İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 13 · 15 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 13

Seçim

Bir tabur asker, kayınbiraderi ve müstakbel eşinin önünde, eşofman takımıyla ve tüfeğiyle şaşkınca duruyordu. Karısının benzeri simasının aksine, öfkeden köpürcekmiş gibi duran adam arkasına, karısının omzunun arkasından görünen simasına bakınıyordu.

Karısı. İncisi arkasına saklanmıştı. Sanki artık tarafını belli ediyor, onun tarafını tutuyordu. Bu Tugay'ı gururlandırdı. Askerlerine emir verdi. Sorun olmadığını, gelen kişinin misafir olduğunu söyledi. Bahsi geçen "Misafir" şoka girmiş görünüyordu. Ya da sağduyusuna sığınıyor ve başka adamların önünde kız kardeşini azarlamıyordu. Askerler gidince Yüsra bir adım öne çıktı.

"Ağabey," Abisi aniden ona döndü ve "Sen sus," dedi. Tugay ürperdi. Daha önce de onun öfkesiyle tanışmıştı ama adamın sesinde, bakışlarında bir şey değişmişti.

O öfkeli sima kendisine döndü. "Onu nasıl kandırdın?" diye sordu. "Böyle bir oyuna, bu evciliğe nasıl ikna ettin?"

Yüsra itiraz edecek gibi oldu, Tugay onun sesini bastırdı. "Bu evcilik değil."

Yusuf, kafayı yiyecekmiş gibi iki elini de saçlarının arasına soktu ve bahçeye doğru yürürken, aynı zamanda bir şeyler söylüyordu. Tugay adamın çekip gitmesinden korktuğunu fark etti. Onun fikirleri önemli değildi Tugay için, ama Yüsra için önemliydi. Yüsra'nın düşen omuzlarını görünce, o da bahçeye doğru adımladı. Amacı yolundan geri çevirmekti ama belli ki adam gitmek yerine, kendini sakinleştiriyordu.

Oradan döndü. Elini yıpranmış kot pantolonunun cebine iliştirdi. Sakallarını karıştığını ve saçlarının kabarmış olduğunu fark etti Tugay. Hayır, adamı diğer gördüğünden daha bitap buldu. Kaç gündür yoldaydı?

"İçeri geçelim," diye teklif etti yenik görünen adama.

Yusuf onu dinlemedi bile. Gözlerini arkasına sabitlemiş, titreyen çenesini zapt ederken, Tugay sabahın ilk ışığının yansıdığı bu yüzde, ağlamaklı bir ifade olduğunu hayretle fark etti.

"Niye?" diye sordu arkasına doğru. Ellerini cebinden çıkardı ve avuçlarını çaresizce açtı. "Niye Yüsram? Niye kardeşim? Buna değecek kadar çok mu istedin?"

Yüsra'nın ağladığını duydu Tugay. Arkasını dönmeden, karısı öne doğru koştu. Onu tutmaya çalışmadı bile. Ağabeyine doğru koşan kız, onun belini kucakladı ve özürler sıraladı. Tugay, Yüsra'nın bir şeyden korktuğunu anladı. Artık Tugay da korkuyordu. Yusuf onda o kadar değerli olmuştu ki, ağabeyini kaybederse Yüsra da kaybolurdu.

"Üzgünüm ağabey," dedi defalarca. "Üzgünüm, affet beni."

Tugay bir adım geriye gitmeye başladı. Kalbi ağırlaştı. Ne yapmıştı? Böyle bir aile ilişkisini nasıl mahvetmişti? Kendi elinde olmadığı için, Yüsra'nın ailesinin değerini de bilememişti. Onu sonsuza kadar mahvetmişti.

Yusuf kardeşine sarılmadı. Tugay gidip onun yakasını tutmak ve sarsmak istedi. Yüsra yanlış bir şey yapmamıştı. En büyük yanlışı, Tugay'ın ona aşık olmasıydı.

