İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 12 · 18 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 12

Kabus

Bedenine kendine yabancı, sanki başka birinin hayatını yaşıyormuş gibi hissederek iş yerine doğru yürüdü. Kocası, Zehir Öncü lakabıyla askerlerin korkulu rüyası Üst Teğmen Tugay, sabah onu dakikalarca öperek işe erken gitmesi gerektiğini söylemişti. Zaten kimsenin fark etmemesi için ayrı gitmeleri gerekecekti. Yine de, Yüsra tek başına uyanmaktan mutsuzdu.

Sersemle gülümseyerek elini yanağına koydu. Yanıyordu. Üç gündür o kollarda nasıl uyandığını hatırladıkça, her dakika daha çok kızarıyordu. İş yerinde aklına mukayyet olmalıydı. Yoksa birilerinin anlaması an meselesi olurdu.

Revirden içeri girmeye çalışırken, oldukça cüsseli bir bedene çarptı. Bu tanıdık bedeni kokusundan tanımasa da, ona sıkıca sarılan kolları bedeni tanırdı. Tüm telkinlerine, tembihlerine rağmen bedeni ısındı. Elleri göğsünden omzuna tırmanmak ve sarılmak istedi. Kokusunu içine çekerek gözlerini kırpıştırdı. Adamın gür kahkahası kulaklarında yankılandı.

Eğilip fısıldadı. "Dikkatli ol karıcığım."

Yüsra nerede olduklarını fark ederek, ellerini ateşe değmiş gibi hızla çekti ve havada tuttu. İkisi de önce birbirlerine, sonra etrafa baktı. Neyse ki onları gören kimse olmamıştı. Yüsra kızararak kenara çekildi. Dudaklarında haylaz bir gülümseme belirdi ve adama göz süzerek fısıldadı.

"Buyurun Komutanım, yol sizin."

Tugay bu jest karşısında kahkaha atmak istiyor gibiydi. Gözleri ışıl ışıldı. Botlarını birbirine vurdu ve selam verirmiş gibi, kafasını eğdi. "İyi çalışmalar Tabip Hanım."

Sanki onu sabah koklayarak öpmemiş gibi, kollarının arasında iyice sarmalamamış gibi arkasında bıraktı ve işine gitti. Yüsra iç çekti. Alışması gerekecekti. İkisi için de önemliydi. Bir süre arkasından daldığını fark etmedi. Kocası dönüp ona kaşlarını kaldırınca, biri dürtmüş gibi koşarak içeri girdi.

Koridordan geçerken hemşire Teğmenlere günaydın dedi, ancak sanki ondaki farklılığı hepsi fark ediyormuş gibi hissetmekten kendini alıkoyamadı. Alnında evlendi yazıyormuş gibi hissediyordu. Huzursuz, kalbi kaburgalarına sıkışıyormuş gibi hissediyordu. Her an patlamasından korktuğu o baloncuğun dışına çıkmışlardı. Oldukça savunmasızlardı.

Bugün hastası yoktu. Ellerini kavuşturup yanaklarını şişirdiği bir anda, kapı çalındı. İçeri adım atan Çetin, garip bir şekilde dost canlısı gözüküyordu.

"Sizi gezintiye çıkarabilir miyim Tabip Hanım?"

Yüsra iç çekti ve kaşlarını kaldırdı. "Neden?" Ona aksi davranmak zorunda değildi, kendine bunu hatırlattı. İddiayı bilmemesi gerekiyordu. Çetin amacına ulaşmak için halen uğraşıyor gözüküyordu.

Çetin içeri girip etrafı incelerken, alayla güldü. "İlla bir neden istiyorsan, geldiğinden beri revirden pek dışarı çıkmadığını fark ettim. Yemekhane ve revir arasında mekik dokuyorsun. İzin ver de sana ortamı gezdireyim."

"Ben pratik biriyimdir. İşime yarayacak kadarını bilmem yeterli."

Çetin hızla döndü. Ellerini arkasında bağlamıştı. "Üç gündür neredeydiniz? İzin mi aldınız?"

Ona inceleyen gözlerle bakmasından huzursuz olan Yüsra, bilgisayarda dosyaları düzenleme bahanesiyle kendini meşgul etti. "Evet," dedi kısacak. Sonra deşmesini istemediği için ufak bir bahane uydurdu. "Geldiğimden beri izin alamamıştım."

"Ne garip," dedi masasına doğru yaklaşan adam. Yüsra'yı huzursuz edecek kadar yakına gelip, masasına kalçasını dayadı. Yüsra onu ittirmek istedi. Ters ters oturduğu yere baktı ama adam bana mısın, demedi. "Devrem de yoktu üç gündür. Aynı anda izin almanız ne büyük tesadüf."

Yüsra kulakları öfkeyle yanarken ayağa kalktı. "Bu yaptığınızın bir kadın çalışana karşı mobbing olduğunu biliyor musunuz?"

