İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 14 · 17 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 14

Askerin Elleri

Kabuslarında, bazense en kötü hayallerinde bir sahne canlanırdı zihninde. O adamın çıkageldiğini ve Yüsra'yı ağabeyinden, yeğenlerinden ayırıp kendi doğrularıyla büyüttüğü kabuslar... Bu kabuslarda Yüsra önce kendisi, sonra annesi oluyordu. Annesinin hissettiği ihaneti hissediyor, çektiği acıyı çekiyordu.

Baba, diyemediği adamın hapiste olduğunu biliyordu. Ona uzanamayacağını biliyordu ama bu korku ömrü boyunca yakasını hiç bırakmamıştı.

Gözlerini arayamadığını fark ederek o tür bir kabusun içinde uyandı. Başı felaket ağrıyor, boynu sızlıyordu. Eşarp gibi dokulu bir şey hissetti gözlerinde. Elleri uyuşmuştu. Onların altına katlandığını düşünerek yatakta yer değiştirmeye çalıştı.

Kabustan halen uyanamadığını o an anladı. Seslendi. "Tugay?"

Ellerini bağlamışlar gibi debelenmeye çalıştı. Uyku apnesi mi yaşıyordu?

"Tugay'ın İncisi..." Bir adam sesi onu ürpertti. Odada botun yere vuran sesi duyuldu. Tehditgar, boğucu bir hava sezdi Yüsra bu seste. Gerindi. O zaman hatırlamaya başladı. Topal adamı, evine gidişini, boynuna vurulan şırıngayı. Küçük bir aydınlanma yaşadı. Sonrasında ise yerini merak ve korkuya bıraktı.

"Ne istiyorsun?" diye sordu. Ona Tugay'ın İncisi demişti. Bu Yüsra'yı korkuttu.

"Seninle tanışmak istedim."

Yüsra, yüzünde bir el hissetti. Midesi kusman ister gibi kasıldı. Yanağında bıçağın sırtını andıran bir soğukluk belirdi. "Hareket edersen o güzel yüzün kanar Hekim Hanım." Bir hareketle gözündeki bağı kesti. Yüsra ışığın rahatsız ediciliğini bekledi ama öyle olmadı. Harabe gibi bir yerde, elleri ve ayakları bağlı bir sandalyede oturuyor, zifiri karanlığı önleyen pencereden yansıyan ay ışığıyla karşısındaki siyah silueti seçmeye çalışıyordu. Bunun o adam olduğunu fark etti. Topal komşusu... Siyahlar içinde, oldukça bakımlı ve yürüyebilir haldeydi. Üstelik adamın üstünden pahalı parfüm kokuları yayılıyordu. Yüsra suratını buruşturdu. Bazen fazla iyi niyet, onu böyle yerlere getirirdi. Ağabeyi bu konuda hep uyarırdı.

"O adam mı gönderdi?" diye sordu şüphesiz. Başka kim olabilirdi? Yüsra ile kimsenin derdi olmazdı.

"O adam?" Adam eğlenir gibi gülümsedi. Yüsra'nın ömründe gördüğü en samimiyetsiz gülümsemeydi. Adamın psikolojik sorunları olduğu on metre öteden anlaşılıyordu.

"Şimdi laf ebeliğine gerek yok." Yüsra bulunduğu duruma rağmen sivri konuştuğunu fark ediyordu. "Kim için çalıştığını biliyorum."

"Demek öyle?" Adam öne eğilince Yüsra bir anda kesilen nefesiyle yerinde sindi. Şimdi ona, onu öldürecekmiş gibi bakıyordu. "Benim biricik tutsağımı isteyen başkaları da mı var? Ah alınırım ama kurbanım. Tugay Komutanın başka düşmanları da mı var?"

Yüsra yeniden analiz etmeye başladı. Bu halde düşünüyor olması bile garipti ama o Demir'in kız kardeşiydi. Ömründe bir çok şeye tanık olmuştu. Bu olanlar onu korkutsa da, sağduyusunu bozmazdı.

"Tugay Komutanı benimle korkutamazsın," dedi omuzları gerildiği için yerinde kıpırdanmaya çalışarak. "Yazık, çok uğraşmışsın. Sağlam prodüksiyon kurmuşsun falan ama formalite bir evlilik bizimki. Benim için üzüleceğini sanmam."

Adam sessiz kaldı. Sakalını eliyle karıştırarak gözlerini Yüsra'ya dikti. "Komutan ağzının tadını biliyor," deyince Yüsra'nın yeniden midesi bulandı. "Görüntün narin ama dilinle adamı döversin sen."