Tugay sesini topladı ve heykel gibi duran adama doğru konuşurken yumruklarını canını acıtacak kadar sıktı. Babasıyla konuştuğunda olduğu gibi, bacaklarında ufak titremeler baş gösterdi.

"Onun suçu yok," Yusuf ona gözleriyle vurabilirmiş gibi baktı. "Ahlaksız bir şey yaptığını falan düşünme."

"Bana bak!" Yusuf üstüne doğru yürüyecekti ki, Yüsra tüm gücüyle ağabeyine asıldı.

"Öyle demek istemedi ağabey. Mecbur kaldığımızı söylemek istedi. Buradaki görevimize devam etmek için mecbur kalıp evlendik."

Tugay'ın kalbini ellerinin arasında ezse, ancak bu kadar acı çıkabilirdi içinden. Kaburgaları kalbine dar geldi. Çenesi kasıldı, sakinleşmek için nefesini tuttu. Dün babasına aynı bu sözleri söylemişti. Şimdi neden canı yanıyordu?

"Burada ne işin var Yüsra?" Adam nihayet sakinleşmiş gibi sordu.

"Görev istedim. Biliyorum, senden habersiz yapmak ahmaklıktı ama asla izin vermezdin."

"Vermezdim!" Adam Yüsra'ya ne kadar kızsa da, yüzünü nazikçe avuçladı. "Seni ben yoluna çıkacak en ufak yaralanmadan bile sakındım. Şimdi buraya, ölümün kollarına nasıl geldin?"

"Tam olarak buraya geleceğimi bilmiyordum." Yüsra iç çekti ve Tugay'a kısa bir bakış attı. "Onun yanına," dedi.

Tugay orada fazlalık gibi hissetti. Şimdi baloncuk patlamış, yerini zehirli ve kalp ağrıtan bir havaya bırakmıştı. Tugay'ı oracığa, toprağa gömüyordu.

"Ama ömrümde bir işe yaramak istedim. Mesleğimi bu insanlar için, mehmetçikler için icra etmek istedim."

"Anlamıyorum," Yusuf yerinde sallandı. Yüsra, onu kolundan tutarken korkmuş görünüyordu.

"Kaç saattir uyumadın ağabey?" diye sorarken pişman görünüyordu. Yusuf ona sitemle baktı. "Üç gün, dört gecedir seni arıyorum. Tam olarak telefonunu kapattığından beri."

Yüsra suçlulukla gözlerini yere indirse de, ağabeyine destek olmaya devam ederken, Tugay'a kaşlarını kaldırdı. Tugay da kaşlarını kaldırdı. "Ne?" diye sordu. Yüsra ağzını oynattı ama Tugay anlamadı. Sonra Yusuf'a göz atınca, adamın ayakta zor durduğunu fark etti.

"İsterseniz size yardım..." Lafı ağzına tıkan kayınbiraderi hırsla söylendi:

"İstemez." Ona ters ters bakarken bilinci yerine gelmiş gibi sordu. "Peki senin Yüsra'yı burada bulman tamamen rastlantı öyle mi?"

Tugay yutkundu ve başıyla onayladı. "Aklın neredeydi?" diye sordu Yusuf hırsla. Halen kız kardeşine yaslansa da, öfkesi tazeydi. "Onu hemen buradan kovmalıydın. Beni aramalıydın. Sana bu yüzden onay vermedim işte! Onu tehlikenin kollarına sokacaktın, şimdi soktun bile!"

Tugay artık öfkesini salmak üzere olduğunu fark etti. Engel olamıyordu.

"Denemedim mi sanıyorsun! Kardeşinin istediğinde ne kadar inatçı olduğunu bilmiyorsun!"

Yusuf buna inanamıyormuş gibi nefes verdi ve gözlerini devirdi.

"Bakın, sonra bu konuda uzun uzun tartışırız ama bence içeri geçmemiz lazım." Yüsra dinlemiyormuş gibi yapan nöbetçilerin olduğu ahşap gözetleme kulesinin bulunduğu yere doğru baktı. Duvarların üstünden gözüküyor olmalılardı. "Ayrıca haline bakılırsa açsın ve yorgunsun."

