İçeriğe geç

SAKLI DÜNYA-KÖKEN

Bölüm 3 · 17 dk okuma

SAKLI DÜNYA-KÖKEN

Bölüm 3

3•Anahtar

Piknik alanına geldiğimde diğerleri çoktan yemekleri çıkarmaya başlamıştı. Ormanın içindeki açıklık dün gördüğüm yerlere göre daha genişti ve ağaçların arasında küçük bir dere akıyordu. Yağmur bugün durmuştu ama dalların uçlarından hâlâ su damlıyordu. Toprak yumuşaktı ve ayakkabılarım birkaç adımda çamur olmuştu.

"Geç kaldınız." dedi Coral, bize bakarken. Gözleri kırmızıydı. Dün akşamüstü buradaki 5-6 kişiyle tanışmıştım. Bazılarının gözleri kırmızı bazılarının ki maviydi ve kırmızılığın nedenini sorduğumda belli yaşta ortaya çıkabilen genetik bir göz hastalığı olduğunu söylediler. Sağlığı fazla kötü etkilemiyormuş o yüzden sorun değilmiş. Güzel hikaye ama bunun kurt olmalarıyla ilgili olduğunu biliyordum.

Lexi elindeki sandviçi bana uzattı. "Yedin mi?"

"Hayır, daha yeni geldim ya." dedim otururken.

"Al." dedi uzatarak, o da kolsuz tişört giymişti. Soğuğa alışkın mıydı ki?

Sandviçi aldım. "Sen yemeyecek misin?" dedim ilk ısırığımı alırken.

"İki tane yaptım." dedi kendikini yerken.

"Yiyip öyle gelecek hali yoktu ya." dedi Alix, üzerinde sadece salaş bir tişört ve şortu vardı. Yerlilerin her biri hava soğuk değilmiş gibi yazlıklarla dolaşıyordu. Bizi pikniğe davet ettiklerinde dağa çıkacağımızdan korktuğum için reddetmenin yolunu düşünmüştüm.

Liam yanımda ki battaniyenin üzerinden seslendi. "Benimkine dokunma." birileri benden de hassas.

"Senin sandviçin olduğunu nereden anlayacağım?" dedim.

"Çünkü üzerinde adım yazıyor." dedi.

Gerçekten de ekmeğin üzerine ketçapla kocaman bir LIAM yazmıştı.

"Bu çok saçma." sanki sandviç yiyoruz burada bu ne hal yahu?

"Benim." dedi tekrardan.

"Tamam." dedim.

Oturup sandviçimi yerken çevreyi incelemeye başladım. İkinci gün dolaşmaya geldiğimizden beri ormanın bu kadar içine girmemiştim. Burada ağaçlar daha sık, zemin daha düzensizdi. Uzaklardan su sesi geliyordu ama dereye ait olamayacak kadar güçlüydü. Ara sıra işitme duyum keskinleşirdi böyle.

Kai yanımda oturuyordu. Coral ve Alix biraz ileride diğer kurtlarla konuşuyor, çocuklar da kendi aralarında tartışıyordu.

"Şelale var mı burada?" diye sordum. Zaten olduğunu biliyordum ama bir sorarsam belki biri eşlik eder de yerini öğrenirim çabucak.

Kai bana baktı. "Var."

"Nerede?" dedim ona bakarak.

"Biraz ileride." dedi kuzey yolunu işaret ederken. Cidden mi? Orada dikenli çalılar var. Böğürtlen var mıdır acaba, mevsimi değil gerçi.

"Ne kadar sürer?"

"Yürüyerek yarım saat." Gözüm istemsizce ormanın içine kaydı. Sanki bir şey geçti, ay burda geyik yavrusu falan olur mu acaba çok severim.

"Oraya gidiliyor mu?" dedim son bir lokmayı ağzıma atarken.

"Genelde." dedi Kai, ifadesinden ve sesinden anladığım kadarıyla bana orayı tarif etmek konusunda isteksizdi.

