Tesisin koridorundaki ahşap zemin, dışarıdan taşınan çamur ve ter damlalarıyla kirlenmişti. Derin, Poyraz’ı erkekler soyunma odasının ağır meşe kapısının hemen önüne kadar getirdiğinde adımları durdu. Poyraz’ın sırtı duvara yaslanmış, göğsü hâlâ sahadaki o vahşi çarpışmanın tesiriyle düzensizce inip kalkıyordu.
Derin iki elini birden Poyraz’ın çamurlu, terden ıslanmış yanaklarına koydu. Parmakları sıcacıktı; gözlerinin içine endişeyle, onu tanıdığı ilk günden beri taşıdığı o derin koruma içgüdüsüyle baktı.
"Bana bak Poyraz, gözlerime bak," dedi Derin, sesi fısıltıdan halliceydi ama titriyordu. "Kendini kaybetmene izin veremem. Koçun ne dediğini duydun, seni bu kamptan attırmasına izin vermeyeceksin. Sakinleşmek zorundasın."
Poyraz derin bir nefes verip başını hafifçe eğdi, Derin’in avuçlarının içindeki sıcaklığa sığınmaya çalıştı. Ama tam o saniyede, koridorun sonundaki basamaklardan gelen ağır, metalik krampon sesleri yankılandı.
Pars koridorda tek başına yürüyordu. Kaskını tek kolunun altına sıkıştırmış, uzun siyah saçları alnına ve boynuna yapışmıştı; soluk tenindeki keskin hatlar loş florasan ışığının altında adeta taştan oyulmuş gibi duruyordu. Adımları ağırlaştı ama durmadı. Koyu kahve gözleri, Derin’in Poyraz’ın yüzünü kavrayan ellerine, Poyraz’ın ise o ellere teslim oluşuna kilitlendi. Yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu; fakat bakışlarındaki karanlık, koridorun serin havasını donduracak kadar ağırdı. İkisinin önünden geçerken gözlerini Poyraz’dan bir salise bile ayırmadı; bakışları teni delecek kadar keskindi.
Tam o sırada koridorda beliren Barış, adımlarını hızlandırarak yanlarına ulaştı.
"Derin, tamamdır, gerisini ben hallederim," dedi Barış, güven veren tok bir sesle. Elini Poyraz’ın omzuna koyup hafifçe sıktı. "Hadi içeri geçelim kaptan, önce bir soluklan."
Derin ellerini Poyraz’ın yanaklarından yavaşça çekti, Barış’a başıyla teşekkür edip koridorun diğer ucuna doğru yöneldi. Barış kapıyı itti ve Poyraz ile birlikte soyunma odasına adım attı.
Soyunma odasının içi buhar, ter ve rutubetli ahşap kokuyordu. Birkaç oyuncu köşelerdeki dolapların önünde sessizce kıyafetlerini topluyordu ama içerideki asıl gerilim odanın iki zıt köşesinde birikmişti. Barış, Poyraz’ı ahşap banklardan birine oturttu.
"Dön arkanı, şu ensene bakayım," dedi Barış kaşlarını çatarak.
Poyraz başını öne eğdiğinde, Pars’ın sahadaki o acımasız mücadelesi sırasında parmaklarıyla bıraktığı derin, tırnak izleriyle karışık morarmış kızarıklık ortaya çıktı. Barış ıslık çalar gibi bir ses çıkardı. "Resmen derini sökmeye çalışmış herif. Bekle, omuzluğunu çıkarmana yardım edeyim."
Barış, Poyraz’ın arkasına geçti; zırhın yan taraflarındaki sıkı ipleri ve tokaları tek tek gevşetmeye başladı. Poyraz’ın kollarını kaldırmasına yardımcı olarak ağır omuzluğu ve çamurlu formayı dikkatlice üzerinden sıyırdı. Poyraz beline kadar çıplak kaldığında, sırtındaki kaslar ağrıyla gerildi; göğsündeki gümüş kolye loş ışıkta bir kez daha parıldadı. Barış eline aldığı havluyla Poyraz’ın sırtındaki çamurları kabaca sildi, omzuna dostça vurdu.
Birkaç metre ötede, kendi dolabının kapağına yaslanmış duran Pars ise tek bir kıyafetini bile çıkarmamıştı.
Gözleri, Barış’ın Poyraz’ın çıplak sırtına dokunan ellerine, omuzluğu çıkarırken gösterdiği o pervasız yakınlığa çakılıp kalmıştı. Göğsünün tam ortasında adını koyamadığı, tarif etmekten aciz kaldığı öyle yakıcı, öyle zehirli bir his zonkluyordu ki, yumruklarını tırnakları avucunu yaracak kadar sıktı. Bir başkasının Poyraz’a bu kadar kolay dokunabilmesi, onun çıplak teninde ellerini gezdirebilmesi ve Poyraz’ın buna tek bir itiraz bile etmemesi Pars’ın bütün hücrelerini ateşe veriyordu. Nefret değildi bu; nefret basit kalırdı. Bu, içini kemiren ve kontrolünü paramparça eden boğucu bir sahiplenme cinnetiydi.
Poyraz başını kaldırdığında, karşı dolabın gölgesinde dikilen Pars’ın alev alev yanan siyah gözleriyle doğrudan karşılaştı. Pars’ın bakışlarındaki o çıplak, tekinsiz yoğunluk Poyraz’ın omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indirdi.
Poyraz daha fazla o bakışların altında ezilmek istemedi. Banktan yavaşça doğruldu, beline temiz bir havlu doladı ve Barış’ın "Ben de geliyorum birazdan" demesine fırsat vermeden tek bir kelime etmeden duşların olduğu bölüme yöneldi. Kendi başına kalmaya, şakaklarındaki yangını buz gibi suyun altında dindirmeye ihtiyacı vardı.