Yusuf, Yüsra'nın kolundan çıktı. "Hayır," derken kelimeler ağzında dönüyordu. "Benim gitmem lazım. Sende benimle geleceksin."

Kardeşine inatçı gözlerle baktı. Yüsra bir çocuğa bakıyormuş gibi iç çekti. "Ağabey, burayı bırakamam. Benim işim burada." Ve evim de, demesini bekledi Tugay. Artık birbirlerine sahip değiller miydi?

"Cidden seni burada bırakacağımı düşünüyor musun? Demin içeri giren asker ordusunu gözlerimle gördüm. Bu kadar korkulacak bir bölge olmasa, evini bir tabur asker korumazdı!"

"Onlar komutanlarını koruyor," diye ağabeyini sakinleştirmeye çalıştı Yüsra. Aslında hepsi Tabip Hanımı koruyordu. Yabancı birinin eve yaklaştığının ihbarı hemen ulaşmış olmalıydı.

Yusuf yeniden arkaya doğru tökezledi. Elini arkasındaki duvara yasladı. "Bir gün daha gecikirsem Güvercin beni öldürür," dediğini işitti Tugay. Daha çok sayıklama gibiydi. "Yüsra'yı buradan götürmem lazım," diye sözlerini yineledi.

Tugay inatçı adama yaklaşırken, homurdandı. Cüsseli biriydi. Eskiden olsa, Tugay'ı bir yumruğuyla ezebilirdi. Ancak Tugay artık kütük kadar kalınlaşmış bilekleriyle Türk askeriydi. Adamın cılız itirazlarını dinlemedi. Kolunu beline sardı ve diğer kolunu omzuna attı. Yüsra'nın minnet dolu ela gözleriyle cesaret buldu. Adamı yarı üstünde, yarı sürüyerek taşıdı. Senelerdir yumruklamak istediği adamı şimdi sürükleyerek taşıyordu. İçinden sitemle karışık kendiyle alay ediyordu. Allah, kayınbiraderini nasıl böyle eline düşürmüştü?

Onu koltuğa adeta attı. İstese nazik bırakabilirdi ama canı istememişti. Yüsra, "Yavaş," diye sızlandı. Tugay karısına baktı ve gülümseyerek omuz silkti. Deminki kalp ağrılarının acısını çıkarmış ve şimdi birazcık daha iyi hissediyordu. Yüsra ağabeyine uzanmasını tembihledi. İnatçı herif uyku sersemi uzanmıyordu bile. Kafasını koltuğun arkasına yaslamış, yarı açık gözleriyle evi süzüyor, bilincini kazanmaya çalışıyordu.

Yüsra adamın etrafında pervane oldu. Tugay karısının kendisine bile emirler verdiğini fark etti. Sobayı yakarken suratsızdı. Yüsra ona bir kere bile bakmadan, ağabeyinin etrafında dolanmaya başladı. Bir yerde, Tugay da adama acıdı. Gerçekten kardeşini günlerdir aramış, hatta tek öğün yemekle idare etmiş gibi görünüyordu.

"Şunu uzatır mısın?"

Tugay karısının bahsettiği örtüyü eline verdi. Yüsra onunla ağabeyini güzelce örttü. Başının altına daha önce hiç kullanmadıkları bir yastık koydu. Adam derin uykuya yattığında bile yetinmedi, mutfağa gitti. Tugay da peşinden mutfağa gitti. Kapının yanında sersemce elleri titreyerek yemek yapan karısını izledi. Fark etti ki, içeri girdiklerinden beri yüzüne bakmıyordu. Boğazı düğümlendi. Sormaya korktuğu soruyu sordu.

"Pişman mısın?"

Bazen bu kadar dobra olduğu için kendinden nefret ediyordu. Bazen, umduğu cevabı alamıyor ve daha fazla kendini yaralıyordu.