"Tek başına?" en mühim kısmı bu.

"Hayır." dedi kesin bir sesle.

"Niye?" sonuçta kim tutacak bizi değil mi?

"Çünkü orman işte." dedi tekrar kestirip atarak. Çok belli ediyor.

"Bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyor." en azından vahşi hayvan vardır, oralarda yol bozuk, yılan çıkar çiyan çıkar de bari inandırıcı olur.

Kai güldü. "Birlikte gideriz."

Tam o sırada grubun diğer tarafında bir hareketlilik oldu. Birkaç kurt ayağa kalkmıştı.

"Av." dedi Coral. Bilmem gereken en önemli şeyi söylemenin yeterli olduğunu düşünmüş gibi.

"Şimdi mi?" diye sordum.

"Bugün hava iyi." tamam da ne alaka?

"Ne avlayacaksınız?" dedim bu sefer.

"Bir şeyler." dedi tekrar. Bari bir şey uydurun ya bu ne umursamazlık. Herkes bir tuhaf davranıyor burada, üstelik Lexina ve Liam da bir tık öyleler sanki. Bazen en ufak tuhaflık dahi sezmediklerini düşünüyordum.

"Çok açıklayıcı." dedim. Lexi'nin verdiği portakalı gazozun kapağını yerdeki mutfak makasının çentiğiyle açtım.

Coral omuz silkti. Birkaç kişi ormana doğru yürümeye başladı. İçlerinden biri bana bakıp gülümsedi. Ama sonra aslında Alix'e gülümsediğini gördüm. Doğru ya kardeşlerdi. Adı Alex sanırım.

Bir süre sonra açıklıkta daha az kişi kaldı. Kai de ayağa kalktı.

"Ben de gideceğim." dedi gittikleri yola gözlerini dikerek. Git seni tutan mı var sanki de niye ilk başta gitmedin acaba, kesin izin vermiyorlar ve bu yüzden arkadan gidecek. Takip mi etsem ama yok hem yetişemem hem de şimdilik sırlarını alenen öğrenmem iyi olmaz.

"Nereye?" dedim paçamdaki böceğe fiske vururken. Birde düştüğü iki santim çimden fiske attım uzaklaşsın diye. Darısı iki buçuk santim civarda olan 700 küsür böceğin başına.

"Avlanmaya." bu kadar av muhabbeti yaptıktan sonra akşama mangal yemezsek kızıcam ama.

"Benimle kalmak yerine?" çünkü burası hani, çok güzel, işte çiçek var böcek var bak onlar da seni istemiyor gibiler.

"Birazdan dönerim." dedi paçasını sıvarken. Koşacaktı ve çamur olmasın ye mi yapıyor yoksa, bilmiyorum işte neyse.

"Tamam." dedim boş gazozumu yine Lexi'nin uzattığı çöpe atarken.

Kai birkaç adım attıktan sonra geri dönüp bana baktı. "Ormana tek başına girme." bunh demeseydin gitmeme ihtimalim vardı artık yok.

"Tamam." dedim masumca, tabii ki iyi bir kız olup onun sözünü dinleyeceğim.

"Gerçekten." dedi numaramı ilk defa birisi anlıyor sanırım.

"Tamam dedim." söylettirme insanı.

Gülümsedi ve diğerlerinin peşinden gitti. Bir süre onları izledim. Sonra çantamı açıp kitabı düşündüm. Tamzin'in günlüğünden çıkardığım küçük harita hâlâ cebimdeydi. Aslında onu sabah odama bırakmayı düşünmüştüm. Sonra vazgeçtim. Haritanın üzerindeki işaret kafama takılmıştı. Şelale sembolünün hemen yanında, anahtar deliğine benzeyen küçük bir şekil vardı. Cebimdeki anahtarı yokladım.

Eğer bu ikisi bağlantılıysa ki öyledir başka nolucak yani ayağa kalktım ve

kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak açıklığın kenarına doğru yürüdüm. Sadece Lexi'ye gizlicene nereye gitiğimi söylemiştim.

