Otobüs dağ yolunun keskin virajlarına girdiğinde içerideki uğultu yerini tekinsiz bir sürtüşmeye bıraktı. İki farklı forma rengi, koridorun ortasından görünmez bir sınırla ayrılmıştı ve o sınır her kilometrede biraz daha daralıyordu.
İlk fitili Güney Fırtınası’nın savunma oyuncularından biri ateşledi. Geçen sezonun şampiyonluk maçındaki tartışmalı bir faulü ima eden alaycı bir tezahürat mırıldandı.
Kuzey Parsları tarafı saniyeler içinde ayaklandı. İki takımın oyuncuları birbirinin üzerine yürürken koltuk araları dirsek darbeleri ve küfürlerle doldu. Selin oturduğu yerde gerilip tırnaklarını avucuna bastırırken, Derin amigo kızları sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Kes sesini!" diye kükredi Kuzey tarafının forveti. "O kupa sizin hayaliniz bile olamazdı!"
"Kupayı çalarak aldınız, hakemin düdüğünü cebinizden düşürdünüz herhalde!"
Poyraz bir hışımla ayağa fırladı. Sarı saçları alnına dökülmüş, çenesi kaskatı kesilmişti. Kendi oyuncusunu sertçe omzundan tutup geriye fırlattı. "Yeter! Kesin sesinizi! Sahaya çıkmadan birbirinizi mi yiyeceksiniz?"
Tam o anda Pars da koridora çıktı. Ağır, tehditkâr adımlarla ilerledi. Omuzlarına dökülen siyah saçlarının arasından görünen yüzü buz gibiydi; keskin elmacık kemikleri ve koyu gözleri öfkeyle parlıyordu. Kendi takım arkadaşının göğsüne sert bir darbe indirip yerine oturttu, ardından doğrudan Poyraz’ın karşısına dikildi.
Aralarında santimler vardı. Boyları ve omuz genişlikleri birbirine denkti.
"Takımına tasma takmayı öğren, Aksoy," dedi Pars, dişlerinin arasından tıslar gibi. Sesi derinden ve zehirliydi.
Poyraz öfkeyle güldü, geri çekilmek bir yana, bilerek Pars’ın göğsüne doğru bir adım attı. Burun burunaydılar. "Sen önce geçen sezon sırtından vurduğun hakemle arandaki hesabı kapat, Karaca. Karşında korkup kaçacak adam yok."
"Seni o sahaya gömeceğim," dedi Pars, gözlerini kısmış, Poyraz’ın yeşil gözlerine nefretle kilitlenmişti.
"Dene bakalım," diye fısıldadı Poyraz, sesi titreyecek kadar hırslıydı.
Tam o saniyede otobüs şoförü virajı alamayarak frene asıldı. Tekerlekler mıcırda kaydı, devasa araç yana doğru savruldu.
Sarsıntının şiddetiyle ikisi de dengesini kaybetti. Ancak refleksleri birbirini tutmak değil, birbirini itmek yönündeydi. Poyraz düşmemek için Pars’ın yakasına asıldı; Pars ise savrulurken aynı anda Poyraz’ın omzuna sert bir darbe indirip onu koltuğa doğru itti. İkisi birden boş bir ikili sıraya, kollar ve bacaklar birbirine dolanmış halde sertçe çakıldı.
Çarpmanın etkisiyle Poyraz’ın dizi Pars’ın kalçasına çarptı, Pars’ın dirseği ise Poyraz’ın boynunun hemen yanındaki deri döşemeye saplandı. Yüzleri arasında sadece bir nefeslik mesafe vardı.
Düşmanlıkları o kadar sıcaktı ki, bu istenmeyen fiziksel temas bir kaza olmaktan çok bir kavga gibiydi. Pars’ın göğsü hiddetle inip kalkıyor, koyu gözleri Poyraz’ın yüzünü parçalayacakmış gibi bakıyordu. Poyraz ise Pars’ın yakasını bırakmamıştı; kumaşı öyle bir hırsla sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyazdı.
"Çek şu pis ellerini üstümden," diye hırladı Pars, sesi kulağının dibinde boğuk bir tehdit gibi patladı.
"Sen çekil üzerimden, yoksa seni bu koltuğa gömerim," dedi Poyraz, dişlerini sıkarak.
Aralarındaki mesafe sıfırdı; nefret dolu solukları birbirinin dudaklarına, yanaklarına çarpıyordu. Bakışları bir anlığına Poyraz’ın dudaklarına, oradan da yeniden öfkeden alev almış gözlerine kaydı. Havada asılı kalan şey dostluk ya da masum bir yakınlaşma değildi; saf, kontrolsüz bir çatışmanın yarattığı yakıcı bir gerilimdi. İkisi de bu fiziksel yakınlığın boğuculuğundan nefret etti ama bir saniyeliğine kimse ilk geri çekilen taraf olmak istemedi; çünkü geri çekilmek boyun eğmek demekti.
"Poyraz! Çekil şunun üstünden!"
Derin’in arkadan gelen panik dolu sesiyle Poyraz, Pars’ın yakasını öfkeyle savurup kendini geriye itti. Sertçe doğrulup üzerini düzeltti, nefes nefese kalmıştı.
Pars da tek bir hamlede ayağa kalktı. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bırakmamaya çalışsa da çenesi titriyordu. Boynundaki damarlar belirginleşmişti. Selin endişeyle yanına sokulup koluna dokunduğunda, Pars kolunu sertçe geri çekti.
"Dokunma," dedi soğuk bir sesle, gözlerini hâlâ nefretle soluyan Poyraz’dan ayırmadan.
Koridordaki kavga bitmişti ama otobüsün içi artık öncekinden çok daha tehlikeliydi. İkisi de koltuklarına dönerken o sarsıntının, birbirlerine çarpmanın ve yüzlerine çarpan sıcak öfkenin geride bıraktığı elektrikten kaçamıyordu. Bu bir düşmanlıktı; ama içinde yok sayılamayacak kadar yıkıcı bir takıntı barındıran bir düşmanlık.