ilk kez babasının nutkunun tutulduğunu görüyordu. Yüsra eliyle kapıyı gösterdi.

"Saygısızlık etmek istemem ama ülkemin askeri olarak görev başında yara alan oğlunuzu korumak da, ben deniz, Üstteğmen Tabip'in görevidir. Sizi tenzih ederim onu daha fazla yıpratmayın."

Babası Yüsra'nın basit bir Tabip olduğunu sanıyorsa eğer, şimdi ağzını payını almıştı. Tugay ve annesi de bu paydan nasibini almıştı. Annesi ona inanamıyormuş gibi bakarak, oğluna da kırgınlığını defalarca dile getirerek odayı terk etti. Onlar odadan çıkınca Tugay'ın titreyen bacağı durdu. Ağırlaşan midesinin düğünü çözüldü ve adeta üstüne bir rehavet çöktü. Geleceklerini tahmin ediyordu. Bu kadar büyük bir hesaplaşma yaşayacaklarını tahmin etmemişti.

Çatır çatır iş gören karısını yarı oturduğu yerden izledi. Suratını göremiyordu. Başörtüsü yüzünün bir kısmını örtüyordu. Dudaklarını ısırdı. Kendi de öyle söylemek istese de, Yüsra'nın sözleri telaffuz edişini bir yanı halen sindiremiyordu. Ne istiyordu Allah aşkın? Onu uzaklaştırmak isteyen kendiydi şimdi de kıza içerliyordu. Yüsra en doğrusunu yapmıştı. Babasının hakkından nasıl da güzel gelmişti.

Kaşlarını çattı. Annesinin sözlerini hatırladı. "Annem seni ne zaman aradı?"

Yüsra omuz silkti. Tugay doğrulup yataktan bacaklarını sarkıttı. Yüsra oturmak nedir bilmiyordu. Onun yüzüne bakıp konuşmak için kafasını eğdi.

"Konuşmuş," diye diretti Tugay. "Sana ne söyledi?"

Yüsra nefes verdi. Elindeki kağıt bardaklara kahve doldurmaya başladı. Tugay ısrar etti. "Bana söyleyeceksin Yüsra!"

"Ne istiyorsun?" diye sordu Yüsra arkasını döndü. Sırtını arkasındaki masaya yasladı. Elleriyle masayı tutmuş, güç almaya çalışıyor gibiydi ama ela gözleri hayal kırıklığı doluydu. "Bundan mı anlıyorsun sen Tugay? Sizin aile dediğiniz bağ bu mu? Babanın ve annenin yaptığı gibi seninle kavga etmemi, tartışma çıkarmamı mı istiyorsun?"

Tugay sersemleyerek azarlanışının verdiği acıyı bastırmaya çalıştı. Bir yanı, o ailesinden şiddet görerek büyüyen yanı kabulle başını onaylıyordu. Böyle bir tartışma onun bildiği bağdı. Sorunlar böyle çözülmez miydi?

"Seni artık anlıyorum," diyen kızın sesi çatladı. "Neden etrafa saldırarak kendine duvarlar ördüğünü çok iyi anlıyorum ama ben annen ya da baban değilim. Bana saldırmaktan vazgeç."

Tugay susarak yerdeki beyaz fayansa gözlerini dikti. Boğazı yanmaya başladı. "Senin bildiğin yol ne?" diye sordu. Canı öyle yanıyordu ki onun da canını yaktığını fark etmedi. "Söylemeye bile dilinin varmadığı aile bağlarınız ne? Ağabeyinin sana yol gösterip senin de o yola sorgusuzca dalman mı sağlıklı aile ilişkiniz?"

"Ağabeyim hakkında doğru konuş."

"Yine aynı yere geldik." Tugay burnundan soluyordu. "Ama biliyor musun? Ağabeyine hak vermeye başladım. Senin gerçekten de yol gösterilmeye ihtiyacın var."

"Annenin beni niye aradığını söylemediğim için bana saldırıyorsun," Yüsra nasıl böyle sakin kalabiliyordu? Tugay şuan öfkesiyle hareket ederken, genç kız sesiyle Tugay'ı adeta kucaklıyordu. Tugay yaşadıklarını hatırlamasa buna kanacaktı. Onun güçlü olduğuna, tehlikede olmadığına, onun yanında güvende olduğuna... "Beni yaralayarak gerçekleri almaya çalışıyorsun."

"Annemin sana ne söylediği önemli değil. Demek ki sözler senin üzerinde etkili Tabip Hanım."

"Karın," diye hatırlattı öfkeyle Yüsra. "Karşında karın var Öncü Komutan. Öfkene hakim ol."

"Sana bana layık olmadığını mı söyledi?" Yüsra susunca Tugay tam on ikiden vurmuş olduğunu anladı. "Ve aynı zamanda bunları ağabeyin de sana söyledi. Peki benim duyduklarım Yüsra? Ben de aynı şeyleri işittim, aynı azarları, aynı engelleri." Yumruklarını yatağa batırdı ve boynunu iki yana kıvırarak öfkesini azaltmaya çalıştı. "Allah kahretsin!" diye bağırdı aniden. İçi taşıyor, tutamıyordu. "Bana söyleseydin bunu hallederdim! Ağabeyinin de gönlünü bir şekilde alırdık!" Derince soludu ve kastığı çenesinin altından konuştu. "Ama biliyor musun, ağabeyin de, annem de bir yerde haklıydı. Senin benimle, benim seninle baş edecek mekanizmalarımız yok. Hamurumuz ayrı yoğurulmuş bizim."

"Sen ne saçmalıyorsun?"

Tugay bütün bedeni itiraz ettiği halde doğruldu. Onunla yüzyüze gelirken en heybetli haliyle durmayı umdu. İçinde küçücük bir çocuk ağlıyor, bağırıyordu. Ellerini birleştirmiş Tugay'dan susması için merhamet dileniyordu.

"Benden buraya kadar."

Yüsra susarak gözlerine bakıyordu. Dudakları mühürlü ama titrek, kendini kasmaktan boğazı gergin, elleri küçük birer yumruk halinde ona bakmaya devam ediyordu. Onu duyduğunu belirten tek işaret titreyen dudaklarıydı. Nihayet ağzını açtı.

"Öfken bitince konuşalım."

"Allah kahretmesin!" diye bağırdı Tugay yaralı elini kaldırdığını fark etmeden kaldırdı. Canı öyle çok yandı ki, ona rağmen dişlerini sıkarak yenilgiyle Yüsra'ya yalvardı. "Gitmen için ne yapmam gerek."

Yüsra ona uzun uzun baktı. Yaralı koluna daha uzun... Nihayetinde nefes verdi ve başını eğerek ayaklarına baktı. "İyileşene kadar yanında kalacağım." Gözlerini Tugay'a dikerek, Tugay'ı bir pislikmiş gibi hissettirerek o merhametli sesiyle konuştu. "Önce iyileşeceksin Komutan. Sonra gerektiğinde gideceğim."