Yüsra bu soruya şaşırmış gibi göz ucuyla ona baktı. "İçeride oturan ağabeyim değil, annen olsaydı, sen pişman olur muydun?"

Sorusuna soruyla cevap vermişti. Üstelik, Tugay'ın buna cevabı yoktu. Sessizce mutfak sandalyesine oturdu ve karısının en sevdiği insana yemek hazırlamasını izledi. Sıcak bir çorba kaynatmıştı.

"Uyanana kadar soğur." Tugay huysuzca surat asan biri gibi gözüktüğünü fark edince kendine içerlendi. Gerçekten kızın alakasını mı kıskanıyordu.

"Olsun ısıtırım. Hem uyusun istiyorum, hem aç uyuduğu için kendimi kötü hissediyorum." Elinde bulaşık teliyle, akan çeşmenin önünde duruyordu. Garip bir şey vardı. Tugay kaşlarını çattı. Yüsra'nın omuzları titriyor, çeşme de öylece akıyordu. Ne bir şey yıkıyor, ne de kolunu hareket ettiriyordu. Tugay korkarak yaklaştı ve omzunu çevirdi. Yüsra ondan kaçındı. Yüzünü diğer tarafa çevirdi. Tugay çenesini tuttu ve kıpkırmızı gözlere bakakaldı. Hıçkırıklarını tutmak için dudaklarını ısıtmış, içli içli ağlıyordu.

Tugay pişmanlıkla karısını kucakladı. Kız göğsünde daha çok hıçkırdı. Tugay çaresizce, sadece ona sarılmaya devam etti. Kendi hayatı sevgiden yoksunken, bu kızı da sevgiden yoksun bırakmıştı. Ona bunu nasıl yapmıştı? Görevden atılması mesele değildi. Babasından öyle yada böyle şiddet görüyordu. Meslekten atılır, en fazla evlatlıktan reddilir ve rahatça yaşardı.

Rahatça... Tugay rahatlığın burada, bu kollarda olduğunu inkar edemezdi. Böyle bir fırsat eline düşmüş ve genç adam da bu kollar atlamıştı. Üstelik, onu kendinden başka kim koruyacaktı? Kafasını kızın boynuna gömdü ve içi acıyarak kabul etti. Ağabeyi onu Tugay'dan daha iyi korurdu. Üstelik şimdi azılı bir suçlunun hedef tahtası da olmazdı.

İçinde, kendince bir kararlar veriyordu ama kolları bu kararı reddetti. Asla, diye düşündü. Onu asla kollarından uzağa gönderemezdi. Yüsra hıçkırıkları iç çekişe dönüşürken suçlulukla geri çekildi.

"Ne yapıyorum ben?" diye sordu kendine kızar gibi. Tugay'a sulu gözleriyle baktı. Tugay onun ağlamasına katlanamıyordu. "Benim yüzümden bu halde ve ben yine kendi derdimdeyim. Haline bak. Ona bunu yapmaya hakkım yok. Bunca zaman sonra, nihayet huzur ve mutluluğu tatmışken, onu eski haline dönüştüreceğim."

Tugay ellerini indirirken sersemlemişti. "Eski haline mi?"

Yüsra yutkundu. O günleri hatırlıyormuş gibi acı çekiyordu. "O böyle değildi," dedi acı içinde. Tugay onu yumuşatmak için takıldı. "Daha fena hali mi var?"

Yüsra burukça güldü ama aslında gülmüyor gibiydi. O günlerde kaybolmuş gibiydi. "Onu hayata Erva döndürdü. Karısı. Ağabeyim ölmeye ve öldürmeye ant içmişti. İntikam yemini etmişti."

"Kimi?" diye sordu Tugay. Kalbi gürültüyle çarpmaya başladı. Karısıyla ilgili her şeyi bilmediğini fark etti.

Yüsra kollarından uzağa çekildi. Gözlerine gözlerini dikti ve fısıldadı. "Babam diyemediğim adamı."