Çetin şaşırmış gibi gözlerini ayırınca, Yüsra kollarını göğsünde bağladı ve defolup gitmesini umarak oturduğu yeri işaret etti. "Masama oturup, bana imalarda bulunmanız ve özel hayatımı deşmeniz, iş yerinde zorbalığa girer."

"Niyetimi yanlış anladın." Adam ürkmüş gibi kaşlarını çattı. Neyse ki tam o anda Ramazan, Çetin'i çağırdı. Büyük bir felaketi önlemek istiyormuş gibi görünüyordu. Nefes nefese haline bakılırsa, Çetin'in burada olacağından şüphe duymuştu.

"Emir geldi," dedi gözleri ikisinin arasında mekik dokurken. "Tugay seni bulmamı emretti. Hadi, yola çıkıyoruz."

Sadece bahane değil gibiydi. Yüsra ayaklanınca, Ramazan ona ikaz eder gibi baktı. Yüsra kendini dizginledi. Yerin geri oturdu, sanki kocası birazdan göreve gitmeyecekmiş gibi umursamaz görünmeye çalıştı. Bir ayağı masanın altında sıçrıyordu.

"iyi dileklerini bekliyorum," dedi Çetin odadan çıkarken.

Yüsra içinden gelenleri yuttu. Kimseye zarar gelsin istemezdi. "Sağsağlim dönün Teğmen." Hepiniz, diye geçirdi içinden.

Çetin çıkınca, Ramazan çıkmadan önce ona doğru hızla geldi ve masaya eğilerek fısıldadı. "Malzeme odasında."

Odadan çıkınca Yüsra, Ramazan'ın arkasından minnetle bakakaldı. Nasıl anlamıştı? Onu görmek ve uğurlamak istediğini bu kadar mı belli ediyordu?

Odadan çıkarken önlüğünü bile çıkarmadı. Bugün Tugay'a güzel gözükmek için giydiği elbisesini tamamen örten ceketinin ceplerine ellerini yerleştirdi, telaşsızmış, umursamıyormuş gibi malzeme odasını aramaya koyuldu. Orayı neden sorduğunu merak bile etmedi askerler. Muhtemelen revirle alakadar malzeme aradığını düşünüyorlardı. Artık bir kadının ortamda dolaşmasına alışkın olanlar kadar, halen onu ilk kez görenler de vardı. Şaşkınlıkla arkasından bakıyor, bazıları da kim olduğunu soruyordu. Yüsra nezaketle hepsini cevapladı. Yardım taleplerini kibarca reddetti. Onu yalnız bulmayı umarak malzeme odasına yaklaştığında, yanıldığını anladı. Askerler çantaları düzenliyordu. Her biri mermilerini sırtına asıyor, silahlarını kuşanıyor, çantalarını dolduruyordu. Onu görenlerin bir kısmı şaşkınca duraksadı.

Tugay'ın sırtı dönüktü. Yüsra onu sırtı kapıya dönükken bile tanırdı. Omuzları odadaki herkesten daha iri, yaydığı hava apayrıydı. Yüsra ona yaklaştığında hep o havası soluyordu. Boğucu derecede yoğun olan o his, aslında hissedebileceği en güvenli hissi de kalbine nakşediyordu. Sırtına astığı tüfeği, beline geçirdiği çakısı, dizi dizi diğer omzuna astığı mermileriyle tehditkar görünmesi gerekirdi. Yüsra eskiden bu tür işlerden korkar, hatta tasvip etmezdi. Artık öyle düşünmüyordu.

İnsanlar evlerinde güvenle oturup, çocuklarını güvenle okula gönderebiliyorsa, anneler huzurla uyuyabiliyorsa, mahremiyetini koruyabiliyorsan eğer, bunların hepsi güvenliklerini sağlayan askerler ve polisler sayesindeydi. Onlar huzurlu uyusun diye, Tugay gibi korkusuz ve mert adamlar(Hatta bir çok kadın görevli de vardı) canlarını tehlikeye atıyor, bedenlerini silah gibi kullanıyordu. Gönül isterdi ki gerek olmasın. Gönül isterdi ki Tugay da diğer adamlar gibi evinde, sıcak yatağınca, eşiyle uyusun.

Adam onu hissetmiş gibi, belki de askerlerin bakışlarından şüphelenerek yavaşça arkasına baktı. Başıyla selam verdi, orada değilmiş gibi tekrar önünü döndü. Eğer konuşmasaydı Yüsra onu görmediğini sanırdı.

"Bir isteğiniz mi var Tabip Hanım?"

"Benim de gelmemi ister misiniz?"

Adam ona tokat atmış gibi hırsla arkasını döndü. Burun delikleri genişlemiş, gözleri öfkeyle kanlanmıştı. "Bu görev size göre değil."

"Ama doktora..."