Yüsra kaşlarını çatarak adama bakmaya devam etti. O anda eşarbının kaydığını, üstünün başının da perişan halde olduğunu fark etti. Ayakları acıyordu. Ayağına baktığında, çoraylarının çamur içinde olduğunu, ayakkabılarının da ayağında olmadığını fark etti. Dizlerinde, omuzlarında sızı vardı. Sürüklenerek getirilmiş olmalıydı.

"Kimsin sen?" diye sordu Yüsra merakla. Babasının tuttuğu biri değilse, Tugay'ın düşmanıysa eğer Yüsra'nın bu konuda bazı şüpheleri vardı.

"Kınalı," Adam gülerken aynı zamanda tehditkarca ona doğru eğildi. "Bazıları da Kızıl Sakal der." Yüsra olabildiğince geri çekilmeye çalışınca adam huzursuzluğunu hissederek, bundan zevk duyarmış gibi nefes aldı.

"Avrupada anlatılan bir masal var bilir misin? Mavi Sakal diye?" Yüsra yüzünü kenara çekerek adamın iğrenç kokan nefesinden kaçındı. Adam yanağına doğru konuştu. "Kadınlardan bıkmış ve onları zevkle öldüren bir adamın hikayesi."

"Çok özgünmüş ismin," Yüsra kendini tutamıyordu. Adamın sözlerinin altında kalmak istemiyor, aynı zamanda kendinden uzaklaşmasını istiyordu. "Bu çağda kadın düşmanlığı kalmış mı?"

"Yanlış anlama Hekim Hakım. Benim derdim kadınlarla değil. Hatta onları severim." Elini ona uzatmaya çalışınca, Yüsra aniden döndü sağlam olan elinin parmaklarını ısırdı. Öyle ısırdı ki, ağzına kan tadı geldi. Adam elini zorla kurtarıp, ona tokat atınca, Yüsra nefes nefese ve öfkeyle çığlık atmaya başladı. Onu kimin duyup duymayacağını bilmiyordu ama yaygara çıkarırsa, adamın kendine dokunmasını engelleyeceğini düşünüyordu.

Öyle de oldu. Adam sesini kesmesi için gözüne bağladığı eşarbı hırsla ağzına bağladı. Öfkesini kendi dilinde bir şeyler söyleyerek kusuyordu. Bir eliyle bağlamakta zorlanmıyordu. Yüsra gerilerek, bu manyağın bunu sıkça yaptığını anladı.

"Seni hafife aldım," diye homurdandı Yüsra'nın arkasında dolanarak.

Sonra telefonunu çıkardı ve Yüsra'nın bir resmini çekmeye çalıştı. Yüsra yüzünü eğerek bunu engellemeye çalıştı. Adam hırsla yaklaştı ve ayağına şiddetle bastı. Tek eliyle onun yüzünü tutamayacağını biliyordu Yüsra, acıya dayanmaya devam etti. Tugay'a resmini göndereceğini, onu tehdit edeceğini anladı.

"Seni inatçı aşufte!" Yüsra'nın suratını tutabilmek için telefonu karanlıkta duran eski deri koltuğa attı. Yüsra yanaklarını kavrayan elleri, teninde morluklar bırakacağını düşünce de adamın gözlerine hırsla bakmaya devam etti.

"Kendi gibi dişlisini bulmuş," diyen adam gözlerine merak ve öfkeyle bakıyordu. "O güzel ellerinden hangisine veda etmek istersin Hekim Hanım?" Kalbi ağırlaştı ve kulakları uğuldamaya başladı. Ellerine zarar veremezdi. Verirse Yüsra'nın hayatı biterdi.

"Heh, şimdi dilinden konuştum işte." Telefonu yeniden aldı. "Eğer kameraya bakmazsan, parmaklarına şimdi veda edeceksin Yüsra Öncü."

Yüsra, soy isminin ilk kez başka biri tarafından anılışını böyle hayal etmemişti. Kafasını kaldırdı ve sulu gözleriyle kameraya baktı. Flash patladı. Yüzünün net bir resmini çektiğine emin olan adam tatminle gülümsedi.

"Akılsızlık derecesinde inatçısın sanıyordum ama aklın çalışıyor Tabip." Telefondan önce bir şeyler yazdı. Sonra eline telsizi aldı ve konuşmaya başladı.

"1-2 1-2. Kurbanım Komutan."

Telsiz anında hışırdadı.

