10 bin okunmaya özel bölüm! Satır arası yorum seçeneği gelmiş. Yorumlarınızı bekliyorum. Keyifle okuyun.
Albay, azametli kalabalığı yardı, onlara doğru geliyordu; kendi gibi emekli arkadaşları da peşindeydi, sahil yürüyüşünden dönüyor gibiydiler. Yüsra, adamın yüzünde şaşkınlık belirtisi göreceğini sandı ama yanıldı. Onu görmeyi bekliyor ama şuan görmeyi beklemiyor gibi, hatta öfke doluydu bakışları.
Bir elini ceketinin cebine koyan adam, çenesini kaldırdı ve her zamanki bariton sesiyle, önünde diz çökmüş olan oğluna emir verdi.
“Kalk ayağa.”
Tugay onu duyduysa da, belli etmedi. Yüsra’ya bakmaya devam ediyordu. Gözlerindeki yalvarış, Yüsra’nın boğazını düğümledi. Artık kocası önünde değildi, artık çocuk Tugay önündeydi. Babasının azarını işitmeye alışmış, sevgi görmemiş, hoşgörüyle tanışmamış Tugay.
“Duymadın mı beni Öncü!”
Yüsra, çenesi kasılırken kısık gözlerini kayınbabasına çevirdi. İçi kan ağlıyordu. Kayınbabasının, Tugay’ın yaşadığını öğrenmiş olması bir şeydi ama aylardır görmediği, zorluklarla mücadele eden oğluna böyle emirler yağdırması başka bir şeydi. Yüsra, onun kendini kandırmış olmasından ne kadar nefret ediyor olursa olsun, kocasını ezen bu adama duyduğu nefret gün yüzüne çıkıyordu. Kendi babasını hatırlatıyordu.
Aşağı eğildi. Kocasının bir omzunu tuttu ve kalkması için gözlerine baktı. Tugay kafasını iki yana salladı. “Kimin ne düşündüğü umurumda değil. İnci ve seni istiyorum. Beni affetmeni istiyorum. Seni ne kadar incittiğimi biliyorum. Beni affetmen için ne dersen yaparım.”
“Kendini acınası hale düşürüyorsun Öncü!” diye bağırdı bu sefer kayınbabası. Yüsra dayanamadı. Bebeğiyle beraber kayınbabasının önüne yürüdü. Kızının korkmasını istemiyordu. Bir avucuyla kulağını kapattı. Kocası, şimdi ayaklanmış ve şaşkınca arkasında duruyordu. Yüsra ömründe ilk kez bu kadar hiddetli, aynı zamanda güçlü hissediyordu.
“Şehit sandığın oğlun yaşıyor, karşında görüyorsun ve halen ona emir mi veriyorsun?” Herkes suspus oldu. Kimse Yüsra’dan böyle bir çıkış beklemiyor gibiydi. Allah şahit, aylardır saygısını yitirmemişti ama Tugay’a karşı kullandığı ses tonu, Yüsra’yı tetiklemişti. “Kalıplaşmış kuralların, katılaşmış kalbin, kalınlaşmış sesin senin nasıl bir geçmişe sahip olduğunu bana kanıtlıyor ama en azından, toplum içinde rol yapabilirsin. Oğlunu böyle küçük düşüremezsin.”
“O senin önünde eğilirken kendini küçük düşürdü zaten. Bir asker, kimsenin önünde diz çökmemeli.”
“Bunu ona kendinize diş çöktürerek mi öğrettiniz?”
Herkes fısıldaşmaya başladı. Yüsra, kocasının güçlü tutuşunu omuzunda hissetti. Onu geriye çekti ve sırtının arkasına aldı. Babasının kızgın bakışlarından korumak isteyen o çocuk gibiydi. Yüsra, çocukken de bunu birçok kere yaşamıştı. Ağabeyi onu kendi babasından böyle koruyordu. Ama artık o korkak kız çocuğu değildi. Korkmak yerine, hakkını aramayı öğrenmişti.
“Ne o?” dedi babası aynı öfkeli sesiyle. “Karını ve torunumu benden mi koruyorsun? Sen yokken onlara ben baktım, ben!”