Bir süre sonra su sesi yükselmeye başladı. Önce uzaktan gelen uğultu gibiydi. Sonra gittikçe belirginleşti.

Ağaçların arasından beyaz bir su duvarı göründü. Şelale. Cebimden haritayı çıkardım. Üzerindeki küçük işarete baktım. Sonra önümdeki şelaleye. Aynı yerdi. Haritanın kenarında çizilmiş olan küçük sembol tam karşımdaki kayalıkların olduğu bölgeyi gösteriyordu. Bir adım daha attım. Sonra bir tane daha. Koşmam gerektiğini hatırlayıp hızlıca kayalıklara gittim.

Şelalenin sesi giderek yükseliyordu. Ağaçların arasından geçerken önce suyun beyaz köpüklerini, sonra kayaların arasındaki koyu gölgeyi gördüm. Haritadaki işaret doğruydu.

Şelalenin karşısında durup etrafı inceledim. Haritada şelalenin arkasında bir yapı gösteriliyordu ama önümde yalnızca kaya vardı. Sonra bir hareket gördüm. Şelalenin yanındaki kayaların arasından biri çıktı.

İlk anda sıradan bir adam sandım.

Sonra göz göze geldik. Ve içimdeki bütün düşünceler bir anda sustu.

Bana öyle bakıyordu ki bunu yanlış anlamamak mümkün değildi. Gözleri yüzümde gezindi. Saçlarımda, boynumda, ellerimde. Sonra tekrar gözlerime döndü.Beni inceliyordu.

Beni yemek ister gibi inceliyordu.

Birkaç saniye hiçbirimiz konuşmadık. Tamzin'in günlüğündeki vampir denen yaratıkların tasvirini hatırladım. Soluk benizli, sivri dişli, parlak gözlü ve büyük gözbebekli. Bu mahluk her neyse insan değildi orası kesin. Ama eğer bir vampirse nasıl kurtulacaktım ondan. Keşke günlüğün tamamını çevirmiş olsaydım.

Adamın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. "Sen Mia'sın." Adımı bilmişti.

"Sen de beni tanıyorsun." dedim bir adım geriye atarak. Bir çırpıda önüme geldi. Bu hızı açıklayabilecek hiç bir mantık yoktu. Evet, bu bir vampirdi.

Asıl soru bundan nasıl kurtulacağım.

"Blackpine küçük bir yer." dediğinde dikkatimi yeniden ona verdim. Saçımı gergince arkaya atıp konuştum.

"Henüz bir kaç gündür buradayım."

"İnsanlar hızlı konuşur."

Gözlerimi kıstım. "Laf hızlı yayılır mı demek istedin?"

"Evet, evet öyle daha mantıklı oluyor." gözleri suratımdan bir an olsun ayrılmıyordu ve bu çok rahatsız edici olmaya başladı.

"Benim hakkımda ne konuşuyorlar?" dedim bir iki adım geriye atıp şelaleyr dönerken. Gidip bir taşa oturdum. O da yine bir çırpıda ve garip bir hızda gelip diğer taşın üzerinde çömeldi. Oturmadı, çömelmiş tuvaletini yapar gibi duruyordu.

"Çok şey." dedi, artık ona doğru bakmıyordum.

"Mesela?" kurtlardan birinin beni merak edip buraya gelmesini bekleyeceğim. O zamana dek sohbeti sürdürmem gerek.

"Mesela," dedi, "yeni taşınan kızın iki kardeşiyle birlikte eski Jacobs evine yerleştiğini."

"Kardeşim değiller." dedim, bir dakika kardeşimler evet, sadece evlatlıklar demeliydim.

"Öyle mi?"

"Evet." evlatlıklar demem gerekiyordu.

Başını hafifçe eğdi. "Evlatlıklar mı?"