15. Bölüm bu bölümün devamı niteliğinde olacak❤️

Yüzünü serin bir el süpürdü. Genç adam ele doğru gerindi. Yanaklarında sıcaklık hissetti. Sakallarını süpüren bu yumuşacık his ancak bir hülya olabilirdi. Teni tanıdık hissi biliyormuş gibi gerginliği azaldı ama kalbi gürültüyle çarpıyordu.

Kulağında bir mırıltı işitti. Eski bir şarkının sözlerini ninni gibi kulağına fısıldayan bu ses, başka birinin sesi olmaktan çıkıp zihninin içine yerleşmiş, adeta kendi sesi kadar tanıdıktı.

Tugay uyuyor muydu, rüya mı görüyordu bilmiyordu. Uyanıklıkla uyku arasındaki o denizde kaç saat, kaç gün yüzdü onu da bilmiyordu. Ara sıra cehennem azabı gibi ağrılara uyanıyor, yeniden geri uyuyordu.

Nihayet gecenin bir yarısı uyandığında, sol kolunda inanılmaz bir ağrı ve ağırlık vardı. Tavana bakarak yer olgusunu kazanmaya çalıştı. Neler olduğunu hatırlamak için epey uğraştı. Zihni neden bu kadar pusluydu? Eğilerek koluna baktığında, neden olduğunu anladı. Narkoz verilmiş gibi görünüyordu. Kolunda kocaman bir alçı varda ve asılı duruyordu.

Kendi için kaygılanması burada son buldu. Çatışmanın tüm ayrıntıları zihnine ulaşınca, korkuyla doğruldu. Sızıyı umursamadan dişlerini sıkarak etrafına bakındı. Rahatlayarak soluğunu bıraktı. Aynı zamanda meleklerin ışığını hayal etmesini sağlayan o solgun tenli göz kapakları çırpınarak açıldı. Odanın loş lambalarının altında hemen üstüne çullandı.

Hemen ona doğru koştu. Tugay, ömrümde ona doğru böyle mutlulukla koşan başka birine sahip olmamıştı. Belki de ilk yürüdüğünde annesi sevinmişti, belki bir ara, Tugay'ın asla hatırlamadığı bir ara aile bireylerinden biri onu kucaklamıştı. Ama aklı erdiğinden beri ilk kez böyle bir sevgi gösterisine maruz kalıyordu.

Yaralı olmayan yanına koşan kız, "Nihayet," diye fısıldadı. Tugay daha ağzını açmadan eğildi ve alnını öptü. Genç adam onun kendine apaçık böyle bir temasta bulunmasına da alışkın değildi. Normalde temaslarını hep Tugay başlatırdı. Genç kız sanki kırk yıldır ona dokunuyor, onu sahipleniyormuş gibi tenini dudaklarıyla yoklarken, sakalına ellerini sürdü. Tugay kuruyan ağzını ıslatmak için yutkundu. Genç kız hafif geri çekilirken göz bebekleri bile gülüyordu.

"Günaydın Zehir Öncü," O ölünesi gamzesi gözünün altında, yanağının hemen üstünde belirdi. "Beni çok korkuttun."

Tugay sağlıklı düşünemediği, verdiği kararları hatırlayamadığı ve onu çok özlediği, korktuğu, kokusunun esiri olduğu için sağlam kolunu karısına uzattı ve onu adeta pazılarının arasında sıkıştırarak, dudaklarını dudaklarına yaklaştırdı.

Karısının itirazı hemen sustu. Sanki onun da böyle bir onaylamaya ihtiyacı varmış gibi, dudaklarının üstünde onayla gibi bir ses çıkarıp, gülümsedi. Tugay onun gülümseyen dudak köşelerinden öptü. Öpücüğünü bitirmeye henüz hazır olmadığı için, onu kendine doğru çekti. Yanına düşen kız söylendi.

"Hastanedeyiz. Her an birileri içeri girebilir."

"Karımı öpüyorum," dedi genç adam öfkeyle homurdanarak. "Kimse yaralı bir askere bu hakkı çok göremez."

Yüsra hülyalı bir edayla gözlerine bakarak gülümsemeye devam edince, Tugay onu sardığı elini uzattı ve kızın yanağındaki gamzeyi gerçek olup olmadığını anlamak istiyormuş gibi okşadı. Kolunun arasında kalmaktan hiç de sıkılmıyormuş gibi görünen karısı, o yanağını süpürürken boynunu öptü.

"Çok şükür," diye fısıldadı Tugay'ın boynuna doğru. "Seni koruyacağını biliyordum."

"Dua mı ettin İnci?" diye sordu Tugay. Kalbi ağırlaştı ve genzi yandı. "Beni korusun diye dua mı ettin?"

"Hep ediyordum. Uzaktayken bile. Benim değilken bile. Şimdi sabah uyandığımda, gece yattığımda, her göreve gittiğinde senin için dua ediyorum."

Tugay, nihayet pustan uyandı. Bu bir düş değildi. Romantik bir evliliğin sabahı değildi. Hastalıkta, sağlıkta sözü onlar için geçerli değildi.

Genç adam kolunu gevşetti. Karısı ondan uzaklaşmak yerine, bir ağaca asılan tembel hayvan gibi ona sarındı. Tugay gözlerini tavana dikerek, kendine duyduğu öfkeyi sakinleştirmeye çalıştı.

"Kendin için daha çok dua etmeliydin."

Kız onun sesinde her ne fark ettiyse, geriye çekildi yüz yüze gelmek için doğruldu. Kaşları çatılmıştı.

"Bu tehlikeleri biliyordum."

Tugay ona sertçe baktığında, kız sanki kuduz bir hayvan tarafından ısırılmış gibi gerildi. "Tehlikeleri bilmek başka, onlarla baş etmek başka şey Yüsra."

"Hata ettiğimi biliyorum ama..."

"Hata mı?" Tugay öfkeyle gülerken kolunun ağrısından suratı buruştu. "Ölmek üzereydin. Kendinde beraber bir tabur askeri de götürecektin."

"Zalimce laflar ederek beni uzaklaştıramazsın. Haklısın. İstediğini söylemekte de haklısın ama sanma ki beni yıldırabileceksin."

Genç adam burnundan soluyarak zorla doğruldu. Tüm kasları sancımaya başladı. "Kalkma!" diye bağırdı kız. "Kurşun kemiğine geldi, üstelik bir sürü dikişin var."

Tugay aşağı baktığında, parmak uçlarının alçının dışında şiştiğini gördü. İşe yaramaz parmaklarına öylece bakarken karısı mırıldandı. "İyileşeceksin. Sadece zaman gerekiyor."

"Tabi ki iyileşeceğim." Tugay ayağa kalkmaya çalışınca kız yanına koştu. Genç adamı engellemeye çalışıyordu ama Tugay umursamıyordu. Kendini aciz hissetmek istemiyordu, öfkesi tüm benliğini sarmalamıştı. "O şerefsizin canını almadan kolumu kaybetmeyeceğim."

"Önce sağlığını düşün..."