"Uzatmayın Hekim Hanım." Tugay'ın sesi sert, gözleri uyarı doluydu. "İhtiyaç olsaydı eğer askerlerimin sağlığı için sizi götürürdüm."

Yüsra yenilgisini kabul etti. Normalde inatlaşırdı ancak adam ciddi gözüküyordu. Üstelik hazırlıklarına bakılırsa, oldukça ciddi bir görevi sırtlanıyorlardı.

Tugay herkese emir verdi. Adamlar saatin mekanizması gibi, aynı anda silahlarını kuşandı ve kapıdan koşar adım çıktılar. Sanki tek beden gibiydiler. Amaçları bir, adımları bir... Yüsra yanan genziyle odada kalan Tugay'a baktı. Ortalık boşalmıştı. Tanklar harekete geçiyordu.

"Gitmem gerek," diyen Tugay kemerine bir şeyler takıyordu. Yüsra ona dokunmak için yanan ellerini cebine iliştirdi. Sulu gözleriyle odaya girdi ve sırtına oldukça yakın durdu. Adamın arkasını dönmemesini umdu. Ona sarılmadan edemezdi.

"Kendine dikkat et," diye fısıldadı. O güçlü omuzlar biraz çöktü, adam kafasını yere eğdi. Yüsra da onun ayaklarına bakıyordu. Botlarının bağı çözülmüştü. Adam eğilerek botlarını yeniden bağlarken mırıldandı.

"Sen de dikkat et."

Yüsra bu yabancı konuşmaya katlanamadı. İçi daralıyordu. Onun ölüme koşuyor olmasını kaldıramıyordu. Bunca zamandır gözlerinden uzakta hep bu hayatı yaşıyor olduğunu düşünmek, kalbini daha fazla yaralıyordu.

"Bana geri dön."

Tugay oturduğu yerden duman karası gözlerini kaldırdı. Kaşlarının altından ona baktı. Yüsra gözbebeklerindeki duyguyu görmeseydi, ona kızacağını sanırdı. Tugay göz ucuyla kapıya baktı. Birilerini görmüş olmalıydı. Doğruldu, Yüsra'nın yanından geçerken elinin tersini onun eline sürttü. Bu kısa okşama Yüsra'nın ruhunu okşadı. Adamın fısıldayan sesi onu kucakladı.

"Her zaman."

Yüsra arkasından dışarı çıktı. Yine o merdivenlere oturdu ve yine, herkesin sağ sağlim dönmesi için dua ederek tankları doldurmasını izledi. Tugay arabasına bindi. Koca tekerleklerle arkalarında toz yığını bırakarak, aralarında kendinden emin mesafe bırakıp yola koyuldular. Yüsra, o araba yeniden kapıdan girmeden gerçek nefesler alamayacak gibiydi. Aldığı her soluk, kaygıdan, acıdan, özlemden ibaretti.

...

Sırasıyla siper almış başları seyretti. Gözleri menzilerinde, akıllarında belki de yüzlerce düşünce olmasına rağmen, tek vücut olmuşlardı.

"Hazır!" diye bağırdı Tugay, hepsi silahlarını hazırladı. "Ateş!" Tugay'ın sesiyle beraber kurşunun o demirimsi kokusu etrafı kuşattı. Ses patlamalarına alışkın olan kulakları çınlamıyordu, aksine, gözlerini bir saniye bile hedefinden ayırmadan, uzun menzilli silahını ayarlıyordu. İt sürüsü gibi kaçışanların arasından telaşlı kafayı buldu. Onun kendini korumaya almak için eğilmesini, kafasını elleriyle kapatmasını izledi. Diğerleri ona siper olmak yerine kaçışıyordu. Tugay acımasızca sırıttı. Bombalı eylemin azmettiricisinin haline bakınca, kendi zehrinden ona içirdiği için içi kaynıyordu. Onunla biraz daha oynamak isterdi ancak riski alamadı. Silahını ateşledi ve ses bile çıkarmayan merminin alnına isabet ettiğini biliyordu, adamın yere yığıldığını dürbününden gördü.

Askerleri de bunu görmüş ve toprağı elleriyle döverek onu ödüllendiriyordu. Tugay işlerinin bitmediğini biliyordu. Şimdi yuvalarına çomak sokmuşlardı. Muhtemelen bir hafta boyunca başlarına üşüşecekler, kısasa kısas isteyeceklerdi. Tugay bu döngüye öyle çok alışmıştı ki!

Alışmadığı, onu evde bekleyecek olan o kadına karşı özlem duymasıydı. Silah seslerinin arasında hayal ettiklerine şaşırdı. Kanın, dumanın, barutun kokusunu bastıran kokusu halen burnunu yakıyordu. Üstüne sinmişti adeta. Bu gece kollarında uyuyamayacaktı. Şanslıysa yarın akşam uyurdu.

