İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 11 · 15 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 11

Baloncuk

Birinin kollarında uyandığı ilk sabahtı. Annesiz büyümüştü, uzakta okuduğu için de hiç arkadaşlarıyla, kuzenleriyle uyumamıştı. Seneler geçip büyüdüğündeyse, bundan mahrum kalacağına karar vermişti.

Bunu hayal etmemişti. Çoğu zaman rüyasında görür ve utanarak uyanır, azap içinde Allah'tan af dilerdi. Asla evlenemeyeceği bir adamın kollarında olmayı hayal ettiği için...

Şimdi, bedeni farkındalıkla sıcacık, güçlü kollar tarafından sarmalanmış halde uyandı. Gözlerini açtığında ilk gördüğü damarlı ve nasırlı ellerdi. Bir kolunu beline sarmış, diğerini boynunun altına yastık yapmıştı. Yüsra adamın kollarının uyuştuğunu düşündü.

Sıcaklıkla bacaklarını hareket ettirdi. Onun güçlü bacaklarına çarpınca yanakları yandı. Soba geçmişti ama hiç üşümüyordu. Normalde sabahın bu saatinde uyandığında genelde üşürdü. Gözleriyle pencereden dışarıyı taradı. Neyse ki güneş doğmamıştı, tahminen çok önce uyanmıştı, namazını geçirmemişti. Arkasını hafifçe dönmeye çalıştı. Adamın kolunu tuttu ama altından çıkmak istemedi. Dönerek yeniden beline yerleştirdi. Bu anı öyle uzun zamandır bekliyor ve hayaline bile inanamıyordu ki, şimdi karşısında uyuyan adama bakmak için kendine biraz zaman verdi.

Kafasını yeniden kolunun üstüne koydu ve keyifle sıcaklığını yanağında hissetti. Sonra gözlerini kaldırdı ve uyuyan çehresiyle çarpıldı. Bir günlük sakalları yanağında belirmişti. Köşeli çenesi uyanıkken olduğu gibi kaskatı değildi. Uyurken, öyle huzurlu ve sakindi ki, Yüsra onun yüzünü inceleme lüksünü avuçlarında tutuyordu.

Artık ona bakmanın izniyle, helaliyle, kirpiklerinin sarhoş edici dizisini izledi. Kaşının birinde hafif bir boşluk vardı. Yüzünün bir çok yerinde yara izleri ve güneş lekeleri vardı. Esmer teninde duran bu lekeler ondan hiç bir şey almıyordu. Aksine, onun güçlü görünümünü destekliyordu.

Dudakları... Önceleri ona sitem eden, öfkeyle gerilen dudakları... Dün gece onu öpen, ona; "Aşkım," diyen dudakları... Yüsra parmak uçlarıyla büyük dudaklarına dokundu. Sıcaklığı karşısında şaşkındı. Adam yerinde kıpırdanınca, Yüsra ellerini kaçırdı. Adamın dudakları kıvrılınca, Yüsra yüzü alev alarak onun uyanık olduğunu anladı.

"Tam bir uyuzsun. Uyanık olduğun halde neden uyuyormuş gibi yaptın?"

Kollarından kaçmaya çalıştı. Adamın gür kahkahası göğsünde gürledi, onu sıkarak kaçmasını engelledi. "İş alışkanlığı, şafak sökmeden uyanıyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, çekinmeden bana dokunman merak uyandırıcıydı. Ne kadar ileri gideceğini merak ettim."

Kız ona küskün bakınca, Tugay dudaklarına parmağının ucuyla vurdu. "Her konuda açık sözlüsün ama söz konusu bana dokunmak olunca, hep ketumdun."

"Sana dokunmamamın sebebini biliyordun."

Tugay ona gözlerinde ışıltı ve gülümsemeyle bakarak fısıldadı. "Artık sınırsızca dokunabilirsin."

