Selin’in Pars’ın koluna asılan parmakları, onun pazısındaki kasların demir gibi kaskatı kesildiğini hissettiğinde hafifçe gevşedi. Selin dudaklarını büzüp sahte bir alayla gülümsedi ama gözlerinde gizleyemediği bir merak ve huzursuzluk vardı.
"Bak sen şu liseli aşıklara..." dedi Selin, sesini özellikle biraz yükselterek. "Provayı konuşacağız diye masadan fırladılar, geldikleri yere bak. Fazla dramatik değil mi sence de Pars?"
Pars tek bir kelime bile etmedi. Kolunu Selin’in kavrayışından öyle sert ve ani bir hareketle çekti ki, Selin bir an dengesini kaybedip geriye sendeledi. Pars adımlarını iskeleye doğru yöneltti. Ahşap kalasların üzerine basan kramponlu spor ayakkabılarının her bir adımı, gölün sessizliğinde yankılanan tok bir tehdit gibiydi.
Ayak seslerini duyan Derin, kollarını Poyraz’dan yavaşça ayırdı. Poyraz hızla toparlanıp sırtını dikleştirdi; gözlerindeki o kırılgan, geçmişin ağırlığıyla allak bullak olmuş ifadeyi silmek için başını hafifçe iki yana salladı. Ancak başını kaldırdığında, üzerine doğru bir gölge gibi yaklaşan Pars ile burun buruna geldi.
Pars tam iskelenin ortasında durdu. Ellerini siyah kazağının ceplerinden çıkarmıştı; parmakları iki yanında hafifçe kıvrılmış, sanki her an bir kavgaya girmeye ya da bir şeyi parçalamaya hazır gibiydi. Koyu renk gözleri Poyraz’ın solgun yüzünde, dudaklarındaki hafif titremede ve boynundaki kolyenin kapüşonlunun kenarından taşan gümüş ışıltısında gezindi.
"Göl kenarında nefes egzersizleri mi yapıyorsunuz, Aksoy?"
Pars’ın sesi gecenin ayazından bile daha soğuk, derinden ve zehirli bir tonla çıktı. Gözleri bir anlığına Derin’e kaydı; Derin’in Poyraz’ın omzuna dokunan eline öyle bir baktı ki, Derin gayriihtiyari elini geri çekti.
Poyraz dişlerini sıktı. Az önce zihninde patlayan o anıların, yıllar öncesinden kalan o puslu silüetin ağırlığı altında ezilmemek için tüm iradesini topladı. Pars’a doğru yarım adım attı; aralarındaki o tanıdık, nefes kesen mesafe yine tehlikeli bir şekilde daraldı.
"Seni ne ilgilendirir, Karaca?" dedi Poyraz. Sesi boğuktu ama meydan okuyan o tanıdık tınısını korumaya çalışıyordu. "Her taşın altından çıkmak zorunda mısın sen?"
Tam o anda arkadan topuklarını ahşap iskeleye vura vura Selin geldi. Pars’ın hemen yanına geçip kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözleri şüpheyle Poyraz ile Derin arasında mekik dokuyordu.
"Bence de sizi ilgilendirmez ama kampın her köşesinde böyle aşırı samimi sahneler sergilemeniz biraz komik duruyor," dedi Selin, zehrini gizlemeyen yapmacık bir tebessümle. "Poyraz, yüzün bembeyaz. Sahada Pars’tan yediğin darbe seni bu kadar sarstıysa yarınki antrenmana hiç çıkma istersen."
Derin bir adım öne çıktı; Selin’in gözlerinin içine dik dik baktı. "Selin, kimsenin senin fikrine ihtiyacı yok. Kendi sevgilinle ilgilen, bizimle değil."
"Kendi sevgilimle ilgileniyorum zaten," dedi Selin, elini tekrar Pars’ın omzuna koymaya yeltenerek. "Değil mi Pars?"
Fakat Pars, Selin’in elinin omzuna değmesine izin vermeden başını yana eğdi. Selin’in varlığı o an onun için sıfırdı.
Pars’ın koyu kahve gözleri, bir mıknatıs gibi sadece ve sadece Poyraz’ın gözbebeklerine kilitlenmişti. Poyraz’ın içindeki o sarsıntıyı, az önce Derin’e sarılırken sakladığı o bilinmez çaresizliği görmüştü; ve bu durum Pars’ın içindeki o karanlık, çözümsüz fırtınayı dindirmek yerine daha da körüklüyordu.
"İçeri dönün," dedi Pars, fısıltı kadar alçak ama tüm iskeleyi donduracak bir kesinlikle. Gözlerini Poyraz’dan bir milim bile ayırmıyordu. "Hemen."
"Bize emir veremezsin," dedi Poyraz dişlerinin arasından, göğsü Pars’ın göğsüne neredeyse değecek kadar yaklaşarak.
"Veririm," diye fısıldadı Pars. Yüzünü Poyraz’a doğru bir parmak daha eğdi; dudaklarının arasından çıkan sıcak nefes doğrudan Poyraz’ın soğuk tenine çarptı. "Çünkü biraz daha burada durursan... ikimiz için de iyi şeyler olmayacak."
İki kaptan, gölün karanlık suları üzerinde, yanlarında duran iki kızın varlığını tamamen unutmuş gibi birbirlerinin gözlerinde kaybolurken; Derin’in zihnindeki o tehlikeli benzerlik şüphesi artık taş gibi bir kesinliğe dönüşmek üzereydi.