Ona görev vermeyeceklerdi. Yüsra'nın yanından ayrılmamayı bizzat istemişti, çünkü onun tehlikede olabileceğini tabur komutanına iletmişti. Ama ondan daha iyi bir keskin nişancı henüz atanmamıştı. Bir ay sonra yeni ekip gelecekti, bu görevi başkasına bırakmak her şeyi şansa bırakmak olurdu. Başka masum insanların canını yakabilecek bu adamın yerini tespit ettiklerinde, Tugay gelmez zorunda olduğunu biliyordu.

Ramazan'a güveniyordu. Ayrıca tabur komutanı Yüsra'ya belli etmeden onu koruması için iki asker görevlendirmişti. Bunlar asla Yüsra'nın kapısından ayrılmayacak, devriye gezeceklerdi. Tugay çaresiz, özlem ve kaygı dolu düşüncelerini sakinleştirmeye çalıştı. O güvendeydi. Kızıl Sakal'ın Yüsra'ya ulaşması olanaksızdı.

Adamlarına ıslık çaldı. "İçeri giriyoruz!" Özel harekat ekibi olarak bu genellikle yaptıkları bir eylemdi. Tamamen güvenli olduğundan emin olana kadar bölgeyi temizliyor, sonra da nöbetçilere emanet ediyor ve geri çekiliyorlardı.

Birbirlerinin sırtının arkasında yürüyen gençlerin, nasıl aynı anda adım attıklarına, silahlarına sıkıca kuşandıklarını gördü. Onların da Tugay gibi bekleyeni var mıydı? Tugay içi biraz umut dolarak ısındı. Evde bekleyen birinin olması, ona savaşmak ve hayatta kalmak için daha çok güç verdi.

...

Yüsra'nın telefonu çaldı. Eve dönmek zorunda kalmıştı. Aslında kovulduğunu söylese daha doğru olurdu. Çünkü askerler onun kaygıyla bir o yana, bir bu yana yürümesini daha fazla kaldıramamış, evde dinlenmesi için eve dönmesini rica etmişti. Yüsra istemese de kabul etti. Tugay'ın erkenden geleceğini, direk evlerine koşacağını ümit ederek kabul etmişti bu fikri. Askeriyede ona sarılmazdı.

Gece saatleri olduğu halde, ne gelen vardı, ne de geldiğini belirtecek bir arama almıştı. Evet, telefonunu nihayet açmıştı. Ağabeyinin ona mesajlar yağdırmasını beklemişti. Ancak üç kere arayıp ulaşamadığında, aramayı bırakmış olarak görmüştü.

Arayan kişiye baktığında suratını buruşturup, bir kaç dakika telefona bakmamayı düşündü. Ama daha fazla sorumsuzluk yapamazdı.

Erva yengesi; "Nihayet!" diye bağırdı telefonu açar açmaz. Yüsra yutkundu.

"Selamun Aleyküm yenge."

"Aleyküm Selam ama Yüsra, Allah aşkına sen ne yapıyorsun? Ağabeyin delirdi!"

"Üzgünüm."

"En azından telefonunu açamayacağını falan söyleseydin. Aklımıza en kötüsü geldi."

Yüsra gitgide küçülüyordu adeta. Yatakta iyice küçüldü. Konuşamıyordu. Ağlamak üzereydi. Ağabeyine bunları yaşatmaya hakkı yoktu. Dilinin ucuna gelen gerçekler onu yaralıyordu. Neden bir seçim yapmak zorundaydı? Ağabeyini kaybetmek istemiyor. Tugay'ı da öyle. Gerçekler ortaya çıksa da, kimse yaralanmasın istiyordu. Çok fazla şey istediğini düşündü. Üstelik bir yanı hepsini kaybetmekten korkuyordu.

Ağzından bir hıçkırık kaçtı. Yengesi iç çekti. "Güzelim neyin var?" diye sordu merhametle. "Sana bir şeyler oluyor. Ben de, ağabeyinde kaygı içindeyiz."

"Erva yenge ben..." Yüsra nefes alamadığını, gözlerinin daha çok yandığını hissetti. "B-ben. Korkarım... Artık ağabeyim beni kardeş olarak istemeyecek."

"Neden öyle söylüyorsun? Ağabeyin kızar, kükrer ancak çabuk söner. Sen onun biricik kız kardeşisin."

Yüsra hıçkırdı. "Artık o biriciği değilim."

"Ne oldu Yüsra? Ne olur açık konuş."

"Onu çiğnedim," dedi Yüsra. Tüm duyguları dökülüyordu. Tugay'ın şuan tehlikede olması, kendinin yalnız kalması, ağabeyiyle konuşacak yüzü olmaması üst üste gelmişti. "Onu ezip geçtim."

Erva uzun süre sustu. Sonra fısıldadı. "Bu o çocuk mu?"

