İskelenin tahtaları hafifçe gıcırdarken, gölden yükselen soğuk esinti Poyraz’ın boynunu yalayıp geçti. Kapüşonlusunun altından göğsüne değen gümüş kolyenin soğukluğu birdenbire tenini dağlayan bir kora dönüştü.
Poyraz bakışlarını gölün karanlık suyundan çekip Derin’e çevirdi. Yeşil gözlerinde hem savunmacı bir direnç hem de yıllardır üstü örtülmüş bir yaranın sızısı vardı. "O günleri neden açıyorsun şimdi Derin? Çocukça bir dönemdi, bitti gitti."
Derin başını iki yana salladı. Elini Poyraz’ın kolundan çekmedi; aksine, parmaklarını kumaşın üzerinden hafifçe sıkarak ona güven vermeye çalıştı.
"Bittiğini sanıyorsun çünkü üstünü örttün," dedi Derin, sesindeki her kelimeyi bir cerrah titizliğiyle seçerek. "O yaz her şey aniden kesildiğinde günlerce odaya kapandın, antrenmanlarda kendini sakatlayacak kadar kontrolsüzdün. Sana kim olduğunu hiç sormadım, üstüne gitmedim. Çünkü canının nasıl yandığını görüyordum."
Poyraz dudaklarını birbirine bastırdı. Çenesi kaskatı kesilmişti; elleri ceplerinin içinde yumruk olmuştu. Zihninin derinliklerine gömdüğü o yaz akşamları, parkta geçirilen gizli saatler, parmaklarının arasında gezdirdiği o soğuk zincir ve yüzünü hatırlamak istemediği o silüet bir bir canlanmaya çalışıyordu. Ama her şey hâlâ sislerin ardındaydı.
"Bunun konumuzla ne alakası var?" dedi Poyraz, ses tonundaki hafif titremeyi gizleyemeyerek. "Pars sadece nefret ettiğim bir rakip."
Derin gözlerini bir an bile Poyraz’ın yüzünden ayırmadı. Bir adım daha yaklaştı; aralarındaki mesafe kapandığında fısıltısı rüzgârın sesini bastırdı:
"Emin misin Poyraz? O dönem hayatında olan... sana o kolyeyi veren çocuğu gerçekten unuttun mu?"
Poyraz’ın gözbebekleri titredi. Elini refleks olarak göğsüne, kapüşonlusunun altındaki kolyeye götürmek istedi ama Derin’in bakışlarını görünce kolunu havada dondurdu.
"O çocuğun yüzünü, duruşunu çok iyi hatırlıyorum Poyraz," dedi Derin, gözlerindeki hüzün ve ciddiyetle. "Uzun, dalgalı siyah saçları vardı. Bembeyaz, soluk bir teni... Ve sana baktığında etraftaki herkesi yok sayan, insanı ürküten koyu renk gözleri vardı."
Derin bir an duraksadı, ardından bombayı Poyraz’ın zihnine usulca bıraktı:
"Pars’ı ilk gördüğüm andan beri kafamın içinde bir alarm çalıyor. Çünkü Poyraz... Pars sadece sana kafayı takmış bir rakip gibi bakmıyor. O çocuk, sanki yıllar önce hayatından sökülüp atılan o silüetin ta kendisi gibi."
Göl kenarındaki rüzgâr uğuldarken, Poyraz’ın kulaklarında Derin’in kelimeleri yankılanıp durdu. Şakaklarında dayanılmaz bir zonklama başladı; zihnindeki o sisli kutunun kapağı hafifçe aralanır gibi oldu ama o saniyede beliren şey bir hatıra değil, sabah banyonun önünde Pars’ın tenine değecek kadar yaklaşan nefesi ve dudaklarının kenarındaki o yakıcı tekinsizlikti.