Tugay daha fazla soru sormak istedi ama Yüsra kendini kapatmış gibiydi. Arkasını döndü ve mutfağı toparladı. Tugay hem Yüsra'nın kendini toparlaması, hem ağabeyiyle düzgünce konuşabilmesi için dışarı çıkmaya karar verdi. Suçlulukla fark etti ki, kendi kafası da bulanmıştı.

Yüsra bunu kabul etmek istemiyor olsa da, ağabeyiyle alana ihtiyacı vardı. Yenilgiyle Tugay'ın gidişini izledi. Tugay kapıdan çıkarken ona dönüp gülümsedi. Yüsra da burukça gülümsedi ve omuzları düştü. Tugay dış kapıyı kapatır kapatmaz koşmaya başladı. Neredeyse nizamiyeye kadar koşmuştu. Kendini askeriyenin bahçesinde, çam ağaçlarının karanlığında etrafı tekmeler ve küfürler ederken buldu. Asker hastalığı, diyordu babası bu hareketine. Sinir küpü olmadan, komutan olamazdın çünkü bir grup erkekle baş etmek zannedildiği kadar kolay değildi. Tugay bunu ilk elden tatmış ama babası gibi öfkesine yenilmeyeceğine yemin etmişti. Yenilmemişti de. Tek sorun, kendisine duyduğu öfkeye yeniliyor olmasıydı.

Koca ağacın gövdesine çöktü. Dizlerini kırdı ve bileklerini dizlerinden aşındırdı. Kafasını sinesine gömdü. Kendinden saklanırken, içini dinlemek zorunda kaldı.

"Hata yaptın," diyordu içi. "Ona dürüstçe yaklaşmadın. Bir ihtimal bırakmadın. Ona şans vermedin."

Tugay yüzüğün takılı olduğu parmağına dokundu. Onu çevirdi, çevirdi. Ne düşünüyordu böyle? Ölse bile Yüsra'yı bırakmazdı. Onu ölümüne korur, yanından ayırmazdı. Yüzük parmağını dudaklarına yaklaştırdı ve öptü. Yüsra dün gece bu yüzüğü öpmüştü. Onu asla parmağından çıkarmayacaktı. Ölse bile.

...

Yüsra önündeki tasa gözlerini dikmiş, kalbi kapının dışında atarken, ağabeyinin uyanmasını bekliyordu. İkiye bölünmüştü. Bir yanı gidip Tugay'ı geri getirmek, diğer yanı ağabeyinden özürler dileyip, ne isterse yapacağını söylemek istiyordu.

Solgun yüzlü, yakışıklı ağabeyine baktı. O babasıydı. Ağabeyiydi. Annesiydi. Herşeydi. Nasıl olmuştu da, şimdi böyle bir hale düşmüşlerdi? Yüsra ona nasıl ihanet edecek kadar bir adamı çok istemişti?

Sadece o da değildi üstelik. Burayı tercih etmesi de ağabeyine ihanetti. Büsbütün ona ve korumasına meydan okumuştu. Verdiği emeği hiçe saymıştı. İzin vermeyeceğini bildiği için de ondan saklamıştı.

Gözleri bir süre pencereye daldı. Tugay'ın garip bir teslimiyette olduğunu fark etti. Normalde atılgan karakterliydi, çabuk öfkeleniyor, çabuk sönüyordu. Ama bugün, garip bir şekilde Yüsra ne derse yapmış, hatta mutfakta ağlama nöbetini kucaklamış ve sessiz kalmıştı. Ağrıyan göğsüyle iç çekti. Galiba böyle bir durumla karşılaşan ilk yeni evli çift onlardı. İnsanlar yeni evliyken genelde mutlu ve umursamaz olurdu. Yüsra hasretle, düne kadar öyle olduklarını fark etti. Ömrünün en güzel bir kaç günüydü.

Ağabeyinin sesi onu düşüncelerinden çıkardı. "Uyuyup kaldığıma inanamıyorum."

