Pars’ın parmakları yumruk haline geldi, kolundaki kaslar gerildi ve Poyraz’ın yakasına yapışıp onu duvara çarpmak için tek bir hamle yapacak gibi öne atıldı. Ancak tam o milisaniyede içindeki bir şey onu durdurdu. Poyraz’ın boynunda asılı duran kolyenin ışıltısı ve gözlerindeki o pervasız meydan okuma, Pars’ın zihninde sert bir fren etkisi yarattı. Yumruğunu sıktı ama hamlesini geri çekti, kaskatı kesilmiş halde bir adım geriledi.
Poyraz, Pars’ın bu geri adımını anında yakaladı. Dudaklarının kenarı alaycı bir kıvrımla yukarı kalktı.
"Ben de öyle düşünmüştüm," dedi Poyraz, sesindeki kışkırtıcı ton odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı.
Pars’a arkasını dönüp yatağın üzerindeki havluyu omzuna attı ve en ufak bir tereddüt göstermeden banyonun kapısına yöneldi. Kapıyı Pars’ın yüzüne kapatıp kilitlediğinde, içeriden akan suyun boğuk sesi duyulmaya başladı.
Odanın içinde tek başına kalan Pars, ciğerlerine dolan havayı dışarı üflerken başını ellerinin arasına aldı. İçindeki kontrolsüz hiddet ve adını koyamadığı o yangın odaya sığmıyordu. Bir saniye daha orada kalırsa banyonun kapısını kıracakmış gibi hissediyordu. Anahtarı kaptığı gibi kapıyı sertçe çekip çıktı; karanlık koridoru hızla geçerek kendini gecenin buz gibi dağ havasına attı.
Saatler boyunca tesisin etrafındaki karanlık patikada yürüdü. Birbiri ardına yaktığı sigaralar bile zihnini toparlamaya yetmedi. Poyraz’ın o ukala sesi, boynundaki kolyenin parıltısı ve yüzüne çarpan sıcak nefesi zihninde durmaksızın yankılandı. Kendisine ne olduğunu, neden bu sarışın çocuğun tek bir sözüyle bütün dengesini kaybettiğini çözemiyordu.
Gece yarısını çoktan geçtiğinde, kamp tamamen sessizliğe gömülmüştü. Pars buz kesmiş parmaklarıyla 204 numaralı kapının kilidini çevirdi ve sessizce içeri süzüldü.
Oda zifiri karanlıktı; sadece pencereden vuran soluk ay ışığı zemine düşüyordu.
Pars gözlerini karşı yatağa çevirdiğinde adımları durdu. Poyraz yatağında derin bir uykuya dalmıştı. Üzerindeki örtü beline kadar kaymıştı; duştan yeni çıktığı için hâlâ hafif nemli olan sarı saçları yastığa dağılmıştı. Az önceki o zehirli, meydan okuyan ifadeden eser yoktu; yüzü ay ışığında neredeyse savunmasız, duru görünüyordu. Göğsü düzenli aralıklarla inip kalkarken, gümüş kolye çıplak teninde hafifçe parıldıyordu.
Pars odanın ortasında, nefesini bile tutarak öylece kaldı. Karanlığın içinde uyuyan rakibini izlerken, içindeki fırtınanın dinmek yerine daha da tehlikeli, sessiz bir girdaba dönüştüğünü hissediyordu.