Adam sözünü kesti. "Bana biraz müsaade et."

Yüsra anlamayarak yüzüne baktı. Tugay öfkeyle ve utançla kıvranıyordu. "Müsaade et dedim." diye dişlerinin arasından söylendi. Kız anlamıştı ama oradan ayrılmak istemiyormuş gibiydi. Sonunda fısıltıyla konuştu.

"Bizim birbirimize mahremiyetimiz yok."

"Dünkü çocuklar gibi elimden tutup tuvalete mi götüreceksin?"

"Gerekirse evet!" diye bağırdı karısı. Tugay burun delikleri genişleyip daralırken, göğsünden kuvvetlice bir nefes çekti.

"Hiç pes etmezsin değil mi? Hiç bir konuda?"

"Ne demek istiyorsun?" Yüsra, titreyen ellerini saklamak için hırkasının cebine ellerini iliştirdi ama Tugay gördü. Göründüğü kadar sakin değildi. Atlattıklarını düşününce Tugay bile kafayı oynatacak gibi oluyordu.

Tugay onu kanatacağını bile bile, zorlukla yürürken homurdandı. "Hiç gelmemeliydin. Sen buraya göre değilsin."

Lavabonun kapısını arkasından kapattı ve sağlam koluna dayanarak, acıyan kolunun ve sızlayan kalbinin ıstırabıyla kıvrandı. Aynada ona bakan bir adam vardı. Henüz tanıştığı, babasından bile çok korktuğu bu adam Yüsra'ya öyle aşıktı ki, onun can sağlığı için kendi canına bile kıyardı. Onu korumak için, onun kalbini bile kırardı.

Lavabodan çıktığından onun gitmiş olmasını umdu ama elbette bu İnciydi. Ne demişti o şerefsiz? Zehir Öncü'nün İnci'si... İnatları da, gayretleri de birbiriyle yarışıyordu. Gözlerine bakmayan kızın kırgın olduğu her halinden belliydi ama kırgın olan eşlerin yapacağı gibi köşeye çekilmek yerine, onunla ilgilendi. Su getirdi. Yastığını düzeltti. Hemşireleri çağırdı, onunla ilgili bilgiler aldı. Tugay'ın öğrendiğine göre bu kör olasıca alçı kolunca üç ay kalacaktı. O kadar zaman ne yapacaktı? Göreve derhal başlamak istiyor, intikamını almak için avuç içleri kaşınıyordu.

Sağ yumruğunu sıktı. Neyse ki silah tutan eli halen oldukça sağlamdı. Onunla, kendine Kızıl Sakal diyen o teröristin canını alacaktı.

Gata'ya getirildiğini hemen fark etmişti. Helikopterle getirilmiş olduğu da tahmin ediyordu. Askerlerle ilk elden ilgilenen uzman doktorların olduğu bu hastanede, iyileşmesinin daha kısa süreceğini umut ediyordu. Bir anca odasına ziyaretçiler akın etmeye başladı. Bir çoğu uzman doktordu. Onu görmek istiyor, konuşuyor, gurur duyduklarını söylüyor ve iyi dileklerini sunuyorlardı. Kıdemli komutanlar, hatta bir iki tane bakanın bile ziyaret ettiği odası, nefes alamayacağı kadar çiçekle donatılıyordu.

Karısı tüm bu zamanda uzaktan izledi. Evlilikleri saklı olduğu için karışmak istemiyormuş gibi görünse de, yine de mesleği gereği bir çok şeye müdahalede bulunuyordu. Onu rahatsız edecek hareketlerden kaçınması için dil döküyor, odayı sürekli havalandırıyor, temizletiyor, çarşaflarını her gün neredeyse iki kere değiştiriyordu.

Tugay'a ailesinin yokluğunu asla aratmıyordu. Orada kaldıkları ikinci gün, Yüsra kantine indiğinde odasına "Ailesi" ziyarete geldi. Herkesten sonra gelmiş olmaları önemli değilmiş gibi kollarını birbirine bağlamış, yanıbaşında duran babası burnunun ucundan ona bakıyordu.

"Dikkatsiz mi davrandın?"

Annesi nispeten daha ılımlı gibiydi. Yanına oturdu ve gözlerini yaralı koluna dikti. Tek bir laf etmedi. Tugay ona bakmaya devam ederken babasına cevap verdi. "Olabildiğince dikkatliydim. Bizim işimizde böyle şeyler olur."

"Bizim işimizde kolunu kaybeden işini de kaybeder."

Tugay güldü. "Gazi babası almak sizi gururlandırmaz mıydı babacım?"

Babası olduğu yerde omuzlarını kastı. "Daha mesleğinin başında sayılırsın. Sen buna gazi olmak mı diyorsun?" Burnundan soluyormuş gibi nefes verdi. "Olsa olsa deneyimsizlikten olur bu yaptığın. Görevimin onuncu yılında bir kaç çizikten başka yaram yoktu. Ufacık bir operasyonda bile böyle yaralanıyorsan...

Annesi ansızın konuştu: "Lütfen, şuan daha iyileşmeden bunları konuşmayalım."

"Ne konuşalım?" Babası öfkeyle odayı arşınladı. "Herkesin dilinde bu var artık. Neden tek başına inlerine gidecek kadar ahmak olduğunu anlamıyorum. İntihar görevine gider gibi silahsız, mühimmatsız, ekipsiz oraya dalmak ancak bir dangalağın,"

"Siz ne diyorsunuz ya?" Odada gürüldeyen sesle Tugay şaşkınlıkla gözlerini ayırdı. Fırtına gibi odaya dalan karısı, babasıyla kendi arasına yürüdü ve sırtını Tugay'a vererek, sanki onu babasından koruyormuş gibi önünde dikildi. "Hasta birinin önünde böyle hesap sormaya utanmıyor musunuz? Mesleğiniz umurumda değil, rütbeniz ve onun komutanı olmanız da!"

"Bu çığırtkan da kim?" Babası hiç de sinmemişti. Hatta öfkeli görünüyordu. Tugay ter dökmeye başladı. Yüsra'yı kırmalarından korktu. Annesine çaresizce bakarak mırıldandı.

"Tanıştırayım Yüsra," dedi karısına. Babasıyla konuşmak bile istemiyordu. "Orgeneral Orhan Öncü. Kendisi babam olur. Bu hanım da annem Asude."

Yüsra donup kalmış gibi gözlerini ayırdı. Sonra Tugay'a döndü. Tugay bu kadar gergin olmasa, onun ifadesine kahkahalarla gülerdi. Kız daha demin kayınbabasına peşkeş çekmiş, kayınvalidenin önünde hesap sormuştu. Tugay eğer kızın geri sineceğini, özür dileyeceğini sanıyorsa yanılıyordu. Aksine, Yüsra daha kararlı görünüyordu.

"Üzgünüm, tanıştırılmadık. Ben Yüsra Soy-..." Tugay öksürerek uyarınca, Yüsra kızardı ve devam etti. "Yüsra Soylu Öncü."