İç çekti ve gözlerini adamın göğsüne dikti. Bu daha tehlikeliydi. Nefesi hızlandı, gördüğü sineye doğru yanaşmak istemesi uygunsuz muydu? "Benimle dalga geçme," dedi nefes nefese.

"İncim..." Sesi utangaçlığını deldi ve gerçek benliğinde yankılandı. Ona sarılmak isteyen, yanaşmak isteyen, tadını çıkaran o derinlerde gömülü ama en sahici benliğinde. Adam avuçlarını aldı ve göğsüne koydu. Orada tutması için bir, iki kere elinin üstüne nazikçe vurdu. Bu hareket ne kadar da askerlere has, emir veren bir hareketti. Ancak öyle hissettirmemişti. Ona özgürlük veriyor, bunu istiyor, hatta ona dokunması için yalvarıyormuş gibiydi.

Yüsra elini göğsünden boynuna doğru hareket ettirdi. Tereddütlü parmak uçları kıvrıldı. Güçlü boynundaki adem elmasını süpürdü. Adam ona sınırsızca alan vermek için boynunu kaldırdı ancak Yüsra onun gerildiğini, heyecanlandığını hissediyordu. Nabzı delirmiş gibi atıyordu. Yüsra nabzının sakinleştirmek ister gibi parmaklarını boynunun kenarına sürttü. Sonra o en çok istediği şeyi yaptı. Boynunun arkasın uzandı ve parmaklarını saçlarının içinden geçirdi.

Adam aniden iç çekti. Bu, dizlerinden kurtulan bir atın rüzgarla buluşması gibi çıkan sesten sonra, Yüsra adamın onu belinden tutup, üstüne çekmesiyle hafif bir çığlık attı. Sesleri birbirine karıştı. Tugay da ellerini boynunun arkasına götürdü ve saç diplerine parmaklarını geçirerek, onu kendine doğru çekti ve tek laf etmeden, dudakları birbirini çağırıyormuş, hatta birbirini çok iyi tanıyormuş gibi ikisini birbiriyle buluşturdu. Tanıyorlardı da. Günleri özlemekle, hayal etmekle, istemekle geçmişti.

Yüsra özleminin onun özlemiyle pekiştiğini görüp nemlenen gözlerine anlam veremedi. Hem onu öpüyor, hem de genzinin yangınını geçirmeye çalışıyordu. Adam dudaklarını çekti ve kendinden hiç beklenilmeyecek bir nezaketle çenesini avuçladı. "Ne oldu aşkım?" diye sordu. "Neden kapandın içine?"

Yüsra'yı nasıl da anlıyordu? Yüsra aklından geçenlere engel olmaya çalışarak koca bir gece geçirmişti. Ahmaklığa vermişti kendini. Cahilliğe, umursamazlığa... Birazdan güneş açacak ve tüm gerçeklik suratlarına çalınacaktı. Nasıl yapacaklardı? Bundan sonra nasıl ileriyi göreceklerdi? Yüsra görmek istiyordu. Onunla bir geleceği, kendine ve ağabeyine ihanet edecek kadar çok istiyordu.

İşte söylemişti. Ağabeyine ihanet etmişti. Onu koruyan, büyüten, seven, gözünden sakınan ağabeyini ezip geçmişti. Üstelik, ortada konuşulup halledilmiş hiçbir mesele yoktu. Tugay'ın ailesinin bile Yüsra'yı istemediği ortadaydı.

"Onları kafandan çıkar," diye fısıldadı adamın onu kozalarına çeken sesi. "Ne olur, sadece biraz bana kal. Benimle kal. Bugün ve yarın benim ol."

"Ben hep senle kaldım," diye fısıldadı Yüsra acı içinde. "Ama ne kadar süre gözlerimizi kapatacağız?"

"İzmir'deki o sabahı hatırla," Tugay onun yüzünü okşarken bir şarkı mırıldandı. Gırtlaktan gelen sesi plağın paslı tınısı gibi, Yüsra'nın içini gıdıkladı. "Beraber dinlediğimiz şarkıları hatırla. Balıkekmek yediğimiz o masayı hatırladı. Kimse yokken ne de güzeldik."