"Şerefsiz!" diye bağıran kocasının sesi kulaklarına çalınınca, gözleri yanmaya, kalbi paniklemeye başladı. Buradan kurtulamayacağını ya da yara almadan kurtulamayacağını o an fark etti. Korkusuzmuş gibi davranıyordu ama içinde derin bir korku peyda oluyordu.

"Kıymetlini elinde tutan bir adama daha kibar davranmanı babacığın sana öğretmedimi kurbanım."

"Babam bana senin gibi şerefsizlerin değil elini, kalbini yerinden sökmemi öğretti."

"Hımm," Adam Yüsra'ya doğru yürümeye başlayınca Yüsra panikledi. Adam ayağına basarken, Yüsra inlememek için eşarbın altından yanaklarını ısırdı.

"Bende babanın yolundan gidip, elini değil de, kalbini döküp vereyim sevdiceğinin."

"Ona elini sürersen!"

"Ne yaparsın kurbanım?" Adam güldü ve geri çekildi. "Biricik İncini yalnız bırakıp 'Görev' diyen sen değil misin? Memleket sevdasından önemsiz değil mi bu kız? Varsın onun da kanı kurban olsun Türkiye'nize."

Yüsra telsizin çekmiyormuş gibi bir kaç kere hışırdadığını hissetti. Nihayetinde anladı ki, Tugay sinirlerini sakinleştirmeye çalışıyordu.

"Aklını kullan Kınalı," diyen makul ses, kocasına ait değil gibiydi ama oydu. Yüsra sakinleşmek için çaba gösterdiğini anlayarak içinin burkulduğunu hissetti. "O sadece bir Tabip. Evliliğimiz tamamen formaliteden ibaretti. Senin derdin benim, onu bırak."

"Bu kadar emeğimin karşılığında ne alayım?" Adam sinsice güldü. "Madem sadece bir Tabip, onu kurtarmaya değmez değil mi Komutan?"

"Bu ülkedeki herkesi kurtarmak benim görevim." Yüsra, Tugay'ın adamı sakinleştirmeye çalıştığını anladı ama içi yanmadan edemiyordu. Sözleri gerçekmiş gibi sindiriyor, normal bir ruh halinde olmadığını anlıyordu.

"Ülken!" Adam alayla güldü. "Ülken paramparça olduğunda da, bakalım böyle konuşabilecek misin Komutan? Önce senden başlayacak, sonra senin gibilerin kökünü kazıyacağım!"

"Tamam," dedi Tugay sakince. "Madem kökümü kazımak istiyorsun benimle başla."

Yüsra susamadı. Eşarbın altından çığlığa benzer bir ses çıkardı. Sakallı denilen terörist, bu durumdan memnunmuş gibi gülerek Yüsra'ya baktı.

"Nihayet İncinin zayıf noktasını duyabildik!" Gözleri ışıldıyor, Yüsra'nın acısından zevk alıyor gibiydi. Kapı çalındı, adam küfre benzer bir şekilde bağırdı. Kapıdaki çocuk anında korkuyla sindi ve geri çekildi.

"Nerede olduğunu söyle." Tugay kararlılıkla konuştukça Yüsra'nın bedeninden can çekişiyordu. "İstediğin canımı almaksa, buna izin vereceğim."

"Vay canına yandığım!" Adam kahkaha attı. "Demek basit bir tabip için canını verecek bizim Komutan. Ben işten çok zevk almaya başladım!"

Oturdu ve koltukta, keyifle arkasına yaslandı. "Şimdi eminim adamların yanında harıl harıl telsizin sinyalini arıyordur ama uğraşma kurbanım. Tüm engelleyiciler devrede. Beni bulabilmek için, ayaklarınla, silahsız ve ölümü kabul edere gelmek gerekecek."

"Kabul!" dedi Tugay ikiletmeden. Adam homurdandı.

"Bu kadar erken teslim olman hiç eğlenceli değil. Bu kızda ne var da, o kalıplaşmış inadını kırıyor Komutan? Sen can vermekten çok, can almayı seversin."

"Uzatma Kınalı!" Yüsra kaygıyla Tugay'ın sesinin titrediğini fark etti. "Bana tarih ve yer söyle."

"Buradan mı?" Adam güldü. "Bunun için sana zaman vereceğim Komutan. Sakın bir oyun yapmaya çalışma. Kıymetli Tabip Hanımın parmakları, onun için çok kıymetli gibi duruyor. Onları kesmemi istemezsin değil mi?"

"Sakın!" diye bağırdı Tugay. Sonra sakince fısıldadı. "Ona dokunma, bende oyunsuz, hilesiz teslim olayım."

