Koç Demir’in düdüğü havayı bir kırbaç gibi yardığında, takımlar hızla önceki yerlerine dizildi. Ancak sahadaki hava artık antrenman ciddiyetini çoktan aşmış, iki vahşi hayvanın ölümüne kapışacağı bir arenaya dönüşmüştü.
Çamurun içinden kalkan Poyraz, kaskının çene kayışını hırsla sıkarken kramponlarıyla toprağı parçalarcasına çizgiye yerleşti. Soluk teninde beliren kırmızı darbeler ve çenesindeki zonklama umurunda bile değildi; az önce Pars’ın ağırlığı altında ezilen kaburgaları hâlâ yanıyordu ama o saniyelerdeki temasın yarattığı o karanlık kıvılcım gözlerini kör etmişti. Karşısında duran Pars ise tek bir kelime etmeden omuzluklarını yerine oturttu; siyah saçları terden tamamen yüzüne yapışmış, koyu renk gözleri demir kafesin ardından adeta avına kilitlenmiş bir yırtıcı gibi alev alev parlıyordu.
"Yeniden! Bu sefer aynı hatayı istemiyorum, hücum hattı pozisyon al!" Demir’in sesi dağ yamacında yankılandı.
"Down! Set! Hut!"
Poyraz’ın gırtlağını yırtarcasına çıkan komutuyla birlikte top eline fırlatıldı. Bu sefer kenara kaçmadı; doğrudan merkeze, savunmanın kalbine doğru patlayıcı bir hızla depar attı. Önündeki herkesi çiğneyip geçmek, özellikle de ortada bir duvar gibi dikilen o uzun saçlı bedeni yerle bir etmek istiyordu.
Pars da aynı anda harekete geçti. Hiçbir taktiğe, hiçbir çizgi disiplinine uymadan doğrudan Poyraz’ın üzerine atıldı.
İki kaptan, sahanın tam ortasında, bu kez ilkinden katbekat daha vahşi ve kontrolsüz bir şiddetle kafa kafaya çarpıştı. Kaskların birbirine vurmasıyla çıkan madeni patlama sesi tüm sahada yankılandı; amigo kızların bulunduğu kenardan dehşet dolu çığlıklar yükseldi, Selin elleriyle yüzünü kapattı, Derin ise bir adım öne fırlayıp sahaya doğru koşacak gibi oldu.
Darbe o kadar ağırdı ki ikisi birden dengesini kaybedip havalandı ve toprağa çakıldı. Ancak bu sefer düşüşle yetinmediler. Yuvarlanırken Pars, Poyraz’ın göğüs zırhına asıldı; Poyraz ise düşmenin etkisiyle Pars’ın boyunluğuna parmaklarını geçirip onu sertçe altına almaya çalıştı. Çamurlu çimlerin üzerinde birbirlerini hırpalayarak döndüler.
Sonunda Pars sırtını yere çarptığında, Poyraz dizini onun karın boşluğuna bastırarak üzerine çıktı. Pars’ın kafesi Poyraz’ın yüzüne sadece birkaç milim mesafedeydi. İkisinin de kaskları çarpışmanın şiddetiyle eğrilmişti. Hırıltılı, sıcak ve ter kokan solukları birbirlerinin açıkta kalan dudaklarına, yanaklarına çarpıyordu.
Poyraz, Pars’ın yakasını öyle bir hınçla sıkıyordu ki parmakları krampon darbeleri kadar sertti. "Beni durdurabileceğini mi sandın, Karaca?" diye hırladı, sesi kaskın ardından boğuk ama çıldırtıcı bir öfkeyle çıktı.
Pars acıyla inlemek yerine dudaklarını vahşi bir tebessümle araladı. Boştaki eliyle Poyraz’ın ensesine uzandı; eldivenli parmakları Poyraz’ın saç diplerini kavrayıp onu aşağıya, kendi yüzüne doğru sertçe çekti. Kaskların telleri birbirine sürtünüp kıvılcım çıkaracak kadar yaklaştı.
"Durdurmak mı?" diye fısıldadı Pars. Sesi göğsünden kopan bir hırıltı gibiydi ama gözlerindeki o tehlikeli, karanlık arzu Poyraz’ın tüm damarlarındaki kanı dondurdu. "Seni bu sahadan canlı çıkarmayacağım, Aksoy. Bunu sen istedin."
Pars’ın ensesindeki parmakları Poyraz’ı kendine öyle bir kuvvetle bastırıyordu ki, bu bir kavga olmaktan çıkmış, herkesin ortasında yaşanan çıplak, vahşi bir hesaplaşmaya dönüşmüştü. Sahadaki diğer oyuncular donup kalmışken, Koç Demir elindeki metal panoyu yere fırlatarak düdüğüne art arda, kulakları sağır edercesine asıldı.