Koç Demir’in düdüğü, dağ yamaçlarında yankılanan sağır edici bir patlama gibi sahayı ikiye yardı.
Çiğ düşmüş çimlerin üzerinde dizilen oyuncuların kramponları yeri eşeliyor, kaskların kafes demirleri ardından hırıltılı nefesler yükseliyordu. Hücum hattının lideri Poyraz'dı; elindeki deriyi parmak uçlarıyla sıkıca kavramış, sarı saçlarının terden alnına yapışmasına aldırmadan savunma dizilişini tarıyordu. Tam karşısında, savunmanın bel kemiğinde ise Pars vardı. Omuzlarına dökülen koyu renk saçları kaskın kenarlarından taşmış, soluk çenesi kaskatı kesilmişti. Koyu kahve gözleri, demir parmaklıkların ardından doğrudan Poyraz’ın boynuna, o gümüş kolyenin gizlendiği yere kilitlenmişti.
"Set! Hut!"
Poyraz’ın bağırışıyla birlikte iki hat birbirine kurşun gibi çarptı. Plastik ve demir korumalıkların birbirine vurmasıyla çıkan metalik gürültü tüm sahayı inletti.
Poyraz topu göğsüne bastırıp boşalan sağ koridora doğru depar attı. Adımları inanılmaz hızlı ve keskindi; önündeki iki blokçuyu tek bir vücut çalımıyla ekarte etti. Fakat tam son çizgiye yaklaşırken sol tarafından bir gölge gibi fırlayan silüeti fark etti.
Pars, adeta yerçekimini hiçe sayan bir ivmeyle havaya sıçradı.
İki beden, yerden yarım metre yüksekte korkunç bir şiddetle birbirine kilitlendi. Pars’ın omzu Poyraz’ın göğsüne öyle bir sertlikle çarptı ki, ciğerlerindeki bütün hava tek bir patlamayla dışarı boşaldı. Çarpışmanın yarattığı kuru çatlama sesi saha kenarındaki amigo kızların çığlığıyla kesildi; Selin ellerini ağzına götürürken Derin yerinden fırlayıp çizgiye kadar koştu.
İkisi birden ıslak çimlerin üzerine savruldu. Top metrelerce uzağa fırlarken, çamur ve ezilmiş çim kokusu birbirine karıştı.
Poyraz sırtüstü yerdeydi; Pars ise onun tam üzerine, göğsüne bastırarak düşmüştü. Darbenin ağırlığıyla kasklar hafifçe yana kaydı. Poyraz acıyla ve öfkeyle dişlerini sıkarak Pars’ın omuzluklarına yapıştı; onu üzerinden fırlatıp atmak istedi ama Pars tek bir milim bile kıpırdamadı.
Yüzleri arasında bir karış bile mesafe yoktu.
Pars’ın göğsü, Poyraz’ın kalbinin üzerine öyle bir ağırlıkla inip kalkıyordu ki ikisinin de kaburgaları sızladı. Kafeslerin ardından birbirine saplanan bakışlarında katıksız bir vahşet vardı; ama o vahşetin hemen altında, sabah banyonun önünde yarım kalan o yakıcı alev çok daha tehlikeli bir şekilde parlıyordu. Pars’ın sıcak, terli nefesi Poyraz’ın çenesine çarparken parmakları çimlerin üzerinde Poyraz’ın bileğini sertçe kilitledi. Sabahki dokunuşun aynısıydı; öfkeyle maskelenmiş, sınır tanımaz bir sahiplenme gibi.
"Hâlâ çok yavaşsın, Aksoy," dedi Pars, boğuk ve hırıltılı bir fısıltıyla. Sesi sadece Poyraz’ın duyabileceği kadar alçaktı ama tenini dağlayacak kadar yakındı.
Poyraz acıya aldırmadan başını kaldırdı, alnını Pars’ın kaskına vurdu. "Üzerimden kalkmazsan o kaskı kafana geçiririm, Karaca."
İkisi de geri çekilmedi; çamurun içinde, herkesin gözü önünde birbirlerine nefretle sarılmış iki düşman gibi değil, birbirini boğarak yok etmek isteyen ama ayrılmaya da gücü yetmeyen iki delilik abidesi gibi kenetlenip kaldılar.
"Ayrılın! Yeter!"
Koç Demir’in düdüğü kulaklarının dibinde öttüğünde ve takım arkadaşları kollarından tutup onları iki yana savurduğunda bile, gözleri birbirinden kopmadı. Sahadaki herkes bunun ölümcül bir rekabet olduğunu düşünüyordu; oysa ikisi de bu sert çarpışmanın, az önce tenlerine çarpan sıcaklığın yarattığı yangını söndürmeye değil, daha da harlamaya yaradığını çok iyi biliyordu.