Adam iç çekti. "Demek nihayetinde Öncü komutan teslim oluyor." Arkasına yaslandı ve gururla kahvesini istedi. "Bu keyif kahvesini hak ettim işte. Bir dahaki arayışımda, adres elinde olacak Komutan. Tetikte kal."

Ve telsizi kapattı. Cihazı kahve veren adamın eline verdi. "Yak," diye duyurdu. Kahvesini yudumlarken dönerek Yüsra'ya baktı.

"Senin şansın ben de şansım oldu Öncü'nün İncisi. Ondan hayatını değil, adamlarımı öldürdüğü ellerini alacağım." Şeytanca gülümsedi ve kahvesini yudumladı.

Yüsra iç çekerek gözyaşlarını içine akıttı. Tugay'ın ellerini kesmeyi planlıyordu. Tugay nasıl olmuştu da, kendine böyle manyak bir düşman edinmişti? Üstelik Yüsra yüzünden şimdi canından çok sevdiği mesleğinden, ellerinden olma ihtimali vardı. Yüsra eğer biri bu cezayı çekecekse kendi çekmesi gerektiğini düşündü. Adamın hayatına dalmış, herşeyi altüst etmiş, azılı düşmanının eline koz vermişti. Ölmesi ya da sakat kalması gereken biri varsa o da Yüsra'nın ta kendisiydi.

...

Tugay o gün aldığı ihbar üzerine görev başına koştu. Aslında niyeti bu aralar evi asla terk etmemekti ama bu görevin kapısı Kınalıya, kendine Kızıl Sakal diyen çakala çıkacaktı. Sağlam istihbaratları asla yanılmazdı.

Yanımamışlardı. Ancak plana katmadıkları bir şey vardı. O iblis kendine ikizi gibi benzeyen bir yem ortaya koymuş, sakalından kıyafetine kadar benzer giyinmesini sağlamıştı. Tugay bir şeylerin ters gittiğini o an anladı. Orayı temizlemeden çıkamayacağı ortadaydı, bu yüzden elini çabuk tutmaya çalıştı. Askerlerinin canı da ondan soruluyordu. Aklını başında tutmaya ve görevi layığıyla yapmaya çalıştı.

Yorgun, bitik ve kan içinde evinin yolunu tuttu. Yıkanmasını tembihleyenleri dinlemedi. Kafayı oynatacak gibiydi. Yüsra'ya telefon açamıyordu. Göreve giderken telefon götürmek yasaktı. Evin önüne geldi ve boynunun arkası titremeye başladı. Kapıyı tıklattı. Herhangi bir ses, hareket bekledi. Kalbi gümbürderken bir ses duyması olanaksızdı, belki de ondandı evinin sessizliği. Ondan olsun, diye dua etmeye başladı.

Askerlik içgüdüleri ona tetiği çekmesini söylüyordu. Silahın ucundaki bir mermi gibi, o kapıdan ses gelmedikçe daha çok ısınıyor ve patlamaya, ortalığı ayağa kaldırmaya hazırlanıyordu. Öyle de yaptı. Kim nöbetçiydi, kim nöbet değiştirdi hepsine hesap sordu. Nihayetinde, tekerlekli sandalyede bir adama yardıma giden karısının haberini, komşulardan birinden aldı. Onların aradığını gören kadın ona Kürtçe anlattı, adamı tanımadığını, aslında öyle birini ilk kez gördüğünü söyledi. Hatta tabip hanım adama yardım ettiği için, onun hastalarından biri olduğunu sanmışlardı.

Tugay'ın içgüdüleri yerinde durmamasını söylüyordu. Bir erkek olarak, bir eş olarak, bir aşık olarak kafayı yemek üzereydi. Ama asker yanı ona sakin olmasını, oyunu piyonuna göre oynamasını emrediyordu.

Telsizin başına bu sebepten geçti. Kınalıyı biraz tanıyorsa eğer, adam onunla oynamak için fırsatları değerlendirirdi. Dallanıp budaklar, süsler ve egosunu beslerdi. Tugay da böyle yaptı. Onun egosunu besledi. Gerçekte it gibi titriyordu. Bacaklarını, ellerini zapt etmek için üstün çaba sarf ediyordu.

Yusuf ağabey haklı çıkmıştı. Tugay, onun kıymetlisini, kendi incisini koruyamamıştı. Yüsra'nın ne halde olduğunu hayal etmemeye çalışıyordu. Bildiği bir şey varsa, o da sağduyusunu asla kaybetmemesi gerektiğiydi.