"Bu o kız mı?" Babası sanki biri kafasından aşağı kaynar sular döküyormuş gibi elini boynuna attı, annesi ise daha farklı, sessiz bir öfke içinde gibiydi. Doğrulup Yüsra ile yüz yüze geldi.

"Bu kız, o kız mı?" diye sordu. Soruyu ortaya sorsa da, Tugay cevapladı.

"Evet."

"Evlendiğin kız," Bu sefer babası sözü aldı. "Hani şu formalite icabı evlendim dediğin kız, seneler önce tanıştığın kız mıydı?"

Tugay nefesini verdi. "Ummadığım tesadüfler oldu."

"Tesadüf?" Annesi öfkeyle güldü. "Neden bu kadar safsın sen oğlum? Apaçık kız kanına girmiş. Seni elde etmek için nasıl bu kadar ileri gidebilir?"

Yüsra tüm bu gidişata şaşırmış gibi ağzını bile açmadan olanları seyrederken, Tugay onun kalbinin kırılma sesini adeta işitebiliyordu. Annesi onu daha da şaşırtarak, Yüsra'ya yaklaştı ve öfkesini karısına kusmaya başladı.

"Seni aradığımda biraz bile güçlü durmadın. Onu hak etmediğini o anda anladım. Şimdi, seneler sonra ne oldu da oğlumun peşine geri düştün?"

"Onu aradığında mı?"

Kimse Tugay'ı cevaplamadı. Yüsra nemli gözleriyle annesine bakmaya devam edince, Tugay daha fazla dayanamadı.

"Bu kadar yeter gerçekten. Bugün yeterince misafir ağırladım. Kavganızı çekemeyecek kadar halsizim ve babam beyin de söylediği gibi, iyileşip onurluca görevime dönmek istiyorum. Yüsra'yı rahat bırakın ve rica ediyorum bugün dinlenmeme izin verin."

Annesi ona hayal kırıklığına uğramış gibi bakıyordu. Eliyle Yüsra'yı gösterdi. "Gerçekten bu kız için girdiğin tehlikelere değiyor mu?"

"Onun için bir tehlikeye girdiğim yok." Yüsra'nın gözlerine bakarken, içi kan ağlayarak konuştu. "Babama da söyledim, sen de duy. Mecbur kaldık. Ya mesleğimizden olacaktık, ya da bu evliliği gerçekleştirecektik. Geçici bir görev gibiydi bizim için."

"O zaman neden burada?" Annesi kollarını bağlayarak Yüsra'ya baktı. "Neden sanki bir 'Öncü'ymüş gibi tanıtıyor kendini?"

Tugay karar vermek zorundaydı. Doğruları büsbütün söyleyerek Yüsra'yı ömrünün sonuna kadar ailesi yapabilirdi. Ya da, küçük dokunuşlarla her şeyi mahveder, Yüsra kendi ailesine dönerdi. Böylece daha güvende ve sağlıklı olurdu. Tugay için yaşardı. Tugay'la yaşamasa bile...

Yüsra onun sessizliğini yanlış anladı. Ya da doğru... Onu kurtarmış da olabilirdi, kalbini söküp yere atmış ve çiğnemiş de.

"Oğlunuzun iş yerine tayinimin çıkması tamamen tesadüf her ne kadar inanmasanız da ama evliliğimiz tamamen işe dayalıydı. Böyle bir mecburiyette kalmasaydım, Öncü olmayı seçmezdim."

Zehir gibi sözleri ortamdaki herkesin içine aktı. Tugay ömründe ilk kez babasının nutkunun tutulduğunu görüyordu. Yüsra eliyle kapıyı gösterdi.

"Saygısızlık etmek istemem ama ülkemin askeri olarak görev başında yara alan oğlunuzu korumak da, ben deniz, Üstteğmen Tabip'in görevidir. Sizi tenzih ederim onu daha fazla yıpratmayın."

Babası Yüsra'nın basit bir Tabip olduğunu sanıyorsa eğer, şimdi ağzını payını almıştı. Tugay ve annesi de bu paydan nasibini almıştı. Annesi ona inanamıyormuş gibi bakarak, oğluna da kırgınlığını defalarca dile getirerek odayı terk etti. Onlar odadan çıkınca Tugay'ın titreyen bacağı durdu. Ağırlaşan midesinin düğünü çözüldü ve adeta üstüne bir rehavet çöktü. Geleceklerini tahmin ediyordu. Bu kadar büyük bir hesaplaşma yaşayacaklarını tahmin etmemişti.

Çatır çatır iş gören karısını yarı oturduğu yerden izledi. Suratını göremiyordu. Başörtüsü yüzünün bir kısmını örtüyordu. Dudaklarını ısırdı. Kendi de öyle söylemek istese de, Yüsra'nın sözleri telaffuz edişini bir yanı halen sindiremiyordu. Ne istiyordu Allah aşkın? Onu uzaklaştırmak isteyen kendiydi şimdi de kıza içerliyordu. Yüsra en doğrusunu yapmıştı. Babasının hakkından nasıl da güzel gelmişti.

Kaşlarını çattı. Annesinin sözlerini hatırladı. "Annem seni ne zaman aradı?"

Yüsra omuz silkti. Tugay doğrulup yataktan bacaklarını sarkıttı. Yüsra oturmak nedir bilmiyordu. Onun yüzüne bakıp konuşmak için kafasını eğdi.

"Konuşmuş," diye diretti Tugay. "Sana ne söyledi?"

Yüsra nefes verdi. Elindeki kağıt bardaklara kahve doldurmaya başladı. Tugay ısrar etti. "Bana söyleyeceksin Yüsra!"

"Ne istiyorsun?" diye sordu Yüsra arkasını döndü. Sırtını arkasındaki masaya yasladı. Elleriyle masayı tutmuş, güç almaya çalışıyor gibiydi ama ela gözleri hayal kırıklığı doluydu. "Bundan mı anlıyorsun sen Tugay? Sizin aile dediğiniz bağ bu mu? Babanın ve annenin yaptığı gibi seninle kavga etmemi, tartışma çıkarmamı mı istiyorsun?"

Tugay sersemleyerek azarlanışının verdiği acıyı bastırmaya çalıştı. Bir yanı, o ailesinden şiddet görerek büyüyen yanı kabulle başını onaylıyordu. Böyle bir tartışma onun bildiği bağdı. Sorunlar böyle çözülmez miydi?

"Seni artık anlıyorum," diyen kızın sesi çatladı. "Neden etrafa saldırarak kendine duvarlar ördüğünü çok iyi anlıyorum ama ben annen ya da baban değilim. Bana saldırmaktan vazgeç."

Tugay susarak yerdeki beyaz fayansa gözlerini dikti. Boğazı yanmaya başladı. "Senin bildiğin yol ne?" diye sordu. Canı öyle yanıyordu ki onun da canını yaktığını fark etmedi. "Söylemeye bile dilinin varmadığı aile bağlarınız ne? Ağabeyinin sana yol gösterip senin de o yola sorgusuzca dalman mı sağlıklı aile ilişkiniz?"