Hangisi, diye sormaya gerek bile yoktu. Yüsra için tek biri olmuştu. Erva bunu hep biliyordu, Yüsra ona anlatmasa bile. Erva yengesi insanların içini kolayca, kitap gibi okurdu. Yüsra'yı da okumuş, ama asla deşmemişti. Ancak yengesinin bilmediği bir şey vardı. Yüsra'nın şuan nerede olduğu, ağabeyini daha hangi türlü ezip geçtiği. Asla yalan söylemeyen kızın yalan üstüne hayatını kurduğu, bu yalanın içinde en büyük doğrusunu bulduğu...

"Sakinleş," diye tembihledi yengesi onu. "Ağabeyin şuan evde değil. Dün gitti, nereye gittiğini bilmiyorum. Muhtemelen her yerde seni arıyordur. Onu arayıp sakinleştirmeye çalışırım ama korkarım senin buraya gelmen gerekecek."

"İmkansız," dedi Yüsra ağlamaktan boğuklaşan sesiyle. "İzin alamam."

"Ona izin almaya çalıştığını söyleyeceğim ve alacaksın Yüsra. Ağabeyini yeniden delirtmek mi istiyorsun? Onun Demir yanını en iyi sen ve ben biliyoruz. Lütfen, izin almaya çalış ve en az bir hafta ağabeyinin yanında kal. Ona neyi, ne kadar anlatacağın sana kalmış. Ama en azından güvende olduğunu bilsin. Bu üç gündür... Aklını oynatmaktan beter, divaneye döndü. Çocuklar bile babalarının bu haline çok şaşırıyor. Seni de annesini kaybettiğini gibi kaybetmekten korkuyor."

Yüsra yeni bir ağlama krizini atlatmak için dudaklarını sıktı. Gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu. "Tamam," dedi teslimiyetle. "Ağabeyime mesaj atacağım. Arayamam yenge Konuşursam..."

"Ben de konuşurum ama sesini duymayana kadar sakinleşeceğini sanmıyorum."

Yüsra kapatmaya başlamıştı ki yengesinin sesi onu durdurdu. "Bu kadar derinden hissettiğini bilmiyordum," dedi suçlu bir sesle. "Bu kadar acı çektiğini bilmiyordum. Herkesin yardımına koşarken, yanı başımda seni görmedim."

"Kendini suçlama." Yüsra omuzlarında daha çok ağırlık hissetti. "Ben bile ne kadar acı çektiğimi kendimden sakladım. Şimdi bu çıkmaza kendimi kendim soktum."

"Düşündüğünden daha kolay olabilir çıkışlar kız kardeşim. Yeter ki sen o yolu bul. Allah'a yoluna ışık tutması için dua edeceğim."

"Teşekkür ederim." Yüsra daha fazla şey söylemek istedi. Üç gündür yaşadığı derin mutluluğu, şimdiki kaygısını, bir kız kardeşin ablasına sorabileceği her şeyi sormak istedi. Tecrübesizliğini aşmak, akıl almak, sırtını dayamak istedi. Ama bunu Erva'ya yapamazdı. Ağabeyiyle arasını bozamazdı. Çünkü Erva bildiği ve sırrını sakladığı için ağabeyiyle araları açılabilirdi. Yüsra zaten kimseye anlatmamaya alışkındı. Bunu da sırtlanır ve tek başına aşardı. Bir öksüzün en gelişen özelliği de bu değil miydi? Tek başına aşmak.

O gece soğuk yatağında, Tugay'ın yattığı yastığa sarılarak, ağlamaktan bitap düşmüş haldeyken uyudu.

Rüyasında bir adam onu sıkıca tutmuştu. Bu sarılmaya benzemiyordu. Adam kollarını ve ellerini bağlamış gibi, nefesini kesecek kadar sıkı tutuyordu. Tırnakları simsiyahtı. Onları elinin üstüne batırıyordu. Yüsra çırpınarak uyandığında, bomboş yatağında, ter içindeydi. İlk yaptığı kollarını tutmak oldu. Öyle kasılmıştı ki, omuzları bile ağrıyordu. Bu kötü rüyayı atlatmak için abdest aldı ve namazını kıldı. Hava aydınlanana kadar pencere kıyısına oturup, onu meşgul edecek kitap okudu.

Yolda, askeriyeye giderken çöpünü attı. Köylülere selam verdi. İçi hüzünle dolu olsa da, elinden geldiğince umutlu duymaya çalıştı. Tugay'sız üç yılı nasıl atlatmıştı? Bir gece onsuz kalmak bile onu perişan etmişti. Bağımlılık böyle bir şey miydi?

"Merhaba tabip hanım!" Doğu şiveli bir adam, tekerlekli sandalyesiyle yanından geçerken konuştu. Yüsra durarak daha önce görmediği bu adama baktı.

"Merhaba?"