Herkes toplanmış, bir plan kuruyordu. Onların silahıyla onları vurmaya çalışıyor, Tugay yerine başkasını göndermeyi planlıyorlardı. Oyalayarak, etraflarını çevireceklerdi falan. Tugay herşeyi şiddetle reddetti. Orada kendisi olsa, bu planı gözü kapalı kabul ederdi. Orada herhangi biri yoktu, İncisi vardı.

"Bu yaptığın ölüme adımlama," Ramazan karamsarca etrafında döndü. "Üstelik onu da sağ çıkaracağın kesin değil."

"Kınalıyı tanıyorum." Çelik yeleğini sıkıca giyen Tugay, adamın mesajını sabırsızlıkla bekliyordu. Telsizin en ufak çıtırtısında kalbi çıkacak gibi oluyordu. "Ona dokunmayacak. Bana karşı kullanacağı kıymetli bir rehin kazandığını biliyor. Kuralına göre oynayacak."

"Karşında aklı başında bir adam olsa, çolak eliyle halen ille de Türkleri öldüreceğim diye köpek gibi kudurmazdı. O adama günahım kadar güvenmiyorum."

"Ne yapayım Ramazan!" Tugay sonunda patladı. Titrek elleriyle yüzünü sıvazladı. Parmağındadi yüzük yanaklarını çizdi. "Onun gitmesine izin vermeliydim." Sesi çatladı. Sağduyusunu kaybetmek üzereydi. Boğazında koca bir yumru oturdu.

"Gitse bile Kınalı bir kere izini bulmuştu. Kafaya koymuştu."

"Ne demeye evlendim?" Tugay kafasını ranzaya vurdu. "Ne demeye sanki onu koruyabilecekmişim gibi yanıma hapsettim?"

"Bu kararı tek başına vermedin."

"O..." Tugay arkasını döndü ve kafasını ranzaya yaslayarak Ramazan'a baktı. "O öyle eşsiz ki Ramazan. Kararını verirken beni düşündüğüne adım gibi eminim. Kendi mesleği umurunda bile değildi. Bir de benim yaptığıma bak." Ellerini yanındaki ranzanın demirine yapıştırdı. Avuç içleri sızladı. Ona dokunduğu elleri yanıyordu. Özleminden öyle kudurmuştu ki, ona dokunmaktan, onu kendinin yapmaktan başka bir şey düşünemez olmuştu.

En fenası, Yusuf ağabeyiyle göndermemekti. Adama ne diyecekti? Şu hayattaki tek aileni elinden aldım mı? Tugay, Allah affetsin o yolda kendini öldürmek için teröristlerin inine girerdi. O adamın gözlerindeki ihanet uğramış ifadeyi görmektense, ölürdü.

Kendi kendine acı acı güldü. Ölürdü tabi. Yüsra'sız bir dünyada nasıl yaşardı? Ona aile olan tek kızı, kendi elleriyle bir şerefsizin ellerine itmişti.

Telsiz titredi. Alaylı ses geri döndü. Ona kısaca yeri söyledi. Ne cevap bekledi, ne de yineledi. Tugay telsizin başında olmasa duymayacaktı. Hemen not etti. Ramazan onun arkasından bağırdı ama Tugay duymadı. Adamın direktifleri basitti. Silahsız gelecekti. Kimseye haber vermeyecekti. Üstelik kendi kişisel aracıyla gitmek zorundaydı.

Arabaya binerken yalnızca içgüdüleriyle hareket ediyordu. Zihni yerinde değil gibiydi. Yüsra'yı adamın ellerinden kurtarmadan da, yerine gelmeyecekti.

Ona verdiği adrese vardığında saatler geçmiş zifiri karanlık etrafı yutmuştu. Ağaç yoktu. Çöl gibi bir yerdi. Dikkatli bakılmadığında, tepedeki yol gözükmüyordu.

İki adam orada silahlarıyla ve peçeleriyle Tugay'ı bekliyordu. Tugay arabadan indi. Güçlü adımlarla adamlara yaklaştı. Bir kaç adım kala durdu.

"Yüsra'yı buraya getirince, size teslim olacağım."

İçlerinden biri sırttı. Lehçeli bir dille konuşuyordu. "Seni burada delik deşik etmeyeceğimizi ne biliyorsun?"

"Kınalının bunu istemeyeceğini biliyorum. Beni canlı ve eziyet edecek kadar aklım başımda istiyor."

Diğer adam da sırıttı. "Doğru," dedi. Onu baştan aşağı inceledi. "Üstünü çıkar önce."

"Tugay ikiletmedi. Can yeleğini, pantolonunu bile çıkardı. Yalnızca askeri şortuyla kalmıştı. Gecenin serinliği onu üşütmüyordu. Aksine, öfkeden alev alev yanıyordu.