“Karım kendine de kızıma da gayet iyi bakabilecek kabiliyete, akla, ahlaka ve beceriye sahip. Onu alıkoymasaydın da, kızımı gayet güzel yetiştirebilirdi. Ama sen emir vereceğin birine daha ihtiyaç duydun. Hâlihazırda ben artık emrinden çıkmıştım. Bunun için de onları kullandın!”
“Oğlum!”
Kayınvalidesinin sesi, geceyi yırtar gibi çıktı. Çöktüğü yere baktığında, onun saatlerdir orada, adeta nutku tutulmuş gibi durduğunu fark etmemişti Yüsra. O zaman anladı ki, kayınvalidesinin haberi yoktu. Kendisi gibi Tugay’ı görünce yüzü kül rengine dönmüştü. Tugay’ın sözleri onu yaralayana kadar da, ses çıkarmadan bu mucizeye ağlıyordu.
“O benim torunum, oğlum. Torunum.” dedi acı dolu kayınvalidesi. Kalabalığı umursamadan deldi. Oğlunun önüne geldi. Yüzünü görünce, ağzını kapattı ama çığlığı geceyi yardı. Yüzünü karanlıkta net görmemiş gibiydi. Şimdi gördüğü manzara anne yüreğini parçalamış olmalıydı. Titrek elini uzattı.
“Oğlum…” dedi. Bu seferki acı doluydu. Yüzüne hem yaşadığına inanamıyor, hem de çektiği acılara dayanmıyormuş gibi dokununca, Tugay’ın omzu kaskatı kesildi. Yüsra bu özel anı bölen misafirlere baktı. Onlara, “Lütfen dışarıda üşümeyin,” diye ricada bulundu. Sesi kısıldı. “İçeri geçin.”
Misafirler gitmek istemiyor gibiydi ama nezaket kurallarına uymak zorunda kaldılar. Kaldırımın başında kayınbabası, kayınvalidesi, o ve Tugay kaldı. Bir de her şeyden habersiz İncisi… Taksi şoförü sabırsızca bekliyordu. Camı indirip ona baktı. Yüsra, bir kayınvalidesine, bir Tugay’a baktı. Vereceği karar çok zordu. Kendini mi düşünmeliydi, onu büyük bir kandırmacayla canlı canlı mezara gömen kocasını mı?
“Sana bunu kim yaptı?” diye fısıldadı kaynanası. Hıçkırdığı gibi Tugay’ın kollarına yığıldı. Yüsra, taksiciye gitmesini söyledi. Gidemezdi. Onlar her ne kadar kendini yaralasa da, artık ailesinin bir parçasıydı. İnci’nin ailesinin de…
Baygınlık geçiren kayınvalidesi Tugay’ın kollarına yığıldı, Tugay çaresizce ona baktı. Belli ki, bu sevgi ve hayal kırıklığı karışımı gösteri onu sersemletmişti. Ama Yüsra kayınvalidesinin yıllardır kendini sıkması sonucu, böyle bir şey yaşanacağını anlamıştı. Halen taş gibi yerinde duran kayınbabasına öfkeyle baktı ama sözcüklerini seçerek konuştu. Adam da en az Tugay gibi sersemlemiş görünüyordu. Gözlerini ona çevirdiğinde Yüsra bunu anladı.
“Arabanız buradaysa acilen getirin. Onu eve götürelim.” Tugay’a döndü. “Anneni kucağına al.”
Tugay sersemce kucakladı. Ona bakarken hem umutlu, hem de korku dolu görünüyordu. Sesi titrekti.
“Gitmeyecek misin?”
“Sence anneni bu halde bırakacak kadar taş kalpli bir kadınla mı evlendin? Eve götürelim, yolda durmamız gerekiyor. Muhtemelen evde onu sakinleştirecek ilaçlar yoktur.” Sitemle bunun sebebi olan adama baktı. Kayınbabası bir gölge gibi kadının hayatına çökmüştü. Terslenerek:
“Siz de davetlilerinizle ilgilenin.”
