İçeriğe geç

SAKLI MAÇ

Bölüm 36 · 3 dk okuma

SAKLI MAÇ

Bölüm 36

Bölüm 36

İskelenin ucunda, gölün karanlık suları ayaklarının altında usulca çalkalanırken zamanın akışı bir anda yön değiştirdi.

Pars ve Poyraz’ın gözleri birbirine kilitlendiğinde, gecenin ayazı ve dağdan inen çam kokusu yavaşça silindi. Poyraz’ın gözbebeklerindeki o kırılgan yeşil ile Pars’ın karanlık bakışları arasında görünmez bir köprü kuruldu; çevrelerindeki dünya dondu, sesler boğuklaştı ve zihinlerindeki o sis perdesi aralanarak ikisini de dört yıl öncesinin o sıcak, boğucu yaz akşamına çekti.

Lise birin sonlarıydı. Şehrin kıyısındaki eski, terk edilmiş mahalle parkının paslı demir parmaklıkları arkasında gün batıyordu. Gökyüzü mor ve turuncu bir yangın yerine dönmüşken, iki çocuk gün boyu beton sahada tek pota basketbol oynamış, terden sırılsıklam halde sahanın kenarındaki kırık dökük banka oturmuştu.

O zamanlar ne takımlar vardı, ne kaptanlık apoletleri, ne de binlerce seyircinin tezahüratı. Sadece ikisi vardı.

Poyraz, sarı saçları alnına yapışmış, soluk soluğa topu bacaklarının arasında sektiriyordu. Henüz omuzları bugünkü kadar genişlememişti ama yüzündeki o hırslı, parlak gülümseme aynıydı. Hemen yanında oturan çocuk ise bugünkünden farksızdı; dizlerini kendine doğru çekmiş, uzun ve asi siyah saçları rüzgârda yüzüne dökülen, dünyadaki her şeye öfkeli ama bir tek yanındaki bu sarışın çocuğa bakarken yumuşayan o soluk tenli çocuktu.

"Yine yenildin Karaca," demişti Poyraz, nefes nefese sırıtarak. "Kabul et artık, benden hızlısın ama şutların berbat."

Pars ona doğru dönmüş, koyu kahve gözlerinde bugünkünden çok daha masum ama bir o kadar derin bir yoğunlukla Poyraz’a bakmıştı. Dudaklarının kenarında hafif bir kıvrılma belirmişti. "Şutlarım berbat değil. Sadece seni izlerken potayı kaçırıyorum."

O cümle havada asılı kaldığında Poyraz afallamış, top parmaklarının arasından kayıp betonda sekerek durmuştu. İkisinin de göğsü hızla inip kalkarken aralarındaki o çocukça şakalaşma, birdenbire nefes kesen ağır bir sessizliğe bürünmüştü.

Pars elini yavaşça kapüşonlusunun cebine sokmuştu. Parmaklarının arasında parıldayan ince, gümüş bir zincir vardı; ucunda ise zarif, sade bir halka sallanıyordu. Metal, akşam güneşinin son kızıllığında bir alev gibi parlamıştı.

"Bunu al," demişti Pars, sesi o gün de biraz boğuk, biraz çekingendi. Elini uzatıp zinciri Poyraz’ın dizine doğru bırakmıştı.

Poyraz şaşkınlıkla kolyeye bakmış, sonra parmaklarını uzatıp soğuk metali kavramıştı. "Bu ne?"

"Babamdan kalma bir şey değil, korkma," demişti Pars, alaycı görünmeye çalışsa da gözlerindeki çıplak kırılganlığı saklayamayarak. "Bir daha bu şehirden gitmek zorunda kalırsam... ya da sen beni unutacak gibi olursan boynunda dursun diye. Bende bir parçan kalsın."

Poyraz o an kolyeyi avucunun içine sıkıca hapsetmiş, parmakları Pars’ın eline değdiğinde ikisinin de içinden bir ürperti geçmişti. O akşam, o kırık dökük bankta, dudakları birbirine değmemişti belki ama kalpleri birbirine mühürlenmişti.

Fakat o geceden sadece üç gün sonra, Pars hiçbir haber vermeden, arkasında tek bir kelime bile bırakmadan ailesiyle birlikte şehirden taşınmıştı. Poyraz haftalarca o parkta beklemiş, sahada kendini sakatlayana kadar koşmuş, boynundaki o gümüş zincire her dokunuşunda terk edilmişliğin acısıyla kavrulmuştu. Öyle büyük bir yaraydı ki bu, zamanla zihni kendini korumak için o yüzü, o ismi silikleştirmiş; geriye sadece boynundaki kolyenin ağırlığı ve içinde hiç sönmeyen bir terk edilmişlik öfkesi kalmıştı.

Pars için de farklı olmamıştı; sürüklenerek götürüldüğü o yeni hayatta, arkasında bıraktığı tek ışığı unutmaya zorlanmış, kalbini taşa çevirip o çocuğun hatırasını nefretin altına gömmüştü. Ta ki aynı lisans liginde, aynı sahada karşı karşıya gelene kadar... Birbirlerinin yüzüne bakarken hissettikleri o kör edici düşmanlık, aslında hiçbir zaman kapanmayan o terk edilmişlik yarasının intikam çığlığıydı.

Gölün yüzeyinden esen sert bir rüzgâr, ikisini de aynı anda o anının içinden çekip çıkardı.

Poyraz’ın gözleri bir kez daha bugünün gerçekliğine, iskelenin ucundaki ay ışığına döndü. Göğsündeki kapüşonlunun altından kolyeyi tutan eli hafifçe titriyordu. Bakışlarını Pars’ın yüzüne diktiğinde, Pars’ın gözlerinin de aynı geçmişin yangınından henüz çıktığını, o uzun siyah saçların ardındaki soluk tenin aynı acıyla kasıldığını gördü.

"Sensin..." diye fısıldadı Poyraz. Sesi rüzgârın uğultusunda neredeyse kaybolacaktı ama aralarındaki o sessizlikte bir çığlık gibi yankılandı. "Beni o parkta tek başıma bırakan... o çocuk sensin."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.