Nihayet, adamlar elbiselerini kenara alıp aleve verdinde, yanan bir fenerin eşliğinde iki beden ortaya çıktı. Birisi apaçık Kınalıya aitti. Bir elinin yokluğu metrelerce öteden seçiliyordu. Diğeri ise... Tugay yere diz çökmemek için bacaklarını yere daha sağlam bastı. Gözleri ve ağzı kapalıydı. Elleri önünde bağlı, eşarbı kafasının bir kısmından kaymıştı. Tugay avuçlarını sıktı. Bulduğu ilk fırsatta, onun saç teline dokunan bu adamları öldürmeliydi. Hayır, onların uzuvlarını kesmeli, gözlerini oymalıydı.

"N-ne oluyor?" Sevdiğinin sesi geldi. Tugay ses çıkarmadı. Onun ne denli onurlu bir kadın olduğunu biliyordu. Tugay'ın teslim olmasına razı gelmeyecekti.

"Sevdiceğin gelmiş Tabip Hanım." Şerefsiz adam elbette onu korkutuyordu.

Yüsra kendinden iki metre ötede durdu. Tugay kaygıyla onun titrediğini fark etti. Kınalı, Yüsra'nın ağzındaki eşarbı hırsla indirdi. Tugay onu yumruklamamak için avuç içleri kanayana kadar sıktı.

"T-tugay?" diye sordu. Adamın şaka yaptığını umar gibiydi.

"Efendim Tabip Hanım," Tugay resmiyetle konuştu. Yüsra'nın sağduyulu olmasını umduysa eğer, yanılıyordu. O kendi canından önceye bir çok can koymuştu. Tugay'ınkini mi koymayacaktı.

"Kaç!" diye bağladı, avazı çıktığı kadar. "Kaç Tugay. Seni öldürmeyecek! Ellerini kesecek, planladığı bu! Ne olur, yalvarırım kaç!"

Ah, benim kalbiyle konuşan İncim, diye düşündü Tugay kaskatı durmaya çalışarak. Kınalı, Yüsra'nın ayağının arkasına vurarak, onu öne doğru ilerletti. "Kapa çeneni kadın! O benimle komutan arasında. Şimdi sağ salim babacığına dönmek istiyorsan, çeneni kapalı tut ve ilerle."

Yüsra görmeyen gözlerle, bağlı elleriyle ilerledi. "Ellerini çöz," diye mırıldandı Tugay yerinde sabit durarak. "Bu şekilde araba kullanamaz."

"O zaman biri gelip onu alana kadar bekleyecek. Bu sırada da biz seninle uzun yollar kat etmiş, özlem gidermiş olacağız Öncü."

Tugay dişlerini sıktı. Arabasında takip cihazı vardı. Ramazan'ın onu dinleyemeceğini, çoktan peşlerine adam taktığını biliyordu. Ama bu kargaşada Yüsra'nın başına bir şey gelmesini asla istemezdi. Kendi adamla gidecekti. Onlar gelip Yüsra'yı kurtarırdı. Kız ona doğru geldi. Adamlardan biri silahı Tugay'a doğrulmuş, diğeri de Yüsra'ya doğrultmuştu. Bir durum olursa, Tugay ona siper olmak için tetikteydi. Kız öne doğru tökezledi, bir yandan hıçkırıyor, bir yandan fısıldayarak Tugay'a yalvarıyordu.

Yanından geçerken Tugay sabit durmaya çalıştı. Kız durdu. Tugay içinden yalvarıyordu. "Hareket et."

Kız nefesini dinledi. Olduğu yerde başını eğdi ve ağlayarak sordu. "Bunu neden yapıyorsun? Benim canımdan kıymetsiz değil canın."

Tugay zorlukla yutkundu. Burada ölebilirdi. Yüsra'yı kalbi kırık göndermekten korksa da, bunu yapmak zorundaydı.

"Erkeklik yeminim var. Ağabeyine dön Yüsra. Sağsağlim evine dön."

"Beni vazgeçirmek için konuştuğunu biliyorum." Hıçkırdı. "Ne olur vazgeç. Ellerin bağlı değilken kaç buradan."

"Arabaya git Tabip."

"İnci," diye hatırlattı kız ona acı içinde. "Senin İncin."

"Bu kadar laklak yeter!" Adam kızı sırtından ittirdi. Tugay yumruğunu son anda havadan indirdi. Yüsra tökezleyerek onun koluna doğru düşmüştü. Tugay ellerinin buz gibi olduğunu fark etti. Üşümekten ya da korkudandı. Kolunu sıkıca tuttu. Hatta tırnaklarını etine geçirdi.