“Onu kendi özel doktorumuza…”
“Baba!” Tugay’ın sesi ilk kez bu kadar gür çıkmıştı. Yüsra, kocanın bezgin ve yaralı yüzüne baktı. Gözleri yavaşça aşağı indi. Bacakları dizlerinden titriyordu. Yüsra’nın kalbi buruldu, onun adına üzülmeden edemiyordu. Babası tarafından azarlanarak büyüdüğü seneleri düşününce, Tugay şuan kendi miladını yazıyor olmalıydı. Ona neyin güç verdiğini merak etti. Ölümden döndüğü için mi artık daha cesur, kendine daha fazla değer veriyordu. Kocası konuşarak yanıldığını ispat etti:
“Karımı hor görmekten vazgeç. O harika bir tabiptir. Çatışmasının ortasında bile harika işler başardı. Annemi gözüm kapalı ona emanet ederim.”
Babasının nutku tutulmuş gibiydi. Oğlunun bu sert çıkışını beklemiyordu belli ki. Yüsra ise birazcık… Sıcak hissediyordu. Gururlu muydu? Gözleri doldu. Günlerdir hatta aylardır sahipsizdi. Yarınlar karanlık, kendisiyle küsmüştü. Şimdi kocasının onu öven kelimeleriyle büyülenmişti.
Tugay, Yüsra’ya baktı. “Babamdan anahtarı alabilir misin?”
Yüsra kayınbabasına doğru avucunu açtı. Adam şaşkın bir öfkeyle anahtarı ellerine bıraktı. Bu çok garipti. Kayınvalidesi bir keresinde onun arabasına verdiği değeri kimseye vermediğini, arabasını kimseye emanet edemeyeceğini söylemişti. Şimdi anahtarı avuçlarına bırakırken, hor gördüğü Yüsra’ya emanet ediyordu.
“Ona iyi bakın,” dedi.
Yüsra kızgındı. Bu yüzden iğnelemeden edemedi. “Arabanız size sağ salim geri dönecek.”
Kayınbabasının cevap vermesini beklemeden, şaşkın kocasını da arkasında bırakarak arabaya doğru gitti. Arka koltuğa kayınvalidesini yatırdılar. İnciyle beraber yanında bildi. Tugay hızla arabayı çalıştırdı. Nöbetçi eczaneye vardıklarında, Yüsra, Tugay’a alacaklarını arabadaki not defterine yazıp verdi. Çok sıra olmasına karşın, durumları ciddi olduğu için ilaçları erken almıştı. Eve vardıklarındak kayınvalidesi hafif hafif inliyordu. Yüsra, onun panikatak geçirdiğini düşünüyordu. Deneyimlerine bakarak, bunun ilk defa olmadığını da ayrımsıyordu.
“Onu koltuğa yatır, ben İnci’yi beşine koyup geliyorum.”
“Onu bana ver, beşikte ağlar.”
Yüsra, eve girene kadar yüzüne bakmadığı kocasına bakmak zorunda kaldı. İnci’yi kimsenin kucağına öylece veremiyordu. Bunu düşünmesi için epey zaman geçmesi gerekirdi. Ama bu yaralı ve kudretli adama güveniyordu. Hatta belki kendinden çok. Onu kollarına bıraktı. Siyah ceketi omuzlarında gerilirken, kızını kucaklamak için uzanan kolları kocaman görünüyordu. İnci kollarına adeta gömüldü. Kızı büyüyordu ama şimdi kocasının kollarında, oyuncak bebek gibiydi. Boğazı düğümlenen Yüsra, onlara arkasını döndü. Daha fazla bakarsa ağlayacaktı.
Kayıvalidesine sakinleştirici iğne yapmak için karışım hazırladı. Damar yolu açtı, serum bağladı. İçine iğneyi enjekte etti. Birkaç saniye sonra kadının sık nefesi düzene girdi, uyuyormuş gibi düzenlendi. Teri soğudu. Yüsra, İnci’nin battaniyesini kadının üzerine örttü ve arkasını döndü. Aynı anda kendi bacakları titredi. Elini göğsünün ortasına koymak zorunda kaldı. Çünkü kalbi dışarı taşmak üzereydi. Huzursuzlanan kızını oyalayan Tugay’ın görüntüsü ona iyi şeyler yapmadı. Ona doğru eğilmiş, şarkı olduğunu düşündüğü bir şeyler mırıldanıyor, muhtemelen ortalıkta bulduğu çıngırağı sallıyordu. Yüzündeki ifade…Hayranlık, aşk, huşu karışımı bir ifadeydi. Yüsra tüm bu duyguları onda ilk kez görmüyordu. Birkaç kere tanık olmuştu. Kendine böyle bakıyordu. Kırılmaz kabuklu, sessiz, zırh kadar korumacı kocası; kızına ve kendine karşı tüm duvarlarını yıkıyor, onlara en güzel halini gösteriyordu.
