Otobüsün tekerlekleri, çam ağaçlarıyla çevrili eski dağ tesisinin çakıllı zemininde gıcırdayarak durduğunda, içerideki ağır sessizlik yerini bir anlığına valiz fermuarlarının ve kapı kilitlerinin mekanik gürültüsüne bıraktı. Dışarıdaki soğuk dağ havası, otobüsteki sıkışık ve nefret yüklü gerilimi dağıtmaya yetmiyordu.
Tesis, taş ve koyu renk ahşaptan yapılmış, iki katlı, devasa bir ana bina ile ona bağlı antrenman sahalarından ibaretti.
Bagajlar indirilirken iki takım yine aralarına mesafeler koydu. Poyraz çantasını sırtına atıp derin bir nefes çekti; otobüste yaşanan o sarsıcı çarpışmanın ve Pars'ın teninden vuran hiddetli sıcaklığın etkisi henüz omuzlarından silinmiş değildi. Birkaç metre ötede Pars, siyah eşofmanının ceplerine ellerini sokmuş, rüzgârın savurduğu uzun siyah saçlarının arasından etrafı süzüyordu. Bakışları bir anlığına Poyraz’a kaydı; gözlerinde hâlâ otobüsteki o sert, tavizsiz meydan okuma vardı.
Ana binanın girişinde iki takımın ortak başantrenörü Koç Demir bekliyordu. Elindeki metal panoyla kapının eşiğinde duran iri yarı adamın yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu.
"Herkes dinlesin!" diye kükredi Koç Demir. Ses tonu, sahanın uğultusunu bile bastıracak tokluktaydı. "Bu kamp sadece ter dökeceğiniz bir yer değil. Disiplin ve tahammül sınırlarınız burada ölçülecek. Sahada birbirinizin boğazına sarılmayı marifet sanıyorsunuz ama bu ligi birbirinize katlanmayı öğrenmeden kazanamazsınız."
Amigo takımının kaptanı Selin, saçlarını omzunun arkasına atarak öne çıktı. "Koç, kızlar binanın doğu kanadında kalıyor değil mi?"
"Doğu kanadı amigo takımının," dedi Koç, gözlerini panodan ayırmadan. "Oda dağılımları kapılarda asılı. İtiraz istemiyorum. Şimdi asıl meseleye gelelim: Erkekler yatakhanesi."
Fısıltılar bir anda kesildi. Herkes kendi takımından bir arkadaşıyla kalmayı bekliyordu; bu kampların yazısız kuralı hep böyleydi.
"Bütün sezon birbirinize hırladınız, otobüste bile rahat durmadınız," diye devam etti Koç Demir, sesi alaycı bir soğukluk taşıyordu. "Bu kampta takım ayrımı yok. Kuzey ve Güney'i karıştırıyorum. Her odada bir Kuzey Parsı, bir Güney Fırtınası oyuncusu kalacak."
Kalabalıktan boğuk bir homurtu yükseldi. Poyraz kaşlarını çattı, başını iki yana sallayarak öne doğru bir adım attı. "Koç, bu mantıksız. Sahada birbirine diş bileyen adamları aynı odaya koyamazsınız."
"Ben koyarım, Aksoy," dedi Demir gözlerini kaldırıp doğrudan Poyraz'a dikerek. "Ve itiraz edeni ilk servisle şehre geri yollarım."
Demir panosundaki listeyi yüksek sesle okumaya başladı. İsimler sıralandıkça iki takımın oyuncuları birbirlerine nefret dolu bakışlar fırlatarak ayrılıyordu. Koridorlar anahtar şıngırtıları ve çarpan kapılarla dolmaya başladı. En sona sadece iki kişi kalana kadar liste akıp gitti.
Koç Demir son iki isme geldiğinde başını panodan kaldırdı. Bakışları önce Poyraz'ın gergin çenesinde, ardından Pars'ın ifadesiz duran yüzünde durdu.
"Oda 204. Koridorun en sonu," dedi Demir, sesinde en ufak bir esneme payı bırakmadan. "Pars Karaca ve Poyraz Aksoy."
Havadaki oksijen bir anda tükenmiş gibi oldu.
Poyraz’ın arkasında duran Derin, "Şaka yapıyor olmalısınız," diye mırıldandı dehşetle. Selin ise gözlerini kısıp bir Pars’a bir Poyraz’a baktı; aralarındaki otobüs kavgası daha taze sıcaklığını korurken bu karar tam bir felaket davetiyesiydi.
"Birbirinizi öldürmeden sabah antrenmanına çıkmayı başarırsanız, belki bu sezon sahada bir işe yararsınız," dedi Koç Demir ve anahtarları masanın üzerine bırakıp arkasını dönerek uzaklaştı.
Masanın üzerinde duran '204' numaralı metal plaka, aralarında soğuk bir bomba gibi yatıyordu.
Pars bir adım öne çıktı. Ağır hareketlerle masaya uzandı, anahtarı tek hamlede avucunun içine aldı. Yüzünde ne bir öfke ne de şaşkınlık vardı; sadece keskin, tekinsiz bir soğukkanlılık. Koyu renk gözlerini doğrudan Poyraz’ın yeşil gözlerine kilitledi. Metalin soğukluğunu parmaklarında sıkarken sesi koridorda yankılandı:
"Kapıda kalmak istemiyorsan arkamdan gel, Aksoy. İkinci bir anahtar vermeyeceğim."
Pars merdivenlere doğru yönelirken Poyraz dişlerini birbirine öyle bir sıktı ki çene kasları dışarıdan belli oluyordu. Çantasını omzuna savurup peşinden adım attı. Bu oda ya birbirlerini bitirecekleri bir savaş meydanı olacaktı ya da kapalı kapılar ardında gizlenen o tehlikeli, tanımlanamayan gerilimin patlayacağı yer.