Telefonuna uzandı. "Güvercin kaygıdan kafayı yemiştir."

"Ona haber verdim." Yüsra mahcubiyetle kızaran yanaklarıyla ağabeyine baktı. Ağabeyi ona ters bir bakış attı.

"Nihayet telefonunla haberleşebiliyorsun demek."

"Özür dilerim."

Ağabeyi doğrulup, örtüyü üstünden attı ve mahmur gözlerle evi izledi. Sobaya, biraz kırık görünen masaya, odanın her yerini saran eski ama sıcak halıya uzun uzun baktı.

"Bana duymadığım bir şey söyle."

Gözlerini ona dikti. Eyvah, diye düşündü Yüsra. Artık bilinci yerine gelmişti ve hesap sormak için kolları sıvamıştı. Yüsra doğruldu. Sobanın başında sıcacık duran çorbaya yöneldi. Tabağı doldururken konuştu:

"Önce çorba iç. Sonra beni haşlarsın."

Ağabeyi homurdansa da, belli ki açtı ve sessiz kaldı. Ama küskün tavırlarına bakan Yüsra daha çok panikledi. Soruları sıralamadı. Sessizce çorbasını içti ve gözlemine devam etti. Lavaboyu kullandı. Sonra bahçeye çıktı ve biraz hava alacağını söyledi. Yüsra panikle, artık kabullendiği evindeki eksikleri fark etmeye başladı. Ağabeyi bunları başına kalkacaktı. Hayır, o ucuz malı beğenmeyen tiplerden değildi. Ama idare etsin diye kullanılan eşyalara tahammül etmeyecekti. Güvenlik için onu koruyan askerlere sessiz kalmayacaktı. Hatta sadece kullandıkları kadar odun kırdıkları için bile onu azarlayabilirdi. Sonuçta bunca senedir Yüsra'yı ve Erva'yı, nihayetinde de çocuklarını güzelce yaşatabilmek için uğraştığını, emeklerini zayi ettiğini, bu hayatı hak etmediğini söyleyecek ve onu buradan çekip almaya uğraşacaktı.

Yüsra onun yanına dışarı çıktı. Serin gece havasında ürperdi. Ağabeyine de bir ceket vermeyi düşündü ama tek erkek ceketi Tugay'ınkiydi. Ağabeyi onu giymeyecek hatta öfkelenecekti.

"Anlat," dedi ağabeyi senelerdir sigarayı bıraktığı için, kendini sakinleştirmek istediğinde açık havaya çıkardı. Yüsra bu huyunu hep severdi. Çünkü onları yıpratmaktan kaçınırdı. Ama şimdi anlıyordu ki, içten içe kendini yiyordu. Kalbi sızladı. Tugay da şimdi uzaklarda, ondan ayrı kendi acısını mı yaşıyordu. Bunu niye daha önce düşünmemişti?

"Anlattığım gibi. Burada onunla karşılaşmam tamamen tevafuk. İlk başta sana sadece bir konuda doğruyu söylemedim, o da atandığım yerle ilgiliydi. Üstelik dilekçeyle, özellikle beşinci bölgeyi istedim."

"Şimdi askeriyenin Tabibi olduğunu mu söylüyorsun."

"Üstteğmen Tabip." Yüsra kızararak cevapladı.

"Üstteğmen..." Yusuf kafasıyla onaylarken sabır dilenir gibi iç çekti. "Askerlikle ilgili ufacık bir bilgin bile yokken bu mesleği seçtiğini düşünüyorum. Doğru mu?"

"Doğru ama..."

"Ayrıca beşinci bölgeyi." Yusuf ona kırılgan bir bakışla baktı. "O adama rıza göstermememin başlıca nedeni ne biliyor musun Yüsra? Çünkü ister acımasız de, ister bağnaz ama asker eşi olmak demek, ölümü kapında beklemek demek. Üstelik, senin de bunca zamandır okuduğun bir meslek varken, kendini onu mesleği için heba etmeni istemedim."