Kafasını kaldırdı ve ona baktı. Gözlerindeki çaresiz sevinç Yüsra’yı perişan etti. Gururlu bir baba gibiydi. Henüz tanıştığı kızının güzelliğiyle büyülenmiş, Yüsra’ya bakarken sanki: “Bu benim kızım mı?” diyordu.
“Annen iyi,” dedi Yüsra çatırdayan sesiyle. Boğazını temizledi. “Ufak bir nöbet geçirdiğini düşünüyorum ama sürekli kontrol etmemiz lazım. Bugün hizmetliler izinliydi.”
“Teşekkür ederim,”dedi Tugay gözlerini bir saniye bile üstünden çekmeden. Yüsra rahatsızlıkla kıvrandı.
“İnci…”
“İnci kucağında. Bana artık böyle seslenme.”
“Karıma istediğim gibi seslenirim. İki tane İncim olamaz mı?”
“Sen onu mezara gömmeden önce vardı. Ama artık sadece Yüsra var.”
“Yüsram…”
“Tugay, lütfen. Çekip gitmemi istemiyorsan sus. Annen iyi olana kadar kalmaya karar verdim.”
Tugay ona doğru yaklaştı. İnci uyumuştu. Yüsra, adeta hayaletten kaçar gibi geriye doğru gitti. “Sen İnci’yi beşiğine yatır. Senin odanda. Ben namaz kılacağım.”
Onu arkasında bıraktı, garipti. Aylardır o çıkıp karşısına gelse nasıl hasretle boynuna atlayacağını, ağlayacağını hayal ederdi. Şimdi donmuş gibiydi. Hayal etmek başkaydı. Kandırıldığını, duygularınla oynandığını anlamak başka… Belki kendince haklı sebepleri olabilirdi ama içinin küskünlüğü büyüktü. Cenazesinde ölmek için dua etmişti. Sonra İnci’yi düşünüp Allah’tan af dilemişti. Kızının en güzel hallerini kaçırmıştı. İkisi de. Birisi uzakta olup, şehit olduğuyla ilgili yalan söylemiş; diğeri yas tutmuştu.
Namazını kıldıktan sonra, kayınvalidesini yeniden kontrol etti. Tansiyonu düzelmişti, nabzı normal atıyordu. Terlemesi tamamen durmuştu. Ona verdiği ilaç kadını muhtemelen sabah kadar uyutacaktı. Panik atak nöbetleri de onu yorgun düşürmüştü. Şimdi uyuyorken, Tugay’ın sima olarak annesine daha çok benzediğine kanaat getirdi. Kadın çatık kaşları yumuşadığında, daha farklı bir ifadeye sahip olmuştu. Kocasının onu yönetmediği zamanlarda nasıl göründüğünü merak etti.
Işığı kapattı ve uyduğu odanın kapısını kapattı. Kızını kontrol etmek istese de, kocasıyla yüzleşmek istemiyordu. Kocasıydı değil mi? Resmiyette dul kalmış olarak gözükmüyor muydu? Bu nasıl olmuştu? Onca insan yalancı bir cenazeye mi gelmişti? Görevi neydi ki, bu kadar büyük bir kandırmaca yapmışlardı? O yüzündeki yarayı nasıl almıştı? Kış bahçesine girdi. Burası kayınvalidesinin tek tutkusunu gösteriyordu. Garipti. O buz gibi evde, kayınvalidesine ait en sıcak oda burasıydı. Kitaplar, çiçekler ve zevkle döşenmiş berjerleri vardı. Cam sehpanın üstünde dün okuduğu kitap duruyordu. Perdeleri olmadığı için, içeriye dolan ay parlayarak Yüsra’yı gökyüzüne bakmaya davet etti. Kollarını bağladı. Cam duvara yaklaştı ve yıldızları seyrederken, ne yapacağını düşünmeye başladı.
