Koç Demir’in bitiş düdüğü sahanın etrafındaki dağ yamaçlarında yankılanırken, takımın üzerinde alışılmadık bir rahatlama vardı. Günlerdir her pasın bir kavgaya, her müdahalenin bir hesaplaşmaya dönüştüğü o gergin saha gitmiş; yerine birbirine su uzatan, omzuna vuran ve nihayet aynı hedefe koşan gerçek bir ekip gelmişti.
Poyraz kenardaki banka geçip kramponlarının bağcıklarını çözerken, Pars hemen iki adım ötede formasının yakasıyla yüzündeki teri siliyordu. İkisi tek kelime etmiyordu belki ama aralarındaki o sessiz bakışma, sahadaki en gürültülü tezahürattan bile daha çok şey anlatıyordu.
Yedek kulübesinin önünde dikilen Barış, elindeki spor çantasının askısını omzuna taktı ama gözlerini iki kaptandan bir türlü alamıyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Yüzünde takımın toparlanmış olmasının getirdiği bir memnuniyet vardı elbet; fakat aynı zamanda beynini kemiren o bariz soru işareti de silinmiyordu. Kampın başından beri birbirini boğmaya çalışan bu iki inatçı herif, nasıl olmuştu da yirmi dört saat içinde sahanın en kusursuz ikilisine dönüşmüştü? Dün gece iskeledeki o tuhaf gerilim, sabahki o fısıltılar... Parçalar bir türlü yerine oturmuyordu.
Barış tam Poyraz’a doğru bir adım atıp ağzını açacaktı ki, arkasından uzanan bir el onun kolunu sertçe kavradı.
"Hop, nereye öyle dalgın dalgın?"
Derin, elinde iki enerji içeceğiyle Barış’ın tam önüne adeta bir set gibi dikildi. Yüzüne yerleştirdiği o son derece doğal, neşeli ve hafif alaycı tebessümle Barış’ın iki kaptana kilitlenen bakış açısını tamamen kapattı.
"Derin, görmüyor musun şunları?" dedi Barış sesini alçaltarak, çenesiyle Poyraz ve Pars’ın olduğu tarafı işaret etmeye çalışırken. "Daha dün akşam birbirlerini parçalayacaklardı. Şimdi sahadaki paslaşmalarını gördün mü? Sanki kırk yıllık can ciğer kuzu sarması gibi oynadılar. Bir gariplik yok mu sence de?"
Derin gözlerini devirip kutulardan birini Barış’ın göğsüne hafifçe bastırdı.
"Ay Barış, ilahi! Senin de memnun olacağın günleri görecek miyiz acaba?" dedi, sesindeki umursamaz tonla şüpheleri anında dağıtacak bir ustalık sergileyerek. "Çocuklar kavga eder, 'takım bölünüyor' diye dert yanarsın. Demir Hoca dün akşam ikisine de resti çekti işte; kaptanlığı kaybedeceklerini anlayınca mecburen gururlarını ceplerine soktular. İkisi de şampiyonluğu senden benden çok istiyor, bilmiyor musun? Bırak da profesyonel davransınlar biraz."
Barış elindeki kutuya, sonra da Poyraz’ın gülerek su şişesini Pars’a doğru fırlatışına baktı. Pars şişeyi havada tek eliyle yakalamış, Poyraz’a ters ters ama dudaklarının kenarı kıvrılarak bakmıştı.
"Bilmiyorum..." dedi Barış, şüpheleri tam silinmese de Derin’in mantıklı açıklaması karşısında omuzlarını düşürerek. "Yine de bir gecede bu kadar yumuşamaları bana pek normal gelmiyor."
"Sen her şeyi fazla kurcalıyorsun stoper bey," dedi Derin, kolunu Barış’ın omzuna atıp onu soyunma odasının koridoruna doğru hafifçe iteklerken. "Yürü hadi, Koç görmeden duşlara girin. Takım kazanıyor işte, arkasında komplo teorisi arayacağına bu anın tadını çıkar."
Derin, Barış’ı binanın girişine doğru yönlendirirken omzunun üzerinden geriye, sahada kalan ikiliye kaçamak bir göz kırptı. Poyraz durumu fark edip başını minnetle sallarken; Derin, yangına dönüşmeye meyilli bu sırrın etrafına ördüğü kalkanın bir kez daha işe yaramış olmasının keyfiyle gülümsedi.