"Hayatımın en güzel günleriydi," diye kabul etti Yüsra. "Ama iki gün sonra gerçek hayata dönecekken, gözlerimi kapatıp nasıl bu anda kaybolacağım?"

"Sevgilim," Tugay ona ilk kez seslendiğini bu hitapların tadını çıkarıyormuş gibi gözlerine bakarak konuştu. "Karım. Ela gözlüm, kar tanem..." Gamzesini öptü, dudaklarını oradan çekemiyor gibiydi. Yüsra da bunu alışkanlık haline getirebilirdi. Bir kedi gibi ona yanaşıyor ve öpmesinden ne kadar zevk aldığını istemsizce gösteriyordu. Cüssesi altında koca bir sedir gibiydi. Ne çok katı, ne çok yumuşak. Tam olarak genç kız için kurulmuş, onu koruyan, iyi hissettiren bir yataktı. "Ne düşündüğünü söyle," diye fısıldadı Tugay mahmur gözleriyle. Belli ki kızın aklından geçenleri tahmin ediyordu. Yüsra kızarsa da, açık sözlülüğüyle onu cevapladı.

"Göğsünün beşiğinde günlerce dinlenebilirim." Parmağını göğsünün ortasından boynuna çıkardı ve boynunun kenarına yaydı. "Boynunun kenarında nefeslenebilirim." Parmaklarını sakallarının arkasından geçirdi. "Hissediğim en güzel eziyet, sakallarının ellerime batması olur." Dudaklarına geldiğinde, cesaret edemedi. Ancak adam eğildi ve parmak uçlarını öperek, onu cesaretlendirdi. Gözlerindeki mutluluğu gören Yüsra, kuruyan dudaklarını ıslatarak kendini cesaretlendirdi. Adamın gözleri dudaklarına kaydı. Yüsra konuşurken orada kaldı. "Dudaklarının pınarından içer ve asla susamam."

"Aklımı kaybedeceğim!" Adamın onu öptü ve yatağa yatırıp, üzerine uzandı. "Beni viraneye çevirdin, daha ne kadar delirteceksin?"

"Delirme," derken kız gülümsüyordu. "Senin aklına ihtiyacım var."

"Aklım ellerinde," dedi adam. "Tıpkı o sarhoş delikanlı gibi, halen aklım ellerinde. Onu yerinden eden de sensin, yeniden yerine koyan da."

"Benim bu kadar gücüm var mı üstünde?" Adam onu öperken homurdandı. Yüsra boynunda gezen sakallardan huylanarak güldü, bu ses adamı da güldürdü.

"Ne o? Şimdi gücünün farkına varmadığını mı söylüyorsun bana?"

"Saçmalama. Senin üstünde bir gücüm yok," dedi Yüsra sersemleyerek. Adam dirseklerime yaslandı, Yüsra'ya nefes alacak alan verdi ama kıskacından kurtulmasın diye nefesleri birbirine çarpacak kadar yakındı.

"Cidden, beni parmağında oynatabileceğini bilmediğini mi söylüyorsun?"

"Seni oynatmam." Yüsra ciddiydi. "Senin gibi güçlü, ne istediğini bilen, kararlı ve inatçı bir adamı kimse yerinden oynatamaz. Yeter ki karar ver."

"Öyle mi?" Adam ona ve kendine baktı. "Sence bu kararlı bir adamın duruşu mu? Seni buradan kovmaya karar vermişken, şimdi evimin kadını olarak buradan dışarı adımını atmamanı istiyorum."

"Beni eve mi bağlayacaksın?" Yüsra haylazca gülümsedi ve cık cık çekti. "Senin gibi ileri görüşlü bir centilmenden bu tavrı beklemezdim Öncü Komutan."

Tugay da gülümsedi ama gözlerinde haylaz pırıltılar belirmişti. "Seni bağlamam mümkün mü Öncü Hanım?"