"Bütün bunları düşündüm." Yüsra cesaret bulmak için eteklerini avuçladı. "Buraya biriyle evlenme ihtimalim olmadan geldim. Galiba bu hayatı kendim için istedim."

"Anlamıyorsun," Ağabeyi ona bakarken bir cahile bakarmış gibi bakıyordu. "Zorlukları anlarım Yüsra ama sizinki zorluk değil. Bu büsbütün intihar."

"Kısmen katılıyorum." Yüsra ağabeyini şaşırttı. "Ama Erva'nın da seninle bir hayatı seçerken, intihar denilecek kadar imkansız olduğunuzu hatırlıyorum."

Ağabeyi sustu ve iç çekti. Ona bakarken gözlerinde endişe, hüzün ve merak vardı.

"İnanmak istiyorum," derken sesi kırgındı. "Sana benim Erva'ya değer verdiğim kadar değer verdiğine inanmak istiyorum ama o sorun sadece hisleriniz değil. Sorun ailesi. Sorun mesleği. Sorun, sorunların hiçbirini çözmeden böyle bir işe kalkışmış olmanız."

"Çözmemize izin verilmezdi."

Yusuf çenesi kasılsa da kabul etti. "Onu bir kere daha karşıma getirsen, yine hayır derdim."

"Biliyorum."

"Biliyorsun ve beni çiğneyip, bu yola baş koyuyorsun." Yüsra ağabeyinden ağır sözler işitmeye alışkın olmadığı için ağlamaklı oldu. Ağabeyi ona merhametle bakarken, aynı zamanda Yüsra'nın fikirlerini kabullenmiş gibiydi. "Demek ki bana asla yalan söylemeyen kız kardeşim, yalan söyleyecek kadar bir adamı istiyor." Omuz silkti. "O zaman bu hayat senindir. Çekiliyorum. İhtiyacın olduğunda her daim arkandayım ama benden bu kadar Yüsra. Eğer bu hayatı, onu ve bu geleceği kabul ediyorsan, ben çekilmek zorundayım."

Ağabeyi muhtemelen oradan ayrılmak için içeri girmeye başladığında Yüsra bağırarak onu durdurdu.

"Neden beni arada bırakıyorsun?" Yanakları kasıldı. "Neden, bana seçim yapmak zorundaymışım gibi hissettiriyorsun? Benim senden başka ailem yok."

"Artık var." Ağabeyi nemli ela gözlerini ona çevirdi. "Aklım çıkacak sana bir şey olacak diye ama seni kendi ailene bırakma vaktim geldi. Büyüdün kardeşim. Kendi kararını verecek kadar büyüdün."

Yüsra inanamadı. Ağabeyi gerçekten onu bırakıp gidiyordu. Ne bekliyordu? Kolundan çekip götürmesini mi? Gitmek istemiyordu ki! Ama böyle gitmesini de kabullenemiyordu. Esip gürleseydi, ona kızsaydı, sonra dediklerini dinletseydi, Yüsra daha rahat hissederdi. Ağabeyi geldiği gibi gitti. Yüsra arkasından bakakaldı. Veda sözcükleri üstün körüydü, sarılmaları alalade. Bir yabancıyı uğurlar gibi uğurladı ağabeyini. Dış kapının betonuna oturdu ve kapı yeniden açılana kadar, orada kaç saat oturduğunu bilemedi.

Tugay'a bakınca yeniden ağlamaya başladı. Tugay ona doğru koştu. Yüzü sersemlemiş ve korku doluydu.

"Gitti," dedi Yüsra acıyla ne dediğini bilemeyerek. "Beni bıraktı ve gitti."

Tugay ona sarılırken kolları daha sıkı, omuzları daha katıydı. Yüsra onun yüzünü göremedi. Görseydi, Tugay'ı ağabeyinden bile çok üzdüğünü görecekti. Dünyada en çok değer verdiği iki adam vardı. İkisini de yeterince memnun edemeyecekti. Çünkü ikisi ipin farklı ucundaydı. Yüsra ne tarafa yönelse, diğer tarafı koparıyordu. Kocasının göğsünün sıcaklığına gömülürken, hissizleşti. Senelerdir baba bildiği bir ağabeye sahipti. Şimdi babasız ve ağabeysiz kalmıştı.