"Ağabeyim hakkında doğru konuş."

"Yine aynı yere geldik." Tugay burnundan soluyordu. "Ama biliyor musun? Ağabeyine hak vermeye başladım. Senin gerçekten de yol gösterilmeye ihtiyacın var."

"Annenin beni niye aradığını söylemediğim için bana saldırıyorsun," Yüsra nasıl böyle sakin kalabiliyordu? Tugay şuan öfkesiyle hareket ederken, genç kız sesiyle Tugay'ı adeta kucaklıyordu. Tugay yaşadıklarını hatırlamasa buna kanacaktı. Onun güçlü olduğuna, tehlikede olmadığına, onun yanında güvende olduğuna... "Beni yaralayarak gerçekleri almaya çalışıyorsun."

"Annemin sana ne söylediği önemli değil. Demek ki sözler senin üzerinde etkili Tabip Hanım."

"Karın," diye hatırlattı öfkeyle Yüsra. "Karşında karın var Öncü Komutan. Öfkene hakim ol."

"Sana bana layık olmadığını mı söyledi?" Yüsra susunca Tugay tam on ikiden vurmuş olduğunu anladı. "Ve aynı zamanda bunları ağabeyin de sana söyledi. Peki benim duyduklarım Yüsra? Ben de aynı şeyleri işittim, aynı azarları, aynı engelleri." Yumruklarını yatağa batırdı ve boynunu iki yana kıvırarak öfkesini azaltmaya çalıştı. "Allah kahretsin!" diye bağırdı aniden. İçi taşıyor, tutamıyordu. "Bana söyleseydin bunu hallederdim! Ağabeyinin de gönlünü bir şekilde alırdık!" Derince soludu ve kastığı çenesinin altından konuştu. "Ama biliyor musun, ağabeyin de, annem de bir yerde haklıydı. Senin benimle, benim seninle baş edecek mekanizmalarımız yok. Hamurumuz ayrı yoğurulmuş bizim."

"Sen ne saçmalıyorsun?"

Tugay bütün bedeni itiraz ettiği halde doğruldu. Onunla yüzyüze gelirken en heybetli haliyle durmayı umdu. İçinde küçücük bir çocuk ağlıyor, bağırıyordu. Ellerini birleştirmiş Tugay'dan susması için merhamet dileniyordu.

"Benden buraya kadar."

Yüsra susarak gözlerine bakıyordu. Dudakları mühürlü ama titrek, kendini kasmaktan boğazı gergin, elleri küçük birer yumruk halinde ona bakmaya devam ediyordu. Onu duyduğunu belirten tek işaret titreyen dudaklarıydı. Nihayet ağzını açtı.

"Öfken bitince konuşalım."

"Allah kahretmesin!" diye bağırdı Tugay yaralı elini kaldırdığını fark etmeden kaldırdı. Canı öyle çok yandı ki, ona rağmen dişlerini sıkarak yenilgiyle Yüsra'ya yalvardı. "Gitmen için ne yapmam gerek."

Yüsra ona uzun uzun baktı. Yaralı koluna daha uzun... Nihayetinde nefes verdi ve başını eğerek ayaklarına baktı. "İyileşene kadar yanında kalacağım." Gözlerini Tugay'a dikerek, Tugay'ı bir pislikmiş gibi hissettirerek o merhametli sesiyle konuştu. "Önce iyileşeceksin Komutan. Sonra gerektiğinde gideceğim."

15. Bölüm bu bölümün devamı niteliğinde olacak❤️

Yüzünü serin bir el süpürdü. Genç adam ele doğru gerindi. Yanaklarında sıcaklık hissetti. Sakallarını süpüren bu yumuşacık his ancak bir hülya olabilirdi. Teni tanıdık hissi biliyormuş gibi gerginliği azaldı ama kalbi gürültüyle çarpıyordu.

Kulağında bir mırıltı işitti. Eski bir şarkının sözlerini ninni gibi kulağına fısıldayan bu ses, başka birinin sesi olmaktan çıkıp zihninin içine yerleşmiş, adeta kendi sesi kadar tanıdıktı.

Tugay uyuyor muydu, rüya mı görüyordu bilmiyordu. Uyanıklıkla uyku arasındaki o denizde kaç saat, kaç gün yüzdü onu da bilmiyordu. Ara sıra cehennem azabı gibi ağrılara uyanıyor, yeniden geri uyuyordu.

Nihayet gecenin bir yarısı uyandığında, sol kolunda inanılmaz bir ağrı ve ağırlık vardı. Tavana bakarak yer olgusunu kazanmaya çalıştı. Neler olduğunu hatırlamak için epey uğraştı. Zihni neden bu kadar pusluydu? Eğilerek koluna baktığında, neden olduğunu anladı. Narkoz verilmiş gibi görünüyordu. Kolunda kocaman bir alçı varda ve asılı duruyordu.

Kendi için kaygılanması burada son buldu. Çatışmanın tüm ayrıntıları zihnine ulaşınca, korkuyla doğruldu. Sızıyı umursamadan dişlerini sıkarak etrafına bakındı. Rahatlayarak soluğunu bıraktı. Aynı zamanda meleklerin ışığını hayal etmesini sağlayan o solgun tenli göz kapakları çırpınarak açıldı. Odanın loş lambalarının altında hemen üstüne çullandı.

Hemen ona doğru koştu. Tugay, ömrümde ona doğru böyle mutlulukla koşan başka birine sahip olmamıştı. Belki de ilk yürüdüğünde annesi sevinmişti, belki bir ara, Tugay'ın asla hatırlamadığı bir ara aile bireylerinden biri onu kucaklamıştı. Ama aklı erdiğinden beri ilk kez böyle bir sevgi gösterisine maruz kalıyordu.

Yaralı olmayan yanına koşan kız, "Nihayet," diye fısıldadı. Tugay daha ağzını açmadan eğildi ve alnını öptü. Genç adam onun kendine apaçık böyle bir temasta bulunmasına da alışkın değildi. Normalde temaslarını hep Tugay başlatırdı. Genç kız sanki kırk yıldır ona dokunuyor, onu sahipleniyormuş gibi tenini dudaklarıyla yoklarken, sakalına ellerini sürdü. Tugay kuruyan ağzını ıslatmak için yutkundu. Genç kız hafif geri çekilirken göz bebekleri bile gülüyordu.

"Günaydın Zehir Öncü," O ölünesi gamzesi gözünün altında, yanağının hemen üstünde belirdi. "Beni çok korkuttun."

Tugay sağlıklı düşünemediği, verdiği kararları hatırlayamadığı ve onu çok özlediği, korktuğu, kokusunun esiri olduğu için sağlam kolunu karısına uzattı ve onu adeta pazılarının arasında sıkıştırarak, dudaklarını dudaklarına yaklaştırdı.