“Annem ben küçükken kendini hep buraya kapatırdı.”
Yüsra sıçradı. Gür sese kaşlarını çatarak baktı. Sonra tekrar gökyüzünü seyrediyormuş gibi yaptı. Ona bakarsa parçalara ayrılacakmış gibi hissediyordu. İçgüdüleri ondan kaçınıyordu ama ona iğneleyici cevap vermeden duramadı.
“Muhtemelen bu evde sadece burada nefes alınır.”
Yüsra iç çekme sesi duydu. Tugay geldi ve arkasında durdu. Tıpkı deniz kenarında olduğu gibi, arkasında koca bir gölge gibi yükselmişti. Benliğiyle Yüsra’nın benliğini kuşatıyor, tıpkı o kış gecesinde birbirlerine sarıldıkları gece gibi, sıcak ve güvende hissettiriyordu.
“Ne düşünüyorsun?”
Yüsra onun sesindeki savunmasızlığı hissetse de, iç çekerek manzaraya bakmaya devam etti.
“Buraya nasıl geldiğimi düşünüyorum.”
Yansımadan gördüğü dudakları kıvrıldı. Gülme çizgileri Yüsra’ya bir şeyler yaptı. Sanki onun hayatta olduğuna yeni kanaat getiriyordu, çünkü adam geldiğinden beri ilk kez gülümsüyordu.
“Unuttun mu? Sana göz koyan asker tarafından alt edildin, zorla evlendirildin.” Tugay iç çekip, yanına geldi. Bir omzunu cama yasladı. Güçlü bedenini ona doğru çevirmişti. Yüsra ona göz ucuyla bakıp, hemen gözlerini kaçırdı. Kalbi adamın avuçlarına düşmeden, buradan çıksa iyi ederdi. Patlamaktan korkuyordu. Hem de öyle bir patlamak ki, etrafında kırılmadık tek can bırakmayacaktı.
“Babama ilk kez ağzının payını veren birini gördüm.”
“Güzel. Birinin yapması gerekiyordu çünkü.”
“Evet, hakkından gelen gelini oldu.”
“Resmiyette dulum ama.”
Tugay homurdandı. Elini uzattı. Elinin tersi Yüsra’nın yanağını okşadığında, Yüsra hemen gözlerini yumdu. Burun delikleri genişledi, ağlamamak için genzini sıktı. Adamın okşayan eli çenesine indi.
“Ölsem bile karım kalacaksın.”
“Kendine ne kadar güveniyorsun,” Yüsra nefes nefeseydi. “Ben bir sene yasını tutar, sonra evlenirim diye hayal ediyordum.”
“Kabus gibi çökerdim üstüne. Kimse benim güzelime dokunamaz.”
“Tugay…” Yüsra adeta ağlayarak inledi. Ona bunu neden yapıyordu. Gözlerini açtı. Tugay onu tutup kendine çekmiyor ama elini yüzünden çekmiyordu. Avucuyla yüzünü kavradı. “Canımı çok yaktın. Sana canımı yakma demiştim.”
Tugay zorlukla yutkundu. Ona her ne anlatacaksa, bu ciddi olmalıydı çünkü ellerini cebine sıkıştırıp, manzaraya döndü. Yüsra onun yandan yüzüne baktı. Yarası derindi. Canı ne kadar yanmıştı? Ona sormaya korkuyordu. Adam en ufak bir acı belirtisi gösterse, Yüsra kollarına sarar ve kendine yapılan haksızlığı hemen affederdi. Kendini artık bir köşeye koyuyor, İnci’ye yapılanı nasıl affedecekti? Babasız doğmuştu. Yetim, diye anılmıştı.
“Geri dönmemek benim kararım değildi.” Yüsra şimdi şaşırmıştı. Onun intikam için dönmediğini sanıyordu. “Hatta her şeyi arkada bırakmaya, tetikte bile olsa, sizinle yaşamaya razıydım. Ama en yakın arkadaşımı kaybetmiştim.”
Yüsra, boğazından kopup gelen nidayı tutamadı. Tugay, omuzlarını kassa bile dönüp ona bakmadı.
“Ramazan?” diye sordu Yüsra.