Yüsra kızardı. Soy ismini aldığını neredeyse unutuyordu. Yüsra ona tam adını hatırlattı. "Yüsra Soylu Öncü."

"Bence bu çok uzun," Tugay dudak büzdü. "Nüfusa gidip düzeltebiliriz."

Yüsra onun omzuna vurdu. "Ya da seninkini değiştirebiliriz."

Tugay kaşlarını kaldırarak güldü. "Eh, babam da evine yaklaşmamamı emreder artık."

Yüsra, Tugay'ın ailesinin lafı geçince sessizleşti. Adam bunu hissetmiş ve araştıran gözlerle yüzüne bakıyordu. Onu rahatlatmak ister gibi elini kollarında gezdirdi ve fısıldadı.

"Kimsenin ne düşündüğü umurumda değil. Artık burası, sen ve ben varız. Önümüzdeki hayat hoşuma gidiyor."

Yüsra, buranın da elbet bir gün son bulacağını, evlendiklerini herkesin öğreneceğini, kimsenin bunu kabul etmeyeceğini söylemek istiyordu ancak bu anın güzelliğinde kaybolma iznini kendine verdi. Bir kere olsun, kendi için bencillik etmek istiyordu. Neredeyse gençliğinin ortalarındaydı, evlenebileceği tek adamla evlenmek, ona dokunmak, onunla bir gelecek hayal etmek hakkıydı.

Tugay onu öpücüklere boğdu. Yüsra da aynı cesaretle karşılık verdi. Yataktan doğrulmaya çalıştığında neredeyse bir saat geçmişti. Tugay uykulu ama mutlu, mahmur gülümsemesiyle sordu.

"Nereye?"

Yüsra kızardı. "Ezan okunmak üzere. Sen uyu."

Onu zorlayamazdı. Onun da bu İslamiyeti gerçek anlamda anlayacağını sadece ümit edebiliyor. İnandığını biliyordu, hatta davranışlarının bir çoğunu fark etmeden İslamiyete uyduruyordu. Geri kalanının içinden gelmesi gerektiğini biliyordu.

Yüsra duş aldı, üstünü değiştirdi ve namazını kıldı. Sanki parmak uçlarında yürüyordu. Hayat şeffaf, hatta hafif geliyordu. Önceleri omuzlarını yataktan zor kaldırırdı. Şimdi sekerek yürümek istiyordu.

Namazını bitirdiğinde, odaya geri döndü ve kapıda kalakaldı. Bu görüntüye alışabilecek miydi? Koltuğa zor sığan adam yüzüstü uzanmış, yorganı tamamen altına almıştı. Hafif esse de üşümüyormuş gibi görünüyordu. Omuzları gerilmiş, kollarını yastığı kaplamıştı. Yüsra'yı hissetmiş gibi hafifçe gözünü aradı. Uzandığı yerden gülümsedi.

"Yatağa gel. Sensiz çok soğuk."

"Yanıyormuşsun gibi görünüyor?" Yüsra üstüne yorgan atmadığı için bu sözleri söyledi ama adam sırıtınca, yanlış kelimeleri kullandığını anladı.

"Üç yılın yangını diyelim," diyerek Yüsra'yı büsbütün utandırdı.

"İşe gitmeyecek miyiz?" diye sordu Yüsra. Tugay yana kayarak bir kolunu uzattı ve ona yer açtı. "Unuttun mu sabah kuşu? Yaklaşık üç gün kadar izinliyiz. Balayı izni." Ona göz kırptı. Yüsra kararsız kalsa da, adam eliyle yastığa vurunca yenilerek iç çekti ve yatağa geldi.

"Ben bu kadar uzun uyumaya alışkın değilim," diye bildirdi. Tugay gülerek yatağa oturan Yüsra'nın elinden çekerek, onu koluna ve göğsüne yatırdı.

