Gölün kıyısına vuran hafif dalga sesleri, çam ağaçlarının hışırtısına karışıyordu. Derin, spor ayakkabılarını çıkarıp çimlerin üzerine bağdaş kurdu ve başını Poyraz’ın omzuna yasladı. Dışarıdan bakan biri için bu tablo, okulun en popüler sporcusu ile onun güzel amigo sevgilisinin kusursuz romantik anından ibaretti.
Oysa gerçek çok daha derinde ve bambaşka bir yerde yatıyordu.
Onların bağı, lise koridorlarında başlayan yüzeysel bir flörtten ibaret değildi. Poyraz ve Derin, henüz dizlerindeki kabuk bağlamış yaraları birbirlerine gösterdikleri çocukluk günlerinden beri yan yanaydı. İlk kırık kemiklerini, kaybettikleri ilk maçları, ailelerinin yarattığı baskıları hep birlikte göğüslemişlerdi. Aralarındaki ilişki zamanla sevgililiğe evrilmiş olsa da temelindeki o sarsılmaz çocukluk dostluğu hiç kaybolmamıştı. Derin, Poyraz’ın sevgilisiydi ama her şeyden önce onun bu dünyadaki en güvenli limanı, en eski sırdaşıydı.
Derin, Selin’in tam zıddıydı. Selin statüye, kusursuz görünmeye, sahte gülücüklere ve sosyal medyadaki "örnek çift" vitrinine takıntılıyken; Derin dobra, süssüz ve inanılmaz derecede anlayışlıydı. Bir bakışıyla Poyraz’ın aklından geçenleri okur, hiçbir şeyi zorlamaz, asla gereksiz triplerle onu boğmazdı.
Poyraz’ın Derin’de en çok sevdiği, hatta ona minnet duyduğu şey tam olarak buydu: Yargılamayan, sessizce anlayan o sükûneti.
"Omuzların kaskatı," dedi Derin usulca. Elini kaldırıp Poyraz’ın boynundaki gergin kaslara hafifçe masaj yaptı. "Pars yüzünden, değil mi?"
Poyraz derin bir nefes alıp başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Gözlerini kapattı ama zihninde beliren şey gökyüzü değil, birkaç saat önce 204 numaralı odada Pars’ın bileğini kavrayan parmaklarının sertliği ve gözlerindeki o karanlık kıvılcımdı.
"Sadece... aynı odada kalmak canımı sıkıyor," diye mırıldandı Poyraz. Sesi her zamanki neşeli tonundan uzaktı. "Biliyorsun, geçen seneden beri aramızdaki mesele kapanmadı."
Derin başını Poyraz’ın omzundan kaldırıp onun yüzüne baktı. Keskin, simsiyah gözleri Poyraz’ın yeşil gözlerindeki en ufak tereddüdü bile arıyordu.
"Geçen seneki maç geride kaldı Poyraz. Sen hiçbir zaman sahada yaşanan bir faulü bu kadar kişiselleştirmezdin," dedi Derin, sesindeki şefkatli ama sorgulayan tonla. "Otobüste birbirinize girdiğinizde yanındaydım. Odadan çıkıp bana sarıldığında da... Bir gariplik var. Sanki ona kızgın değilsin de, başka bir şey seni huzursuz ediyor gibi."
Poyraz yutkundu. Boğazına bir şey düğümlenmiş gibi hissetti. Kendisinin bile adını koyamadığı, düşündükçe kanını kaynatan o duyguyu Derin’e nasıl açıklayabilirdi ki? 'Onun nefesi yüzüme çarptığında dünyam durdu' diyemezdi. 'Ona dokunmaktan nefret ediyorum ama temas ettiği yer hâlâ alev alev' diyemezdi.
"Saçmalık işte," dedi Poyraz, zoraki bir tebessümle Derin’in saçını okşayarak. "Koçun bizi aynı odaya tıkması sinirimi bozdu. Başka bir şey yok. Çocuk gibi didişiyoruz."
Derin daha fazla üstelemedi. Poyraz’ın hazır olmadığı hiçbir konuyu deşmeyecek kadar onu iyi tanıyordu. Sadece elini uzatıp Poyraz’ın parmaklarını sıktı. "Yarınki antrenmanda dikkatli ol. Pars sahada acımasızdır ama sen ondan daha akıllısın. Kafanı onunla meşgul edip oyununu bozmasına izin verme."
"Vermem," dedi Poyraz.
Fakat bakışları yine istemsizce birkaç yüz metre ötedeki ahşap kamelyaya kaydı. Pars, Selin’in yanında oturuyordu ama tek bir kelime bile etmeden, elindeki boş plastik bardağı parmaklarının arasında eziyordu. Ve koyu renk gözleri, bir gölge gibi doğrudan Poyraz ile Derin’in kenetlenmiş ellerine dikilmişti.
Poyraz o an ilk kez, aralarındaki bu yangının yarınki sahada sadece futbolla sınırlı kalmayacağını, ikisini de kül edene kadar durmayacağını iliklerine kadar hissetti.