Karısının itirazı hemen sustu. Sanki onun da böyle bir onaylamaya ihtiyacı varmış gibi, dudaklarının üstünde onayla gibi bir ses çıkarıp, gülümsedi. Tugay onun gülümseyen dudak köşelerinden öptü. Öpücüğünü bitirmeye henüz hazır olmadığı için, onu kendine doğru çekti. Yanına düşen kız söylendi.

"Hastanedeyiz. Her an birileri içeri girebilir."

"Karımı öpüyorum," dedi genç adam öfkeyle homurdanarak. "Kimse yaralı bir askere bu hakkı çok göremez."

Yüsra hülyalı bir edayla gözlerine bakarak gülümsemeye devam edince, Tugay onu sardığı elini uzattı ve kızın yanağındaki gamzeyi gerçek olup olmadığını anlamak istiyormuş gibi okşadı. Kolunun arasında kalmaktan hiç de sıkılmıyormuş gibi görünen karısı, o yanağını süpürürken boynunu öptü.

"Çok şükür," diye fısıldadı Tugay'ın boynuna doğru. "Seni koruyacağını biliyordum."

"Dua mı ettin İnci?" diye sordu Tugay. Kalbi ağırlaştı ve genzi yandı. "Beni korusun diye dua mı ettin?"

"Hep ediyordum. Uzaktayken bile. Benim değilken bile. Şimdi sabah uyandığımda, gece yattığımda, her göreve gittiğinde senin için dua ediyorum."

Tugay, nihayet pustan uyandı. Bu bir düş değildi. Romantik bir evliliğin sabahı değildi. Hastalıkta, sağlıkta sözü onlar için geçerli değildi.

Genç adam kolunu gevşetti. Karısı ondan uzaklaşmak yerine, bir ağaca asılan tembel hayvan gibi ona sarındı. Tugay gözlerini tavana dikerek, kendine duyduğu öfkeyi sakinleştirmeye çalıştı.

"Kendin için daha çok dua etmeliydin."

Kız onun sesinde her ne fark ettiyse, geriye çekildi yüz yüze gelmek için doğruldu. Kaşları çatılmıştı.

"Bu tehlikeleri biliyordum."

Tugay ona sertçe baktığında, kız sanki kuduz bir hayvan tarafından ısırılmış gibi gerildi. "Tehlikeleri bilmek başka, onlarla baş etmek başka şey Yüsra."

"Hata ettiğimi biliyorum ama..."

"Hata mı?" Tugay öfkeyle gülerken kolunun ağrısından suratı buruştu. "Ölmek üzereydin. Kendinde beraber bir tabur askeri de götürecektin."

"Zalimce laflar ederek beni uzaklaştıramazsın. Haklısın. İstediğini söylemekte de haklısın ama sanma ki beni yıldırabileceksin."

Genç adam burnundan soluyarak zorla doğruldu. Tüm kasları sancımaya başladı. "Kalkma!" diye bağırdı kız. "Kurşun kemiğine geldi, üstelik bir sürü dikişin var."

Tugay aşağı baktığında, parmak uçlarının alçının dışında şiştiğini gördü. İşe yaramaz parmaklarına öylece bakarken karısı mırıldandı. "İyileşeceksin. Sadece zaman gerekiyor."

"Tabi ki iyileşeceğim." Tugay ayağa kalkmaya çalışınca kız yanına koştu. Genç adamı engellemeye çalışıyordu ama Tugay umursamıyordu. Kendini aciz hissetmek istemiyordu, öfkesi tüm benliğini sarmalamıştı. "O şerefsizin canını almadan kolumu kaybetmeyeceğim."

"Önce sağlığını düşün..."

Adam sözünü kesti. "Bana biraz müsaade et."

Yüsra anlamayarak yüzüne baktı. Tugay öfkeyle ve utançla kıvranıyordu. "Müsaade et dedim." diye dişlerinin arasından söylendi. Kız anlamıştı ama oradan ayrılmak istemiyormuş gibiydi. Sonunda fısıltıyla konuştu.

"Bizim birbirimize mahremiyetimiz yok."

"Dünkü çocuklar gibi elimden tutup tuvalete mi götüreceksin?"

"Gerekirse evet!" diye bağırdı karısı. Tugay burun delikleri genişleyip daralırken, göğsünden kuvvetlice bir nefes çekti.

"Hiç pes etmezsin değil mi? Hiç bir konuda?"

"Ne demek istiyorsun?" Yüsra, titreyen ellerini saklamak için hırkasının cebine ellerini iliştirdi ama Tugay gördü. Göründüğü kadar sakin değildi. Atlattıklarını düşününce Tugay bile kafayı oynatacak gibi oluyordu.

Tugay onu kanatacağını bile bile, zorlukla yürürken homurdandı. "Hiç gelmemeliydin. Sen buraya göre değilsin."

Lavabonun kapısını arkasından kapattı ve sağlam koluna dayanarak, acıyan kolunun ve sızlayan kalbinin ıstırabıyla kıvrandı. Aynada ona bakan bir adam vardı. Henüz tanıştığı, babasından bile çok korktuğu bu adam Yüsra'ya öyle aşıktı ki, onun can sağlığı için kendi canına bile kıyardı. Onu korumak için, onun kalbini bile kırardı.

Lavabodan çıktığından onun gitmiş olmasını umdu ama elbette bu İnciydi. Ne demişti o şerefsiz? Zehir Öncü'nün İnci'si... İnatları da, gayretleri de birbiriyle yarışıyordu. Gözlerine bakmayan kızın kırgın olduğu her halinden belliydi ama kırgın olan eşlerin yapacağı gibi köşeye çekilmek yerine, onunla ilgilendi. Su getirdi. Yastığını düzeltti. Hemşireleri çağırdı, onunla ilgili bilgiler aldı. Tugay'ın öğrendiğine göre bu kör olasıca alçı kolunca üç ay kalacaktı. O kadar zaman ne yapacaktı? Göreve derhal başlamak istiyor, intikamını almak için avuç içleri kaşınıyordu.

Sağ yumruğunu sıktı. Neyse ki silah tutan eli halen oldukça sağlamdı. Onunla, kendine Kızıl Sakal diyen o teröristin canını alacaktı.

Gata'ya getirildiğini hemen fark etmişti. Helikopterle getirilmiş olduğu da tahmin ediyordu. Askerlerle ilk elden ilgilenen uzman doktorların olduğu bu hastanede, iyileşmesinin daha kısa süreceğini umut ediyordu. Bir anca odasına ziyaretçiler akın etmeye başladı. Bir çoğu uzman doktordu. Onu görmek istiyor, konuşuyor, gurur duyduklarını söylüyor ve iyi dileklerini sunuyorlardı. Kıdemli komutanlar, hatta bir iki tane bakanın bile ziyaret ettiği odası, nefes alamayacağı kadar çiçekle donatılıyordu.

Karısı tüm bu zamanda uzaktan izledi. Evlilikleri saklı olduğu için karışmak istemiyormuş gibi görünse de, yine de mesleği gereği bir çok şeye müdahalede bulunuyordu. Onu rahatsız edecek hareketlerden kaçınması için dil döküyor, odayı sürekli havalandırıyor, temizletiyor, çarşaflarını her gün neredeyse iki kere değiştiriyordu.

