İskelenin tahtaları hafifçe sallanırken, dağdan inen ayaz ikisinin arasındaki o yakıcı sessizliği dondurmaya yetmedi. Poyraz’ın dudaklarından dökülen "Beni o parkta tek başıma bırakan sensin" fısıltısı, Pars’ın zihnindeki son savunma hattını da yerle bir etti.
Pars bir adım attı. Sonra bir adım daha. Aralarındaki o zehirli mesafeyi sıfırlayıp tam Poyraz’ın önünde durdu. Koyu kahve gözleri, gecenin karanlığında simsiyah bir girdaba dönüşmüştü; yüzündeki o taşlaşmış, kibirli ifade ilk kez çıplak bir acıyla çatladı.
"Ben seni bırakmadım Poyraz," dedi Pars, boğuk ve titreyen bir sesle. Ses tonu rüzgârın sesini bastıracak kadar derindi. "Bizi ayırdılar."
Poyraz’ın gözbebekleri titredi. Yıllardır zihninde biriktirdiği terk edilmişlik öfkesi, bu tek cümleyle sarsıldı. "Ne demek bizi ayırdılar? Tek kelime etmeden yok oldun!"
"O parktaki son akşamı hatırlıyor musun?" Pars bir adım daha yaklaştı; aralarında sadece bir nefeslik pay kalmıştı. "O kolyeyi sana verdiğim, ellerimizin birbirine değdiği o anı... Yalnız değildik Poyraz."
Poyraz’ın nefesi boğazında düğümlendi.
"Babamın adamlarından biri o gece parkın köşesindeki arabada beni izliyormuş," dedi Pars, dişlerini sıkarak. Çenesi öfkeden ve utançtan seğiriyordu. "Aramızdaki o yakınlığı, bana nasıl baktığını, benim sana nasıl dokunduğumu görmüş. Eve adımımı attığım an cehennem koptu. Babamın gözlerindeki o iğrenmeyi, o öfkeyi hayatım boyunca unutamadım."
Pars bir an duraksadı, göğsü yırtılırcasına inip kalktı.
"Telefonumu kırdılar. Odaya kilitlediler. Sabahı bile beklemeden, gece yarısı iki korumanın arasında beni o şehirden sürükleyerek götürdüler. Babam sırf beni senden, o 'hastalıklı' dediği şeyden koparmak için işini de evi de bir gecede başka şehre taşıdı. Günlerce kapıları yumrukladım, sana tek bir kelime ulaştırabilmek için yalvardım ama elimden hiçbir şey gelmedi Poyraz. Çaresizdim."
Poyraz duyduğu her kelimeyle sarsıldı. Yıllardır zihninde taşıdığı o "beni unuttu, beni terk etti" yalanı paramparça oldu. Kalbini korumak için ördüğü o kalın duvarlar un ufak olurken gözleri doldu ama bakışlarını Pars’tan ayırmadı.
"Geri döndüğümde ise..." Pars elini kaldırdı. Bu kez tereddüt etmedi; uzun, kemikli parmakları Poyraz’ın boynuna, kapüşonlusunun açıkta bıraktığı o sıcak tene usulca dokundu. Parmak uçları, boyundaki o ince gümüş zinciri kavradı.
"Döndüğümde beni unuttun sandım. O kolyeyi boynunda gördüğüm her an, babamın haklı çıktığını, benden nefret ettiğini düşündüm. Sana yaklaşamadım çünkü... yeniden aynı cehennemi yaşamaktan korktum. Ama nefret maskesinin arkasına saklanmak, seni her gün başkalarıyla görmekten daha kolay gelmedi."
Pars zinciri parmaklarına hafifçe dolayarak Poyraz’ı kendine doğru çekti. İkisinin alınları neredeyse birbirine yaslandı. Pars’ın sıcak, kesik nefesi Poyraz’ın dudaklarına çarparken aralarındaki sahte düşmanlık tamamen buharlaştı.
"Seni asla kendi isteğimle bırakmadım sarı fırtına," diye fısıldadı Pars, sesindeki tüm savunmasızlığı ilk kez ortaya dökerek. "Ve bu kez... babam da gelse, bütün dünya da karşımıza dikilse seni bırakmayacağım."
Poyraz geri çekilmedi. Titreyen elini kaldırıp Pars’ın kazağının üzerinden göğsüne koydu; avucunun altında delicesine çarpan o kalbi hissettiğinde, yıllardır içinde sönmeyen o yangın ilk kez dinmiş gibi hissetti.