"Bugün pek uyuduğumuz söylenemez. Acıkana kadar tembellik yapabiliriz. Üstelik, bildiğin halde söylemek isterim ki, bende çok uyumam."

Yüsra kollarına uzandı ama uykusu gelmiyordu. Sanki uyuduğunda bu an yok olacak gibiydi.

"Nefis kokuyorsun," diye fısıldadı kocası, saçlarını koklayarak. Kocası... Ne kadar yabancı ancak bir tek Tugay'a uyan bir kelimeydi.

"Beni utandırmaktan vazgeçecek misin Zehir Öncü?"

"Yatağımızda Zehir Öncü yok," diye fısıldadı kulağına gülerek. "Ancak kocacığım, bir tanem, aşkım falan diyebilirsin."

"Askeriyedeki halini görmesem, bu halinin kalıcı olduğuna inanacağım," diye güldü Yüsra. Tugay da güldü. İkisinin gülüşmesi birbirine karıştı.

"Galiba uzun zamandır bu kadar gülmemiştim," diye bildirdi Tugay. Yüsra iç çekti. Onun mutsuz anlarını hayal etti.

"Çok zorlandın değil mi? Mesleğin ilk yıllarında yani?"

Tugay onu çekerek, başını boynunun kıvrımına soktu. "Zorlandığım o olmadı," dedi. "Zaten çocukluğumdan beri asker gibi yetiştim. Asker olacağım doğduğumda belirlenmişti. Yaradılışımın doğası da bunu destekledi. Babam gibi kontrol eden ve kalıplı bir asker olacağım, daha on sekiz yaşımda neredeyse kesinleşti."

Yüsra sessiz kalınca Tugay devam etti. "Zor olan, hayatıma aniden giren, bana hiç benzemeyen ancak hayatımı temelinden değiştiren, deniz kenarında zarif elleriyle resim çizen o kız oldu."

Yüsra iç çekti. Gelecek sitemlere kendini hazırladı ancak adam sarhoş edici kelimeleriyle adeta onu bir masala çağırıyordu.

"Hiç görmediğim bir dünyanın penceresi açıldı. Seninle o farklı dünyaya bakmayı öğrendim ve öğrendiklerim, eskiden olan beni geri dönüşü olmayacak kadar değiştirdi. Gidişin de buna tuz biber ekti. Halen o katı, kuralcı, emredici komutan çocuğuydum ancak bir şey vardı... Şiirsel. Radyoda çalan o eşsiz şarkı gibi, ya da plağın takılan yerindeki o güzel nakarat gibi... Hep içimde umut tomurcuğu gibi oturmuş, aydınlandıkça aydınlanıyordun. Yokluğun bile herkesin varlığından daha büyüktü. Ya seninle bir gelecekte olsaydım?"

Onun kafasını öptü. "Şuan ki mutluluğumu tarif edemiyorum İnci. Anlayamazsın. Göğsümün açıp göstersem bile göremezsin."

Yüsra nemli gözlerini adamın göğsüne sürttü, Tugay bunu hissetmiş gibi onu daha sıkı sarmaladı.

"Keşke daha güçlü bir kıza verseydin bu gücü," diye fısıldadı azap çekse de. "Hislerini hak edecek. Dimdik durabilecek."

Adam kafasını olmaz der gibi iki yana salladı. "Benim sadece bir tane İncim vardı. Allah onu karşıma çıkardı ve bir daha asla derin sulara dalmadım. Aramadım bile. Aradığımı bulmuş, onu ellerimden kaybetmiştim. En az senin kadar, bende güçlü durmalıydım."

"Özür dilerim," diye fısıldadı kız. Acı içinde. Adam iç çekti ve onu sıkıca sarmaladı.

"Bende özür dilerim sevgilim. Bu kadar gururlu olduğum için özür dilerim."