"Ben Kıyasettin. Komşunuz sayılırım. Şu ötedeki evde oturuyorum." Dağın üstündeki evi gösterdi. Yüsra onun gözlerine bakınca ürperdi. Adam garip bir zeka pırıltısı ve merak vardı. Yüsra'ya inceleyen gözlerle bakıyordu. Ancak vaziyeti pek de öyle değildi. Üstünde eski elbiseler vardı. Ayakları kısmi felçli olduğunu gösteriyordu, arabası da bura için uygun değildi.

"Nasıl gideceksiniz oraya tek başına?" diye sordu evini kast ederek. Adam güldü. Dişlerini gören Yüsra istemsizce iğrendi. Fırça yüzü görmemişti ve o kadar sarıydı ki, bunu ancak bir madde kullanan hastalarında görürdü. Adamın kullandığı ilaçları düşündü. Elbette onlar da yapabilirdi. Kendine kızdı. Neden ona böyle önyargıyla yaklaşıyordu?

"İsterseniz yardım edebilirim."

Adam tam konuşacakken, arkalarından ayak sesleri geldi. "Bir durum mu var Komutanım?" diye sordu askerlerden biri, Yüsra'ya.

Kıyasettin denilen adam gülerek söze karıştı. "Hanım kız Komutanınız mı olur? Bende boşa lafa tutuyorum baksanıza. Hadi ben yoluma gideyim." Çevir bir eliyle arabayı çevirdi. Yüsra onun tek elini kullandığını görünce, diğer eline bakmayı akıl etti. Onu bacaklarının üstünde tuttuğunu düşündü. Sonra anladı ki, bir elini de kaybetmişti. Askerlerden biri ona yardım teklif etti ancak adam şakayla karışık onu kovdu. Yüsra adamın dönüp ona gülümseyen suratını görünce, bir anda sırtında soğuk terler hissetti. Boynuna geçirdiği atkının altından kınalı sakalları Yüsra'nın dikkatini çekti. Kaşlarını çattı. Neden sakalına kına yakmıştı?

Yüsra o gün oldukça verimli çalıştı. Kendini işe vermek zorundaydı. Yoksa aklını oynatacaktı. Eve dönüp yeni bir ağlama nöbetiyle savaşarak, aç olmadığı için bir bardak süt içti ve uyumak için kendini zorladı. Tekrar aynı rüyayı görmeye başladı. Rüyada olduğunu bildiği için bu kabustan kurtulmak için çırpınmaya başladı. Bu seferki kabusu farklıydı. Onu tutan kolların silueti vardı. Komşusu onu bu kadar mı korkutmuştu? Şimdi neden kabuslarında onu boğuyordu?

...

Tugay daha önce görevden döndüğünde, çantasını bir köşeye bırakır, üstündeki barutu yıkar, rahat kıyafetlerini giyer ve kendini ranzasına atardı. Bir tam gün uyur, üstündeki yorgunluğu anca atardı.

Şimdi yorgun değil sabırsızdı. Üstünü bile değiştirmedi. Askeriyedekiler onu kendi kişisel odasında sanırken, o evine doğru koşuyordu. Karısına doğru. Bacakları sızlasa da, evinin kapısını yedek kilidiyle açarken heyecanlıydı. Onu gören nöbetçiler kim olduğunu bildikleri için sessiz kalacaktı. Tabur komutanından sessiz kalma emri almışlardı.

Tugay içeri girdiğinde, onu serinlik karşıladı. Sobayı yakmamıştı. Muhtemelen yorgana sarılmıştı. Burukça gülümsedi. Karısının yorgana sarılmayı sevdiğini öğrenmişti. Uyurken nasıl göründüğünü anımsıyordu. Çantasını antreye bıraktı. Duş alması gerektiğini biliyordu ama dayanamıyordu. Onu bir kere koklayıp duşa girebilirdi. Yatağa yaklaştığında, tahmin ettiği gibi, kafası dışında bütün bedeniyle sarmalandığını fark etti. Halen doyasıya koklayamadığı o saçların yastığa yayıldığını görmek Tugay'a tarif edemediği hislerle dokunuyordu. Onu kendine doğru çekiyor ve dokunmasını talep ediyordu.

İpek yumağını okşadı yara bere içindeki elleriyle. Eldiven giyse de yaraları hiç eksik olmuyordu. Ona daha temiz ellerle dokunmak istedi, hemen yıkanmalı ve yatağa dönmeliydi. Kızdan sızlanma sesi çıkınca olduğu yerde kaldı. Yatağa doğru eğildi. Rüya gördüğünü anladı. Ancak bu kabusa benziyordu.

Tugay yorganı çekti. Onun yüzünü karanlıkta buldu. Ter içindeydi. Her şeyi bir kenara itip kirli askeri formasıyla yatağa girdi. Onu kollarına çekti. Korkutmamak için usulca dokunuyordu. Elini sırtında gezdirdi. Yüsra'dan, "Anne?" diye yakaran bir ses yükselince genzi yandı ve"İnci," diye fısıldadı korkmaması için. "Buradayım. Benim."

