Gece yarısını çoktan geçmiş, dağ kampı zifiri bir karanlığa ve mezar sessizliğine gömülmüştü.
204 numaralı odanın içinde Pars, saatlerdir yatağın üzerinde dönüp duruyordu. Üzerindeki örtüyü hışımla bir kenara fırlattı, çıplak ayaklarını soğuk ahşap zemine bastı. Odanın havası sanki oksijeni çekilmiş gibi boğucuydu. Karşıdaki yatak boştu; Poyraz’ın dağınık bıraktığı yastık ve çarşaf, ay ışığının altında buz gibi duruyordu.
Poyraz gelmemişti. Derin’in onu alıp götürdüğü andan beri dönmemişti.
Pars parmaklarını saçlarının arasına daldırıp sertçe çekti. Şakaklarında dayanılmaz bir zonklama vardı; göğsünün tam ortasında patlamaya hazır bir dinamit gibi atan bu şeyin ne olduğunu artık inkâr edemiyordu. Yokluğu, varlığından daha büyük bir işkenceydi. Üzerine siyah kapüşonlusunu geçirip sessizce kapıyı araladı. Odanın içinde daha fazla kalamazdı; elleri ceplerinde, koridorun loşluğunda bir volta atıp durmaya, kapının önünde volta atmaya başladı.
Aynı dakikalarda, koridorun diğer ucundaki kızlar kanadında Poyraz da ayaktaydı.
Derin’in odasındaki küçük kanepede kıvrılmış yatıyordu ama gözünü bir saniye bile kırpamamıştı. Tavanı izlerken göğsündeki gümüş kolye sanki tenini delip geçecek kadar ağırlaşmıştı. Kafasının içinde tek bir fısıltı yankılanıyordu: 204 numaralı oda. Mantığı ona burada, Derin’in yanında kalmanın en güvenli sığınak olduğunu haykırıyordu; fakat içindeki o tehlikeli, karanlık çekim onu o kapının ardındaki adama doğru itiyordu.
Poyraz yavaşça doğruldu. Ayakkabılarını eline alıp kapının kolunu en ufak bir tıkırtı çıkarmadan indirdi ve koridora süzüldü.
Fakat Derin, Poyraz’ın nefes alışverişini bile ezbere bilecek kadar onu iyi tanıyordu. Gece boyu tetikteydi. Kapının hafif çıtırtısıyla birlikte gözlerini açtı, örtüyü üzerinden atıp Poyraz’ın peşinden koridora fırladı.
Poyraz daha erkekler kanadının basamaklarına ulaşamadan, koluna yapışan ince parmaklar onu durdurdu.
"Nereye gittiğini sanıyorsun sen?!"
Derin’in fısıltısı, koridorun sessizliğinde zehirli bir ok gibi çınladı. Poyraz’ı merdiven boşluğunun gölgesine, duvara doğru çekti. Yüzündeki öfke ve hayal kırıklığı karanlıkta bile parlıyordu.
"Derin, bırak," dedi Poyraz boğuk bir sesle, ses tonunu olabildiğince alçak tutmaya çalışarak. "Sadece... hava alacaktım."
"Bana yalan söyleme!" Derin iki eliyle birden Poyraz’ın kapüşonlusuna asıldı, yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı. Fısıltısı titriyordu: "O odaya gidiyordun, değil mi? O herifin yanına! Sana kal dedikçe, kendini o yangından koru dedikçe resmen ayaklarınla o ateşe koşuyorsun! Poyraz, kendine gel! Ne yapmaya çalışıyorsun sen? O kolye, o geçmiş... O çocuğun Pars olduğunu bile bile nasıl o kapıdan içeri adım atarsın?!"
Merdivenlerin başında, duvarın kör noktasında duran uzun boylu siyah silüet birdenbire taş kesildi.
Pars, gölgenin içinde tek bir nefes bile almadan donup kalmıştı.
Gözleri karanlıkta kısıldı. Kulağına çarpan fısıltılar koridorun taş zemininden sekip zihnine bir kurşun gibi saplandı: O kolye... O geçmiş... O çocuğun Pars olduğunu bile bile...
Pars’ın soluk tenindeki kan bir anda çekildi, tırnakları avuçlarının içine gömüldü. Yıllardır zihninde silikleşen, duşta ve iskelede tek bir ışıltısıyla başını döndüren o gümüş metalin ne anlama geldiği, bir yapbozun kayıp parçası gibi tek bir fısıltıyla yerine oturdu.
Gölgenin ardında bekleyen Pars, merdiven boşluğunda yüzleşen o iki kişiyi izlerken; aralarındaki oyunun artık bir kuralı, bir sınırı kalmadığını çok iyi biliyordu.