“Şehit oldu. Cenazesine gittiğin oydu.”
“Ama neden? Neden kaybolduğunu söylediler? Neden ona senmişsin gibi davrandılar?”
“Orası oldukça karışık ama seni kaçıran adamı biliyorsun değil mi? Onun tek istediği benden intikam almaktı. Bana duyduğu intikam hırsı öyle büyüktü ki, büyük riskler alıyordu. Öldüğümü söyleyerek onun senden uzak durmasını sağlamak MİT’in göreviydi. Sonra görevlerde beni yem olarak kullanmak fikri oldukça mantıklı geldi. Zaten bu sayede buraya geldim.”
Yüsra kızgınlığıyla beraber, ona duyduğu acıma duygusunun da içinde harmanlandığını hissediyordu. “Kendini yem mi ettin?”
“Ramazan için ve senin için bu kadarını yapabildim.”
“Ramazan eğer hayatta olsaydı, senin yaşamanı ve çocuğuna dönmeni beklerdi. Ölmeni değil. Nasıl böyle düşüncesiz…” Yüsra gözyaşını elinin tersiyle silerken hırsından bağırdı. Kendine dönen kocasına bir kere vurdu. “Senden nefret ediyorum Öncü! Senin görev aşkından, gururundan, onurundan; en çok da sevdiklerin için kendini hiçe saymandan! Ben sensiz öldüm. Sensiz ben öldüm adam öldüm!”
Onu ittiriyor, adamın kendini kucaklamasına izin vermiyordu. Mücadelesi hem içinde, hem dışındaydı. Yere, tüylü halının üstüne diz çöktü. Kocası da koca bedenini cama yaslayıp, onu göğsüne ve bacaklarının arasına çekti. Yüsra dirense de, göğsünün sıcak atışlarına doğru uzanmak iyi geldi. Ağlamaya başladı. Bebekler gibi hıçkıra hıçkıra. Tugay, onu görebilmek için yüzünü kaldırmaya çalışıyordu ama Yüsra eşarbını açmasına izin vermedi. Tugay onu dinlemedi. Eşarbındaki iğneleri çıkardı. Hepsini yan tarafına birer birer attı. Nihayet eşarbı açıldı ve saçları özgür kaldı. Tugay, burnunu oraya dayadı.
…
“İşte bunun için ölünür de, yaşanır da.” Tugay, derin derin kokladı. Adeta acı çeken özlemin kollarında kıvranıyordu. Pişmanlık, hüsran, özlem hepsi boynunu sıkan güçlü eller gibiydi. Onun gözyaşlarının göğsündeki izleri sanki ateşle ısınmış, tenini yakan kızgın tanelerdi. Zamanında Yusuf ağabeyi işte bundan kaçınıyordu. Haklı çıkmıştı. Tugay, Yüsra’yı kırmakla kalmamış, paramparça etmişti. Yüzünü görmek istiyordu. O güzel, kalp atışlarının sebebi yüzünü… Çünkü o kargaşanın ortasında bile bunun hayaliyle nefes almış, yaşamak için savaşmıştı. Güzel saçlarını yüzünden çekti. Kızarık burnunu gördü. Ağlamaktan ve göğsünde debelenmekten yanakları da kızarmıştı. Yanaklarını nasırlı ve yaralı ellerinin arasına aldı. Karısı gözlerini açmıyordu. Ona karşı gösterdiği bu direnç, Tugay’a umut veriyordu. Çünkü Yüsra ona bakarsa teslim olacağını biliyordu. Bundan kaçınıyordu.
“Teslim ol,” diye fısıldadı Tugay yüzüne doğru. “Bana teslim ol Tabip Hanım.”
Yüsra, bir bebeğin ağladıktan sonra iç çekişi gibi bir ses çıkardı. Bu ya bir yolun sonu, ya da başıydı. Nemli ela gözlerini açtı. Ağlamaktan parlıyordu. Göz kapakları şişmiş, dudakları kızarmıştı. Onun ağlaması yüreğini parçalasa da, güzelliği halen erkek yanına dokunuyordu. Tugay onu öpmek istedi. Öyle çok istedi ki, gözlerini dudaklarından çekemiyordu. Yine de onun kendini affetmesini daha çok istiyordu. Artık oyun yoktu. Kural yoktu. Aralarına sokacakları kimse yoktu. Yüsra onu affedene kadar, Tugay onun kölesi olurdu.