Birbirilerinin kollarında uyuyakalırken, aslında hiç bir problemi çözmediklerini düşünmediler. İçlerini birbirlerine dökmüşlerdi ancak asıl meselelere ikisi de uzanmak istememişti. Şimdi, kozalarının içine kimseyi davet edemezlerdi. Herkes eldi. Anneleri, babaları, ağabeyleri, arkadaşları... Kimsenin bu anı bozmaya gücü yetmezdi. Bu an, ömürlerince bekledikleri tek andı.

...

Tugay'ın telefonu çaldı. Genç adam umursamadan yatakta döndü. Sevgilisinin bağımlılık yapıcı sıcaklığını kendine çekti ve kokusunu soludu. Kız uykusunda rahatsız edilse de, sıcaklığından memnunmuş gibi bir ses çıkardı. Tugay gülümsedi. Telefonu yeniden çalınca, kaşlarını çattı. Yüsra da huzursuzca yatakta dönmeye başlayınca, mecbur kalıp açtı.

Karşısında öfkeli bir patlama gibi gürüldeyen ses babasından başkası değildi.

"Sistemde karşıma çıkan ne?"

Tugay anladı. Babası elbette her gün onu incelerdi. Tugay üstüne takip cihazı takılmış köpekler gibiydi.

"Ne görüyorsan o," dedi sadece.

"Bir açıklama yapmayacak mısın?"

Tugay, Yüsra'yı uyandırmamak için kapının önüne çıktı. Ayağına giyeceği bir terlik olmadığı için çıplak ayaklarıyla toprağa basmak zorunda kaldı. Uzaklaşmazsa eğer, Yüsra'nın bunları duyup kırılacağını biliyordu.

"Benden önce tabur komutanını ararsın diye tahmin ediyordum."

"Aradım. Onların da senin gibi lafı çevirdiğine bakılırsa, görünenden fazlası var. Sen dünkü çocuk musun ki, görev başındayken Doktorla oynaşıyorsun?"

Tugay karşısındaki babası olmasaydı eğer, ona ağzının payını verirdi. Dudaklarını sıkarak sessiz kaldı. Babası gürültülü bir nefes verdi.

"Hayatın oyuncak mı senin? Sen Öncü'sün! Önüne gelenle evlenip, boşanabilecek biri değilsin!"

"Onunla boşanmayacağım."

"Hah!" Babası gürüldedi. "Tanımadığımız biriyle evlendin, sırf seninle yatıp kalktı diye. Şimdi de onunla evli kalacağını mı söylüyorsun? Çağla'ya ne diyeceksin? Babası onursuz bir dula kızını verir mi sanıyorsun?"

"Dul kalmayacağım. Çağla'ya da iyi dileklerimi sunarım."

"Tugay!" Babası sanki oradan tokatı uzanabilirmiş gibi bağırdı. Tugay'ın hiç titremeyen bacakları şimdi titriyordu. Bunu sadece babasından şiddet görenler anlardı. Tugay kimseye şiddet gördüğünü söyleyememişti. Onlara göre, iyi bir komutanın iyi eğitilmiş oğluydu. Ancak Tugay, tam olarak sirkte dövülerek eğitilen hayvanlar kadar acizdi.

"Ne yapmamı isterdin baba?" diye sordu, babasını susturmak için. "Yakalandım ve meslekten atılmamı istediler. Evlenmek ya da meslekten atılmak? Hangisi senin onurunu daha az lekelerdi?"

Babası bu çıkarımdan mutsuz ama kabullenmiş bir edayla iç çekti. "Herkesi inandırana kadar biraz sabret," dedi o hep söz geçirmeye alışkın ses tonuyla. "Sonrasının icabına bakarız. Önce bana gelseydin, senin yerine o kızı görevden men eder ve sorunu hallederdim."

Tugay yanan genziyle yutkundu. "O kız mesleğini hakkıyla yapıyor," diyebildi. Babasına Yüsra'dan bahsederse daha çok köpüreceğini tahmin ediyordu. Adını sormadığına göre, umursanmayacak bu eş adayını araştırmadığını fark etti. Yalnızca medeni durumunu öğrenmişti. Belli ki, büyüklüğüyle böbürlenmekten, karşısında kim var umursamıyordu. Tugay Allah'a şükürler etti. Babasının gazabını Yüsra'ya bulaştıramazdı. Yüsra, bunların hiçbirini hak etmemişti.