...

Yüsra o gün işte dalgındı. Kocasının da ani bir görevi çıktığı için, daha derinlere gömülmekten kimse onu alamamıştı. Dün o kadar çok ağlamıştı ki, içi geçmiş ve uyumuştu. Kocası onun ağlamalarına katlanmış, sarılmış ve sakinleşene kadar ağlamasını dinlemişti.

Ona haksızlık ettiğini kabul ediyordu. Adamın yüzünden akan pişmanlık da bunu gösteriyordu. Bütün bu olanlar onun suçu değildi. Buraya gelmek Yüsra'nın kararıydı, ayrıca bir yerde patlak verecekleri belliydi. Yüsra onu halen ilk gün gördüğü kadar heyecan verici buluyor, özlüyor ve görmek için tutuşuyordu. Bahaneler sadece bir kapı olmuştu. Şimdi her şey bir yana, Allah katında onun kocasıydı. Tüm sorumluluğu Yüsra'ya aitti. Yüsra'nınki de ona. Çünkü basit bir oyun değildi bu evlilik. Hakikiydi. Aşklarından öldükleri için evlenmemiş olabilirlerdi ama Yüsra, aşkından ölse de bu evliliğe kolayca adım atamayacağını biliyordu. Böyle bir sebep de, Yüsra için açık bir bahane olmuştu.

Üstelik, kollarında geçirdiği bir kaç gün bunun ispatı değil de neydi? Ona daha yakın oldukça, kalbi harlanıyor ve ona duyduğu özlem pekişiyordu.

Suçlulukla elindeki kalemi çevirdi. Ağabeyinin kapıdan gidişi gözünün önüne geldi.

"Paydos saati," diyen hemşire askerin sesiyle irkildiğinde, kaç saat geçtiğini fark etmedi. Yine evin yolunu tuttu. Bu sefer asker ordusuyla korunmuyordu ama onu izleyen gözlemciler olduğunu biliyordu. Yolda yine tekerlekli sandalyeli adamla karşılaştı. Bu sefer kucağında sebzeler taşıyordu. Bir kısmını aniden yere döktü. Yüsra yardıma koştu. Adam bacaklarının tartmayacağı kadar çok meyve ve sebzeyi yüklenmişti.

"Aa, zahmet etmeyin Tabip Hanım. Bilemedim bu kadar çok vereceklerini ama aşağı mahalledeki akrabam yemem için ayırmış. Çocuğu da yok ki bana baksın. Dizleri tutmayan ihtiyar, dizleri tutmayan çolak, birbirimize yardım ediyoruz işte."

"Estağfurullah," dedi Yüsra poşeti topladı ve kendinden emin sordu. "İsterseniz size yardım edebilirim."

"Zahmet etmeyin, çok yorulmuş görünüyorsunuz."

"Ne zahmeti?" Poşeti yüklendi, tekerlekli sandalyeli adam önce, o arkadan ilerlediler. Tepeyi aştılar. Kırık dökük evin önüne geldiklerinde, Yüsra arkasına baktı. Askerler ortalıkta gözükmüyordu. Değişim saati miydi? Yüsra birazcık panikledi. Büyük bir tesadüf olabilir miydi?

Adam evin dış kapısını açınca panik yapmakta hata ettiğini düşündü. Herhangi bir köylüydü işte. Eşyaları kapısının önüne koydu. Dönüp adama gülümseyecekti ki, bir anda boynunda bir sızı hissetti. Kafasının arkası ısındı ve gözleri baygınlaşmaya başladı. Düşündüğü ilk bilinçli düşünce, boynuna iğne saplandığı ve kaçırılıyor olduğuydu.

Bölüm sonu

7 yorum