“Allah şahit, ben sana teslim oluyorum Yüsra.” Dedi Tugay. Kafasını ona doğru eğdi. Alınlarını birbirine dayadı. Kara gözleri, elalara karşıydı. Dudakları, dudaklarına karşı. Öpecek kadar yakın, soluk soluğaydı.
Yüsra gözlerini tekrar kapattı. Bu sefer uyumak isteyen bir kedi gibi, burnunu boynuna soktu. Tugay şaşkınlıkla gözlerini ayırdı. Bu ne demekti? Ona teslim olmuş muydu? Karısı ona sokulmuştu ama kollarını etrafına sarmamıştı. Ya da onu öpmemişti.
“İncim?”
“Uykum var,” diye homurdandı Yüsra. Tatlı sesi Tugay’ın kemiklerini titretti. “Seni halen affetmedim Komutan. Ama çok yorgunum. Öyle yorgunum ki… Aylardır uyumadım. Beni böyle tut. Uyuyana kadar tut beni.”
Tugay tutardı. Sonsuza kadar istese, yine tutardı. Onu affetmemişti. Henüz. Kollarına ihtiyaç duyması bile yumuşadığını gösteriyordu. Hakkı da vardı. Tugay kolayca affedilmeyeceğini biliyordu. Üstelik, ona anlattıkları karısına ağır gelmiş olmalıydı. Dönüşü, annesinin bayılması, Ramazan’ın şehit haberi… Düşününce, küçücük bedeninde ne kadar güçlü bir kadın taşıyordu? Onu babasına karşı savunuşu aklına geldi. Dudakları kıvrıldı. Dağa meydan okuyan tavşan kadar sevimliydi. Ama bir anne gibi güçlüydü. Gerçek bir anne gibi.
Tugay, karısının daldığını fark edince kucakladı. Eşarbını yerden aldı. Evde kendisinden başka erkek yoktu. Babası muhtemelen davetlileri gece yarısına kadar uğurlayacaktı. Merdivenlerin başına geldiğinde, bir odanın kapısı açıldı. Annesi onları öyle gördü. Tugay, aşkından serseme döndüğü karısını göğsüne bastırmış, saçlarına dudaklarını bastırmıştı. Annesiyle göz göze gelen Tugay, ne yapacağını bilemedi. Yüsra’ya daha çok sarıldı. Annesi eskiden kurallar dahilinde en sevdiği oyuncağı elinden alırdı. O babasının gardiyanıydı. Elbette şimdi gücü onu, Tugay’dan almaya yetmezdi ama Tugay, oyuncağı elinden alınacak o çocuk gibi tedirgin hissetti. Annesi kaşlarını kaldırdı.
“Yatağıma gidiyorum. O senin odanda kalıyor. Orada kalabilirsiniz.”
Tugay sersemledi. Annesi onay mı vermişti? Ona hesap sormamış, çabuk yanına gelmesi gerektiğini söylememişti. Tugay annesi arkasını dönünce, tedirgince: “Babam?” dedi.
Annesi omzunun üstünden baktı. İç çekti. “Galiba babanı bile dize getirecek bir gelin bulmuşsun. Bu kız, babanın taş kalbini bile çatlatır.”
Annesi odasına gidince, Tugay karısını eski odasına taşıdı. Göğsü gururla kabarmıştı. Karısını çocukluk yatağına yatırdı. Gece lambasında uyuyan kızına şöyle bir baktı, derin uykudaydı. İnanamayarak, biraz da hayranlıkla bir süre kirpiklerini, küçük ellerini, ayaklarını izledi. Onun kendine ait olduğuna halen şaşırıyordu. Eskiden kimsesi yoktu. Şimdi iki kıymetli incisi vardı.
Dönüp ona bu hediyeyi veren karısına baktı. Yatağı dardı, iki kişi zor sığardı. Kendi gibi kalıplı bir adam, anca tek başına sığardı. Tugay, üstünü kokladı. Duş almak zorundaydı. Yoksa karısını kollarına alamazdı.
Kaldığı yerden devam edecek…

