İskelenin üstündeki hava, elektrik yüklü bir fırtına öncesi gibi çıtırdıyordu. Pars’ın dudaklarından dökülen o tehditkâr fısıltı ve Poyraz’ın ona bir milim bile geri adım atmadan diklenişi, sınırın aşılmak üzere olduğunun açık kanıtıydı.
Tam o saniyede Derin, ikisinin arasına adeta bir kalkan gibi girdi.
Sert adımlarla tam ortalarına dikilip ellerini iki yana açarak ikisini de geriye doğru itti. Yüzündeki o her zamanki sakin, anlayışlı ifadeden eser kalmamıştı; simsiyah gözleri alev saçıyordu. Önce Pars’ın soluk, kaskatı kesilmiş yüzüne, ardından Poyraz’ın hiddetle inip kalkan göğsüne baktı.
"Hani her şeyi halletmiştiniz?!" diye sertçe çıkıştı Derin. Sesi gölün sessizliğini bir tokat gibi yardı.
Selin bile Derin’in bu beklenmedik öfkesi karşısında irkilerek bir adım geriledi. Derin ise gözlerini iki kaptanın üzerinde gezdirmeye devam etti; her bir kelimesini ikisinin de kafasına kazımak istercesine vurguladı:
"Unutmayın; ya arayı düzeltirsiniz ya da kaptanlığı unutursunuz! Koçun bu sözlerini sakın aklınızdan çıkarmayın! Birbirinizi yemeyi bırakmazsanız ikinizi de aynı otobüsün bagajına tıkıp bu dağdan aşağı yuvarlayacak, hâlâ neyin derdindesiniz siz?!"
Pars çenesini kilitledi, koyu renk gözlerini Derin’in öfkeli bakışlarına dikti ama tek bir itirazda bulunmadı. Poyraz ise dudaklarını kemirerek yumruklarını sıktı.
Derin daha fazla konuşmalarına ya da o tekinsiz bakışların yeniden birbirine kilitlenmesine fırsat vermedi. Poyraz’ın buz kesmiş bileğini kavradığı gibi onu var gücüyle arkasından çekti. "Yürü Poyraz. Gidiyoruz."
Poyraz, Derin’in bu sert çekişine karşı koymadı. İskeleden inerken omzunun üzerinden Pars’a son bir kez baktı; Pars ise elleri ceplerinde, gölün ayazında tek başına bir heykel gibi dikilmiş, onların uzaklaşan adımlarını izliyordu. Selin’in onun koluna yeniden yapışma çabasını bile fark etmiyordu.
Derin, Poyraz’ı çam ağaçlarının arasındaki karanlık patikaya doğru sürükledi. Ana tesisin sarı fenerleri uzakta birer leke gibi kalana, etrafta çıt çıkmayana kadar durmadı.
Sonunda tesisin yanındaki eski amfinin taş basamaklarına geldiklerinde Poyraz’ın kolunu bıraktı ve hızla ona döndü. Göğsü öfkeden ve endişeden hızla inip kalkıyordu.
"Bu gece orada kalamazsın Poyraz," dedi Derin, sesi alçak ama kesin bir uyarı tonundaydı. "O odaya, 204’e dönmeyeceksin."
Poyraz derin bir nefes alıp elini ensesine götürdü, sızlayan yarayı hafifçe ovdu. "Derin, saçmalama. Nerede kalacağım başka? Koç kontrol ediyor odaları. Eğer odamda olmazsam Demir bizi—"
"Bana bak!" Derin bir adım atıp Poyraz’ın kapüşonlusunun yakasını iki eliyle kavradı, yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı. "Gözlerindeki o ifadeyi görmüyor musun? İkinizin de aklı başında değil! Sen geçmişin şokundasın, o herif ise sana yaklaşan herkese saldırmaya hazır bir canavar gibi bakıyor. Bu gece o kapı kapandığında, içeride Koç Demir falan olmayacak. İkiniz o odada tek başınıza kalırsanız ne olacağını sanıyorsun? Birbirinizi parçalayacaksınız Poyraz! Ya Barış’ın odasına git ya da benim odamda kal, ama bu gece o odaya adımını atmayacaksın!"
Poyraz Derin’in gözlerindeki o saf korku ve şefkati gördü. Fakat zihninin bir köşesinde, o odadaki kilitli kapının ardında, duş buharının altında birbirlerine verdikleri o sessiz nefeslerin sıcaklığı hâlâ duruyordu. Ve Derin ne kadar haklı olursa olsun, içindeki o karanlık, açıklanamaz çekim Poyraz’ı tam da Derin’in kaçmasını söylediği o ateşe doğru çekiyordu.