"Olan olmuş. Şimdi kimsenin duymadığından emin ol. Komutanlarına da tembihledim, kimsenin ağzını bıçak açmayacak. Öğrenilirse ne olur en iyi sen biliyorsun."

"Emredersin baba," Tugay sesinde alay olmaması için dikkat etti. Evlendiklerini söylememeye karar verdiğinde, sebebi babasının emri değildi. Yüsra'yı o sırtlan teröristten korumaktı gayesi. Şimdi babasının amacına hizmet ediyor olmaktan hoşlanmasa da, kendi ve Yüsra'nın çıkarları için sessiz kalacaktı.

"Senden beklemezdim," diyen babası memnuniyetsizdi. "Bu sorunu çöz. Beni utandırma."

Tugay ses çıkarmadı. Telefon suratına kapanınca mutlu oldu. Daha fazla konuşmak zorunda kalmayacaktı. Arkasını döndüğünde, genç kızı demir kapının yanında dikilirken buldu. Üstünü giyinmiş ancak üşüdüğü için omuzlarına polar çekmişti. Kapının önünde bir terlik vardı, bu ev için büyük bir terlikti. Kızın bir elinde de misina duruyordu.

"Ayakların kirlendi," diye bildirdi kız. "Yıkamak istersin diye düşündüm."

Sesi halen uyku mahmuruydu. Tugay çenesini kasarak sordu:

"Ne kadarını duydun?"

Yüsra omuz silkti. Gözlerindeki ifadeye bakılırsa, epey bir kısmını duymuştu.

"Ona aldırma," diyebildi sadece. Onları dışarıda tutmaya karar verdiği anda içeriye alan ilk kendisi olmuştu. Biraz ahmak hissediyordu.

Kız, tüm nezaketiyle ona su tuttu. Tugay ayaklarını yıkadığında, ona terlikleri uzattı. Tugay, kızı içeri doğru takip etti ve kapıyı kapatıp, telefonu da sessize aldı. Yapmaması gerektiğini bildiği halde, dışarıyla irtibatı kesti. Bir asker için ne büyük suçtu. Herkes ona güvenirken, o kendini taze eşiyle, huzurlu bir baloncuğa hapsediyordu. Ne kadar huzurlu, kalbini dolduran, ona yaşadığını hissettiren bir baloncuktu bu böyle!

Karısı kahvaltı hazırlamaya girişirken, o da duş aldı ve yatakları toplamadan önce, bir plak taktı.

"Bambaşka bir halin vardı, fark etmeden beni sardı. Benliğimi benden aldı." Sözleri evde yankılandı. Tugay mutfağa ilerledi ve onu düşünceli buldu. Tugay'a nefis kokan küçük çörekler pişiriyordu.

Tugay belini habersizce kucakladı, onu karamsarlıktan çıkarmak için boynuna burnunu sürttü. "Nefis kokuyor," dedi.

"Yengemden öğrenmiştim," dedi Yüsra, hafif düşünceli sesiyle. Tugay nefis kokanın boynu olduğunu söylemek istedi ancak karısıyla konuşmaya devam etmek için, sordu.

"Yengenden çok yemek öğrenmişe benziyorsun. Önceleri bilmediğini söylüyordun."

"Öğrencilik yıllarımın sonuna doğru mecburen öğrendim. O da sağ olsun, sabırla öğretiyordu."

"Annen gibi olmuş," derken Tugay onu incitmekten korkarak, tedirgince söyledi.

"Anneme dair bir şey hatırlamıyorum ancak eğer bu hisse benziyorsa, insanın annesinin olması güzelmiş."