"Aptal adam," derken ağlıyordu. "Etten bir kalkanla bu adamlarla baş edemezsin. Seni öldürecekler. Hayır, öldürmekten beter edecekler."

"Seni ellerine düşürerek bunu hak ettim."

"İkimiz de bunu hak etmedik." Kızın sesi titriyordu.

"Arabaya dön Yüsra."

"Beni seninle ölmekten alıkoyamazsın."

"Yüsra, ağabeyini düşün." Sesi çatladı. "Sensiz nasıl yaşar?"

"Ya senin ailen?"

"Onlar şehit olduğum için gururlanır. Yokluğumu fark etmezler bile."

Kız hıçkırdı. "Gaddar adam," dedi boğulur gibi. "Ya ben? Ben sensiz ne yaparım?"

"Yaşa..." diye fısıldadı Tugay suratına doğru. "Mutlu ol ve yaşa Yüsra."

Kızın eline anahtarı tutuşturup, orada bırakarak can düşmanına doğru ilerledi. Yüsra arabaya gitmeye niyeti yokmuş gibi bir süre orada durdu. Kınalı Tugay'ı iteklerken, merakla Yüsra'ya bakıyordu.

"Senin Tabip en az senin kadar inatçı kurbanım. Zehir gibi kadın."

Tugay dişlerini sıktı. "Dikkat etsin de kurtlar yemesin onu burada."

"Kurtlar bile senden merttir Kınalı," diye adamın damarına bastı. "Çaresiz kadınlara hiç yoktan saldırmazlar."

"Açlarsa, parçalarlar," diyen adam arsızca sırıttı. Onu ittirmeye devam ediyordu. Bundan adeta zevk alıyordu. "Bende de yılların intikam açlığı var.

Silah çekme sesleri duydu. Yüsra'nın arabanın uzağında durduğunu fark etti. Kafasını hızla çevirdi ve o iki şerefsizin silahını Yüsra'ya doğrulttuğunu, Kınalıdan komut beklediğini fark etti.

"Eğil!" diye bağırdı Tugay hırsla. Neyse ki karısı aldığı eğitimleri hatırlıyordu. Eğildi. Bu elbette onu kurtarmayacaktı, Tugay yanında ona silah doğrultan adamın silahına yumruk attı. Adamın hesaba katmadığı bir şey vardı. Tugay'ın bedeni seneler içinde canlı bir silaha dönüşmüştü. Onu çıplak elle de öldürürdü. O anda, Allah'ın var olduğuna yemin edeceği bir mucize gerçekleşti. Ramazan harekete geçmişti. Tepelerinde uçan Helikopter ve tank sesleri teröristleri paniğe düşürdü. İkili kaçmakla savaşmak arasında kalıyordu.

Kınalı onun üstüne saldırdı. "Hani yalnız gelecektin!" diye bağırdı. Sonra ıslık çaldı. Neredeyse onlarca adamı ortaya çıktı. Hepsi izbe bir yerde gizlenmişti. Tugay panikle karısını aradı. Kınalı onun boğazını tutmuş, boğmaya çalışıyordu. Tugay zihninin puslanmaya başladığını fark edince, adamın kürek kemiğine hırsla vurdu. Adam geriye yattı, inlemeye başladı. Tugay yerde sürünen bir beden görünce rahatlamakla panik arasında kaldı. Buradan sağ çıkabilecek miydi?

Üstüne üç tane adam çullandı. Kınalı da onların ortasında duruyordu. "Tutun," diye mırıldandı. "Buradan onunla gitmeyeceğim ama onu da sağlam bırakmayacağım."

Tugay ne yapacağını az çok anladı. Debelenmeye ve tekmelemeye başladı. Adam nefes nefese küfürler mırıldanıyordu. Tugay ellerinden kurtuldu. Kınalı adamlarına bağırdı. "Koluna sıkın!"

Ona eziyet edemeyeceğini anlayınca, sakat bırakmaya yemin etmiş gibiydi. Helikopterden ateş açıldı. Adamlar bir bir yere yığıldı. Tanklardan tanıdık yüzler uzanıyordu. Tugay, yarı yerde, yarı ayakta karısına doğru sürünüyordu. Bu kıyametin içinde yara almasından korkuyordu.