Tugay'a ailesinin yokluğunu asla aratmıyordu. Orada kaldıkları ikinci gün, Yüsra kantine indiğinde odasına "Ailesi" ziyarete geldi. Herkesten sonra gelmiş olmaları önemli değilmiş gibi kollarını birbirine bağlamış, yanıbaşında duran babası burnunun ucundan ona bakıyordu.

"Dikkatsiz mi davrandın?"

Annesi nispeten daha ılımlı gibiydi. Yanına oturdu ve gözlerini yaralı koluna dikti. Tek bir laf etmedi. Tugay ona bakmaya devam ederken babasına cevap verdi. "Olabildiğince dikkatliydim. Bizim işimizde böyle şeyler olur."

"Bizim işimizde kolunu kaybeden işini de kaybeder."

Tugay güldü. "Gazi babası almak sizi gururlandırmaz mıydı babacım?"

Babası olduğu yerde omuzlarını kastı. "Daha mesleğinin başında sayılırsın. Sen buna gazi olmak mı diyorsun?" Burnundan soluyormuş gibi nefes verdi. "Olsa olsa deneyimsizlikten olur bu yaptığın. Görevimin onuncu yılında bir kaç çizikten başka yaram yoktu. Ufacık bir operasyonda bile böyle yaralanıyorsan...

Annesi ansızın konuştu: "Lütfen, şuan daha iyileşmeden bunları konuşmayalım."

"Ne konuşalım?" Babası öfkeyle odayı arşınladı. "Herkesin dilinde bu var artık. Neden tek başına inlerine gidecek kadar ahmak olduğunu anlamıyorum. İntihar görevine gider gibi silahsız, mühimmatsız, ekipsiz oraya dalmak ancak bir dangalağın,"

"Siz ne diyorsunuz ya?" Odada gürüldeyen sesle Tugay şaşkınlıkla gözlerini ayırdı. Fırtına gibi odaya dalan karısı, babasıyla kendi arasına yürüdü ve sırtını Tugay'a vererek, sanki onu babasından koruyormuş gibi önünde dikildi. "Hasta birinin önünde böyle hesap sormaya utanmıyor musunuz? Mesleğiniz umurumda değil, rütbeniz ve onun komutanı olmanız da!"

"Bu çığırtkan da kim?" Babası hiç de sinmemişti. Hatta öfkeli görünüyordu. Tugay ter dökmeye başladı. Yüsra'yı kırmalarından korktu. Annesine çaresizce bakarak mırıldandı.

"Tanıştırayım Yüsra," dedi karısına. Babasıyla konuşmak bile istemiyordu. "Orgeneral Orhan Öncü. Kendisi babam olur. Bu hanım da annem Asude."

Yüsra donup kalmış gibi gözlerini ayırdı. Sonra Tugay'a döndü. Tugay bu kadar gergin olmasa, onun ifadesine kahkahalarla gülerdi. Kız daha demin kayınbabasına peşkeş çekmiş, kayınvalidenin önünde hesap sormuştu. Tugay eğer kızın geri sineceğini, özür dileyeceğini sanıyorsa yanılıyordu. Aksine, Yüsra daha kararlı görünüyordu.

"Üzgünüm, tanıştırılmadık. Ben Yüsra Soy-..." Tugay öksürerek uyarınca, Yüsra kızardı ve devam etti. "Yüsra Soylu Öncü."

"Bu o kız mı?" Babası sanki biri kafasından aşağı kaynar sular döküyormuş gibi elini boynuna attı, annesi ise daha farklı, sessiz bir öfke içinde gibiydi. Doğrulup Yüsra ile yüz yüze geldi.

"Bu kız, o kız mı?" diye sordu. Soruyu ortaya sorsa da, Tugay cevapladı.

"Evet."

"Evlendiğin kız," Bu sefer babası sözü aldı. "Hani şu formalite icabı evlendim dediğin kız, seneler önce tanıştığın kız mıydı?"

Tugay nefesini verdi. "Ummadığım tesadüfler oldu."

"Tesadüf?" Annesi öfkeyle güldü. "Neden bu kadar safsın sen oğlum? Apaçık kız kanına girmiş. Seni elde etmek için nasıl bu kadar ileri gidebilir?"

Yüsra tüm bu gidişata şaşırmış gibi ağzını bile açmadan olanları seyrederken, Tugay onun kalbinin kırılma sesini adeta işitebiliyordu. Annesi onu daha da şaşırtarak, Yüsra'ya yaklaştı ve öfkesini karısına kusmaya başladı.

"Seni aradığımda biraz bile güçlü durmadın. Onu hak etmediğini o anda anladım. Şimdi, seneler sonra ne oldu da oğlumun peşine geri düştün?"

"Onu aradığında mı?"

Kimse Tugay'ı cevaplamadı. Yüsra nemli gözleriyle annesine bakmaya devam edince, Tugay daha fazla dayanamadı.

"Bu kadar yeter gerçekten. Bugün yeterince misafir ağırladım. Kavganızı çekemeyecek kadar halsizim ve babam beyin de söylediği gibi, iyileşip onurluca görevime dönmek istiyorum. Yüsra'yı rahat bırakın ve rica ediyorum bugün dinlenmeme izin verin."

Annesi ona hayal kırıklığına uğramış gibi bakıyordu. Eliyle Yüsra'yı gösterdi. "Gerçekten bu kız için girdiğin tehlikelere değiyor mu?"

"Onun için bir tehlikeye girdiğim yok." Yüsra'nın gözlerine bakarken, içi kan ağlayarak konuştu. "Babama da söyledim, sen de duy. Mecbur kaldık. Ya mesleğimizden olacaktık, ya da bu evliliği gerçekleştirecektik. Geçici bir görev gibiydi bizim için."

"O zaman neden burada?" Annesi kollarını bağlayarak Yüsra'ya baktı. "Neden sanki bir 'Öncü'ymüş gibi tanıtıyor kendini?"

Tugay karar vermek zorundaydı. Doğruları büsbütün söyleyerek Yüsra'yı ömrünün sonuna kadar ailesi yapabilirdi. Ya da, küçük dokunuşlarla her şeyi mahveder, Yüsra kendi ailesine dönerdi. Böylece daha güvende ve sağlıklı olurdu. Tugay için yaşardı. Tugay'la yaşamasa bile...

Yüsra onun sessizliğini yanlış anladı. Ya da doğru... Onu kurtarmış da olabilirdi, kalbini söküp yere atmış ve çiğnemiş de.

"Oğlunuzun iş yerine tayinimin çıkması tamamen tesadüf her ne kadar inanmasanız da ama evliliğimiz tamamen işe dayalıydı. Böyle bir mecburiyette kalmasaydım, Öncü olmayı seçmezdim."