Kız irkilerek gözlerini açtı. Görmeyen gözlerle etrafa baktı. En sonunda onu görene kadar, rüyanın içindeymiş gibi davranıyordu. Tugay onu göğsüne çekti. Yüzü olduğundan daha beyaz görünüyordu. İnce beyaz geceliği de onu olduğundan daha şeffaf ve kırılgan gösteriyordu. Tugay'ın kaba elleri bu güzel, beyaz teni kirletiyormuş gibi görünüyordu.

"Geldin mi?" diye fısıldadı kız korkusunu henüz atmış, bu sefer de kaygılı görünüyordu. "İyi misin? Yaralandın mı? Herkes iyi mi?"

"İyiyim, iyiyiz." Tugay gözlerini gözlerinden çekemiyordu. Ona bakmadığında kızın yine korkacağından, kollarından kayıp gideceğinden korkuyordu.

Yüsra ona baktı. Üniformayla yatağa niye girdiğini anlamış gibi ses çıkarmadı ama dudakları gergindi. Sonra elini uzattı ve formanın üstünden göğsüne dokundu. Kalbinin gümbürdediği yere. Tugay savunmasız hissetti. Kendini ele veriyordu.

"Yatağımızı kirlettim, üzgünüm." Doğrulması gerekiyor ama istemiyordu. Kuralları aşmak bu günlerde alışkanlık olmuştu.

"Bana sağ sağlim gelsin," Yüsra gözlerinin altından ona baktı. "Üzgün olma."

Tugay ona doğru hızla eğildi ve özlemle dudaklarını öptü. İçine çektiği her nefesi, her kalp atışını, her tutuşu ve her teması tüm benliğiyle hissetti. Kızın elleri göğsünde isimliği süpürdü, omzundaki rütbelerini geçti ve bir erkeğin sadece bir erkek olabileceği o temas için, kıyafetlerini aşarak boynunu buldu. Tenin tene temasıyla Tugay'ın kalbi sızladı. Bu kadar mı esiri olmuştu? Bu sadece dokunmaktan, hissetmekten öteye geçmişti. Bu bambaşka bir şeydi. Önceleri onun açlığını çektiğini sanırdı. O sınırları geçip kendini doyurduğunda, eskisi kadar hoyrat bir özlemle onu istemeyeceğini sanırdı. Şimdi daha derin, daha bilinmez yollara giriyordu. Yaklaştıkça daha yakın, dokundukça daha fazla, öptükçe tükenircesine...

"Seni özledim." Karısının masum sesiyle kendine geldi. Onu çok uzaklaştırmadı. Yanyana, yüzleri birbirlerine dönük uzanıyorlardı. Onun beyaz ipek geceliği, kendi formasının üstüne serilmiş, sanki aralarındaki farkın daha fazla ispata ihtiyacı varmış gibi bir görüntü veriyor olmalıydılar. Yine de Tugay bu hallerini sevdi. Bu zıtlığın uyumunu.

"Neden korkuyorsun?" diye sordu cevaptan korkarak. Yüsra gözlerini kaçırdı. Tugay çenesini tuttu. Elleri yüzünü kirletiyordu ama ikisi yeterince birbirine bulanmıştı. Yüsra'nın umursamayacağını düşündü.

"Söyle İnci tanem. Ne korkuttu seni bu kadar?"

"Bilmiyorum. Galiba kenara sıkışmış gibi hissediyorum."

Tugay iç çekti. "Benim yüzümden mi?"

Yüsra onun kırgın sesine şaşırdı. "Hayır, hayır. Senin yüzünden değil." Ona kendini affettirmek istiyormuş gibi yaklaştı ve yüzünü avuçları arasına aldı. "Senin yüzünden değil sevgilim."

Tugay bu güzel sözleri duymayı öyle uzun süre beklemişti ki, duyduğunda kulaklarına inanamadı. Ona bakakaldı. Yüsra hüzünle gülümsedi. Kirli sakallarında dudaklarını gezdirdi.

"Bugün konuşmayalım. Önce senin temizlenmen gerek. Sonra rahat bir uyku çekersin."

Tugay gene geciktirdiklerini fark etti ama umursamadı. Gittiği yere kadar gidecekti. Birbirlerine doyamayacakları artık ortadaydı. En azından bugünlerin keyfini çıkarma iznini kendine verdi. Allah aşkına, hak etmişlerdi! Bunca yıldır yaşadıkları ortadaydı. Biraz bencillik haklarıydı.

Gülerek atmosferi dağıttı. "Beni yıka."

"Yok artık!" Yüsra gözlerini kocaman ayırdı. Tugay dudaklarını büzdü.

"Kollarım kalkmıyor. Çok yorgunum."