Arkasına son kez baktığında, sağlam olan eliyle silahını ona doğrultmuş Kınalıyı gördü. Ağzı hırsla köpürmüştü. Adam öyle manyak, öyle takıntılıydı ki, burada ölmeyi Tugay'ı sakat bırakmaya yeğliyordu. Tugay yüzünü korumak için kolunu kafasına sardığında, kolunda şiddetli bir ağzı oldu. Kemiğine giren mermiyi hissetmeden önce duydu. Onu yere savuran bir hisle kolu sancıdı. Olduğu yerde sürünmeye devam ederken, kolunun sızısı ona izin vermiyordu.

Gözlerini hafifçe kaldırdı. Yüsra'yı göremedi. Helikopter toprak fırtınası oluşturmuştu, gözleri görmüyor, görmeye çalıştığında ise toz yığınından başka bir şeyi fark edemiyordu.

Kör edici bir sessizlik oluştu dakikalar sonra. Helikopter yere indi. Tanklar ve silahlar sustu. Toprak, kan ve barut kokuyordu. Kan kokusu oldukça yakından geliyordu. Tugay kolunu kaldıramıyordu. Sırtından aşağı bir sıcaklık yayılıyordu, muhtemelen bu kendi kanı olmalıydı. Ama umursadığı bu değildi. Umursadığı, o yığının içindeki cesetlerden birinin sevdiğine ait olmamasıydı.

"Tugay?" diye seslendi biri ona. Ramazan'nın korku dolu sesini tanıdı. Ağzındaki siperlikten bile tanırdı. "Tugay orada mısın?"

"B-buradayım," öksürmeye başladı. "Yüsra'yı ara. Ben iyiyim."

"B-ben iyiyim," diye seslendi oldukça yakınında bir ses. Tugay sese doğru döndü. Kıyamet yeri gibi olan toprak bulutunun arasında, sesin geldiği yönü seçmeye çalıştı.

"İyi misin? Yaralandın mı?" diye sordu.

Olduğu yerden kalkamıyordu. Sürünemiyordu da. Kolunun kemiği kırılmış gibi görünüyordu. Etine saplansa bu kadar ağrımazdı.

Bir el toz öbeğinin içinden ona uzandı. Kızın bağlı elleri, yüzünü tuttuğunda Tugay bulanık görmeye başlamıştı. "Aptal!" diye bağırdı ona. "Aptal adam. Öldürecektin. Kendini öldürecektin." Hıçkırmaya başladı. Ona sarılmaya çalışıyor, bağlı elleriyle yapamıyordu.

"Yüsra," diye fısıldadı. "Bir şey söylemem gerek ama korkmanı istemiyorum."

"N-ne oldu?"

Tugay yutkundu. "Kolumda ufak bir yara var. Ama biraz halsiz düşürüyor beni. E-eğer bilincim kapanırsa, korkma."

Yüsra çığlığa benzer bir ses çıkardı. Ramazan'a acil gelmesi konusunda bağırdı. Tugay puslanan zihniyle, Yüsra'nı gayet sağlıklı ve yara almamış olduğunu fark etti. Orada, belki de kolunu kaybetme riskiyle uzanırken gülüyordu.

Arabaya bindirildiğinde gülmeye devam ediyordu. "Manyak adam," dedi Ramazan hırsla ona doğru. "Bu halde gülecek kadar manyaksın."

Tugay koluyla ilgilenen narin ve sağlıklı elleri hissetti. Karısına ait bu eller için can alır, can verirdi. "Onun için canımı verecektim Devrem," diye fısıldadı devresine. "Kolum çok bir şey değil."

"Aklını kaybettin sen," diye homurdandı Devresi.

Tugay yeniden güldü. Yüsra'nın onun için telaşlanmasını istemediği için de gülüyordu. "Aklımı üç sene önce, o deniz kenarında bu kızın ellerine verdim," diye fısıldadı Yüsra'nın koluyla ilgilenmeye aşırı daldığını fark ederek.

Yeniden bilincini kaybetmeden önce sağlıklı bir düşünce kalbini sızlattı. Artık aklını başına almalı ve sevgilisine veda etmeliydi. Onu ağabeyinin güvenli ellerine göndermeliydi. Kınalı hayattayken, Yüsra'nın hayatı tehlikedeydi. Üstelik, bunu çok kolay yapacaktı. Yusuf ağabeye olanları anlattığı an, Yüsra'yı kolundan sökerek alacak ve bir daha görüşmelerini yasaklayacaktı.

Tugay ilk kez adamla aynı fikirdeydi. Demek ki babalık böyle bir şeydi. Yusuf ağabey gerçekten kız kardeşini düşünen, baba gibi bir ağabeydi.

Bölüm sonu

8 yorum