Zehir gibi sözleri ortamdaki herkesin içine aktı. Tugay ömründe ilk kez babasının nutkunun tutulduğunu görüyordu. Yüsra eliyle kapıyı gösterdi.

"Saygısızlık etmek istemem ama ülkemin askeri olarak görev başında yara alan oğlunuzu korumak da, ben deniz, Üstteğmen Tabip'in görevidir. Sizi tenzih ederim onu daha fazla yıpratmayın."

Babası Yüsra'nın basit bir Tabip olduğunu sanıyorsa eğer, şimdi ağzını payını almıştı. Tugay ve annesi de bu paydan nasibini almıştı. Annesi ona inanamıyormuş gibi bakarak, oğluna da kırgınlığını defalarca dile getirerek odayı terk etti. Onlar odadan çıkınca Tugay'ın titreyen bacağı durdu. Ağırlaşan midesinin düğünü çözüldü ve adeta üstüne bir rehavet çöktü. Geleceklerini tahmin ediyordu. Bu kadar büyük bir hesaplaşma yaşayacaklarını tahmin etmemişti.

Çatır çatır iş gören karısını yarı oturduğu yerden izledi. Suratını göremiyordu. Başörtüsü yüzünün bir kısmını örtüyordu. Dudaklarını ısırdı. Kendi de öyle söylemek istese de, Yüsra'nın sözleri telaffuz edişini bir yanı halen sindiremiyordu. Ne istiyordu Allah aşkın? Onu uzaklaştırmak isteyen kendiydi şimdi de kıza içerliyordu. Yüsra en doğrusunu yapmıştı. Babasının hakkından nasıl da güzel gelmişti.

Kaşlarını çattı. Annesinin sözlerini hatırladı. "Annem seni ne zaman aradı?"

Yüsra omuz silkti. Tugay doğrulup yataktan bacaklarını sarkıttı. Yüsra oturmak nedir bilmiyordu. Onun yüzüne bakıp konuşmak için kafasını eğdi.

"Konuşmuş," diye diretti Tugay. "Sana ne söyledi?"

Yüsra nefes verdi. Elindeki kağıt bardaklara kahve doldurmaya başladı. Tugay ısrar etti. "Bana söyleyeceksin Yüsra!"

"Ne istiyorsun?" diye sordu Yüsra arkasını döndü. Sırtını arkasındaki masaya yasladı. Elleriyle masayı tutmuş, güç almaya çalışıyor gibiydi ama ela gözleri hayal kırıklığı doluydu. "Bundan mı anlıyorsun sen Tugay? Sizin aile dediğiniz bağ bu mu? Babanın ve annenin yaptığı gibi seninle kavga etmemi, tartışma çıkarmamı mı istiyorsun?"

Tugay sersemleyerek azarlanışının verdiği acıyı bastırmaya çalıştı. Bir yanı, o ailesinden şiddet görerek büyüyen yanı kabulle başını onaylıyordu. Böyle bir tartışma onun bildiği bağdı. Sorunlar böyle çözülmez miydi?

"Seni artık anlıyorum," diyen kızın sesi çatladı. "Neden etrafa saldırarak kendine duvarlar ördüğünü çok iyi anlıyorum ama ben annen ya da baban değilim. Bana saldırmaktan vazgeç."

Tugay susarak yerdeki beyaz fayansa gözlerini dikti. Boğazı yanmaya başladı. "Senin bildiğin yol ne?" diye sordu. Canı öyle yanıyordu ki onun da canını yaktığını fark etmedi. "Söylemeye bile dilinin varmadığı aile bağlarınız ne? Ağabeyinin sana yol gösterip senin de o yola sorgusuzca dalman mı sağlıklı aile ilişkiniz?"

"Ağabeyim hakkında doğru konuş."

"Yine aynı yere geldik." Tugay burnundan soluyordu. "Ama biliyor musun? Ağabeyine hak vermeye başladım. Senin gerçekten de yol gösterilmeye ihtiyacın var."

"Annenin beni niye aradığını söylemediğim için bana saldırıyorsun," Yüsra nasıl böyle sakin kalabiliyordu? Tugay şuan öfkesiyle hareket ederken, genç kız sesiyle Tugay'ı adeta kucaklıyordu. Tugay yaşadıklarını hatırlamasa buna kanacaktı. Onun güçlü olduğuna, tehlikede olmadığına, onun yanında güvende olduğuna... "Beni yaralayarak gerçekleri almaya çalışıyorsun."

"Annemin sana ne söylediği önemli değil. Demek ki sözler senin üzerinde etkili Tabip Hanım."

"Karın," diye hatırlattı öfkeyle Yüsra. "Karşında karın var Öncü Komutan. Öfkene hakim ol."

"Sana bana layık olmadığını mı söyledi?" Yüsra susunca Tugay tam on ikiden vurmuş olduğunu anladı. "Ve aynı zamanda bunları ağabeyin de sana söyledi. Peki benim duyduklarım Yüsra? Ben de aynı şeyleri işittim, aynı azarları, aynı engelleri." Yumruklarını yatağa batırdı ve boynunu iki yana kıvırarak öfkesini azaltmaya çalıştı. "Allah kahretsin!" diye bağırdı aniden. İçi taşıyor, tutamıyordu. "Bana söyleseydin bunu hallederdim! Ağabeyinin de gönlünü bir şekilde alırdık!" Derince soludu ve kastığı çenesinin altından konuştu. "Ama biliyor musun, ağabeyin de, annem de bir yerde haklıydı. Senin benimle, benim seninle baş edecek mekanizmalarımız yok. Hamurumuz ayrı yoğurulmuş bizim."

"Sen ne saçmalıyorsun?"

Tugay bütün bedeni itiraz ettiği halde doğruldu. Onunla yüzyüze gelirken en heybetli haliyle durmayı umdu. İçinde küçücük bir çocuk ağlıyor, bağırıyordu. Ellerini birleştirmiş Tugay'dan susması için merhamet dileniyordu.

"Benden buraya kadar."

Yüsra susarak gözlerine bakıyordu. Dudakları mühürlü ama titrek, kendini kasmaktan boğazı gergin, elleri küçük birer yumruk halinde ona bakmaya devam ediyordu. Onu duyduğunu belirten tek işaret titreyen dudaklarıydı. Nihayet ağzını açtı.

"Öfken bitince konuşalım."

"Allah kahretmesin!" diye bağırdı Tugay yaralı elini kaldırdığını fark etmeden kaldırdı. Canı öyle çok yandı ki, ona rağmen dişlerini sıkarak yenilgiyle Yüsra'ya yalvardı. "Gitmen için ne yapmam gerek."

Yüsra ona uzun uzun baktı. Yaralı koluna daha uzun... Nihayetinde nefes verdi ve başını eğerek ayaklarına baktı. "İyileşene kadar yanında kalacağım." Gözlerini Tugay'a dikerek, Tugay'ı bir pislikmiş gibi hissettirerek o merhametli sesiyle konuştu. "Önce iyileşeceksin Komutan. Sonra gerektiğinde gideceğim."

Bölüm sonu

5 yorum