"Daha demin öyle görünmüyordun?"

"Bak," Kolu yataktan düşüyormuş gibi yaptı. "Saatlerdir senin ağırlığında tüfek taşıyorum. Acı kocana kadın."

Yüsra kahkaha attı. "Centilmen bir adam olarak ne güzel hitaplar kullanıyorsun böyle."

Tugay üstüne çıktı ve kollarının kafesine sıkıştırdı. Kız çığlık bile atamadı. Genç adam suratının her köşesini öpmekle tehdit etti, Yüsra kaçmaya çalışırken kıkırdıyordu.

Sonunda teslim oldu. Gömleğini çıkarmasına yardım etti. Onun için suyu ısıttı. Tugay yıkanırken, yaralarını sarmak için sargı bezleri getirdi.

Kapıdan sordu. "Bir şey lazım mı?"

Tugay güldü. "Evet desem gelecek misin?"

Karısının kızardığını ve kaçtığını fark etti. Halen çok masumdu. Tugay bu masumluğa minnettardı. Önceden kadınların neden bir erkek için saklandığını anlamazdı. Şimdi anlıyor ve minnet duyuyordu. Bunu emreden Allah'a teşekkür ediyor, kendi için de fark etmeden böyle bir kader yarattığı için ne kadar şanslı olduğunu fark ediyordu. Onu, körpecik bir delikanlıyken bulduğu için şükür ediyordu.

Banyodan çıktı. Karısı yeni bir yatak sermiş, sobayı yakmıştı. Yorgun bedenini yatağa attı. Kollarını ve bacaklarını açarak, adeta kemikleri yatağa yapışıyormuş gibi inledi.

"Önce krem sürelim," diye karısı odaya girdi. Ellerinde tüm o sargı bezleri, kremler, aşina olduğu malzemeler vardı. Çeviklikle onu çevirdi. Omzunda gördüğü yarayla ilgilenmeye başladı. Tugay serilmiş koca bir varil gibiydi. Yüsra onu hareket ettiriyordu. Tugay yan dönerek karısının alakalı yüzüne baktı. Yoğunlaşmış ve dudakları büzülmüştü. Onu yeniden öpme hissiyle kuşatılsa da kendini tuttu. Gerekten doymak bilmiyordu.

"Neyse ki yaraların az," diyen karısına minnetle gülümsedi.

"Neden bu mesleği seçtiğin belli. Ellerinin kendisi şifa zaten."

"İltifat ediyorsunuz Komutanım."

Adam sırttı. "Sana söy-ledim," kelimeler ağzında yuvarlanıyordu. "Komutan y-ok..." Uykuya dalmak üzereydi. Kafası pusluydu. Ama uyumak istemiyordu. Karısını öyle çok özlemişti ki, bedeninin ona ihanet edip uyumasını istemiyordu. Kendini toplamaya çalışarak mırıldandı. Anlayacağını umdu.

"Sarıl bana."

Yüsra'nın duyup duymadığını göremedi. Ama uykuda hissetti. Sıcak ve küçük bir beden ona sokuldu. Hatta yaralı omzuna kuş tüyü öpücükler kondurdu. Tugay kalbi aşkla dolarak iç çekti. Aşıktı. Hem de o delikanlıdan daha çok.

...

Yusuf kapının ağzında bir çift ayakkabı gördü. İnanmak istemedi ama kız kardeşinin olduğunu bildiği diğer ayakkabı, bu askeri botların yanında duruyordu.

Onu bulmuştu. Yüsra'yı. Gözünden sakındığı kız kardeşini. Arkasını döndü ve geldiği yöne baktı. Onu herhangi bir yerde değil, sınırda, tehlikenin ortasında bulmuştu. Kendine ve kardeşine duyduğu öfke birikti. Onu böyle bir tehlikeyle nasıl başbaşa bırakmıştı. Sonra hatırladı. Başbaşa değildi. Botlara baktı.

Canından çok güvendiği, sevdiği, gözünden sakındığı, uğrunda savaşlar verdiği, vermeye devam edeceği, annelik yaptığı, babalık yaptığı, ağabeylik yaptığı kız kardeşi, onu gerçekten ezip geçmişti. Kapıyı yumruklamak için yumruğunu kaldırdı. Arkasında bir hareketlilik hissetti. Dört tane asker ona silah çekmişti.

"Ellerini kaldır!"

Yusuf derin bir hayal kırıklığıyla kollarını kaldırdı. Demek korunacak kadar ölüm tehdidiyle baş başa yaşıyordu burada. Kapı açıldı, uykulu ama silahlı bir asker içeriden çıktı. Gözlerinde ki mahmurluğa rağmen Yusuf onu tanımıştı.

Kız kardeşi, şu hayattaki en olmayacak kişiyle aynı evde yaşıyordu.

Bölüm sonu

5 yorum