Derin konulardan bahsettiği ilk andı. Aslında göründüğünden daha ketum olan karısını çözmek istedi.

"Kaç yaşındaydın kaybettiğinde?"

"Onu hatırlamayacak kadar küçüktüm. Ancak ağabeyim hatırlıyor. Ona çok benzediğimi söylüyor."

Gene yasaklı bir yere girmişlerdi. İkisi de aniden sustu. Birbirlerini kanatmadan geçmişten bahsedemiyorlardı. Tugay da geleceğe sığındı. Onun boynunu yeniden öptü ve ocağın altına uzanıp, kapattı. Karısı onu azarladı.

"Kahvaltı hazırlıyorum!"

"Midemi senelerce yemekle besledim," diye fısıldadı Tugay kulağına. "Bedenim çok aç. Sana öyle çok acıktı ki, kolayca doyacağını sanmıyorum."

Onu kucakladı ve açlığı, acıları, geçmişi bile unutarak kendilerini, birbirlerinin kollarında kaybettiler. Tugay mantığın o saçma sınırlarını o dış kapının önünde, tam olarak o ıslak terliğin yanında bırakmıştı. Ona uzun süre ihtiyaç duymayacaktı. Çünkü, Yüsra'yı her öptüğünde zaten aklını yitiriyordu. Akılsız adamda mantık ne gezerdi?

...

Adam toprak dolmuş tırnaklarını masadaki resmin üstüne vurdu. Sıra sıra dizdiği resimlere bir bir baktı. "Zehrin balını buldum," diye mırıldandı karşısında ona bakan adamlarına. Poşinin üstünde uzanan sakallarını pişkince taradı. "Şimdi o balı ayılara yem etmek kaldı."

"Kızın kimliğine ulaştık," diye bildirdi gençlerden biri. Gözündeki gözlüğü ittirdi. Zeki çocuktu ancak Kızıl Sakal için araçtan başka bir şey değildi. Zeki araçları kullanmayı ve onları manipüle etmeyi daha çok severdi. Bu çocuğu da daha el kadarken keşfetmiş ve beynini kendi fikirleriyle doldurmuştu. Şimdi çocuk ağzına bakıyor, ondan çıkacak olan emirleri kutsal bir duaymış gibi dinliyordu.

Çocuk sözlerine devam ederken garip bir şekilde tedirgindi.

"Umduğumuz gibi basit bir doktor değil. Arkası sağlam. Ağabeyinin bağlantıları olduğunu duydum. Babasının da eski bir kaçakçı olduğunu duydum."

"Vay vay," dedi kızıl sakalları güneşte ışıldarken, sarı dişleriyle gülümsedi. "Resimde görünen masum kızın aksine, ne kadar karanlık bir aile yapısı varmış."

"En garibi de, ağabeyinin babasını hapse tıktırması. Duyduğuma göre de anneleri bunlar çocukken ölmüş."

Adam ellerini kaşıdı. "En sevdiğim!" Sırıttı. "Bana önce kızın babasının hangi hapishanede olduğunu bulun. Sonra her gün adamımın evini izlemesini istiyorum."

"Dört koldan korunuyor. İzlemesi güç. Sadece günün belirli bir saatinde nöbet değişimi oluyor, o saat civarlarında evin etrafında dolanıyor ancak yakalanırsa, ötebilir."

"Eğer yakalanırsa kendi boğazını kessin. Yoksa ailesinin kesik boğazlarının başında ağıt yakar."

"Sözlerinizi aynen ileteceğim."

Güldü. Kızın yandan resmine uzun uzun baktı. "Benim tüm dallarımı kopardın Öncü," diye mırıldandı, kesil elini masanın üstüne koydu ve elinin olması gereken yerde duran resme, diğer eliyle bıçak sapladı. Kızın kafasının ortasına saplanmıştı bu bıçak. "Bu güzel parçayı senden aldığımda, bakalım sen uzuvların olmadan yaşayabilecek misin?"

Bölüm sonu

9 yorum