"Sayılır." dedim şaşkınlıkla ona dönerken. Bunu nerden bildi ki? Duymuş olabilirdi ama o zaman evlatlık olduklarını baştan bilirdi. Ha gerçi ben kardeşim olduklarını inkar etmeden önce direkt kardeşlerim diye bahsetmesi gayet normaldi.

Bu kez gülümsedi. "Sayılır?" neredeyse sırıttığının farkında mı acaba?

"Uzun hikâye." dedim bacaklarımı öne doğru uzatıp gerdim. Biraz oturunca hemen tutulmuşlardı.

"Ben uzun hikâyeleri severim." dedi.

"Ben anlatmayı sevmem." dedim omuz silkerek.

Adam güldü. Adam, hakikaten ismi neydi bunun? Ses tonu ve konuşması fazla imalıydı. Benim bilmediğimi düşündüğü bir şey saklıyordu orası kesin. Muhtemelen vampir olduğunu bilmiyorum sanıyor. Ama hiçbir şeyini değilse de bu hızı fark etmediğimi mi düşünüyordu?

O değil de kokusu çok güzeldi. Islak toprak, yağmur ve yosunun karışımı. Vampirler böyle mi kokuyordu? Bir an

bunların arasında farklı bir koku fark ettim. Metalik, demirin tadı ağzıma gelir gibi olunca emin oldum. Bu kandı.

Öğürme refleksime engel olmaya çalıştım. Etrafımdaki sesleri daha net duyuyordum. Bir anda duyularım keskinleşti. Şelale, akan su, böcekler, kalp atışlarım, nefes seslerim, rüzgar derken ruhumun içine bakan gözlerle tekrar karşılaştım. Adamın bakışları tekrar boynuma kaydı.

Tamam. Vampir. Bundan emindim.

Ama bunu ona söylemeye niyetim yoktu.

"Adın ne?" diye sordum konuyu dağıtmak için. O keskin odaklanma duyum kapanmıştı.

"Ethan." dedi. Bana fazla yakın durduğunu yeni fark ettim.

"Sadece Ethan mı?" dedim soyadını kast ederek.

"Şimdilik." dedi biraz geri çekilerek ama bir yandan kafasını hayır anlamında sallaması gözümden kaçmadı. Bunun anlamı ne? Soyadı hakkında bir şeyler mi vardı?

"Kendini gizemli göstermeye mi çalışıyorsun?" dedim takılarak.

"Hayır." dedi bariz bir gerginlikle. Onu gerdim mi? İşte şimdi üstünlük bende.

Biraz üstüne gidelim.

"Başarılı oluyorsun." dedim ona doğru biraz yaklaşarak. Ethan'ın çatlak gülümsemesi genişledi. Galiba kazara hoşuna giden bir hareket yaptım. Belli ki eğleniyordu. Beni dikkatle incelemeye devam etti.

"Buraya neden geldin?" sadede geldik demek.

"Ormanda yürüyordum."

"Tek başına?" gruptan bahsetmenin sırası mıydı acaba? Gerçi onlardan uzaktık.

"Evet." dedim. Şuan o da biraz benim üstüme eğildiği için ikimiz de dik durmuş ve eşit pozisyondaydık.

"Tehlikeli." dedi. Gözlerini boynuma kaçırmamak için savaşıyordu.

"Sen de tehlikeli misin?" dedim.

Soru ağzımdan çıkar çıkmaz sustu.

Ethan'ın gözlerinde kısa bir parıltı gördüm.Gözbebeklerinin gerçekten büyük olduğunu yeni fark etmiştim.

"Ne düşünüyorsun?" dedim.

"Hiçbir şey." dedi bir tık geri çekilerek.

"Yalan." geri çekildiği her an üzerine gitmeye devam etmek alışkanlıktı. Biriyle tartışırken hep böyleyimdir.

"Sen insanlara böyle mi yaklaşıyorsun?" dedi tekrar bana dönerek. Kendinden bahsediyorsa benim bildiğimi bilmiyor demektir.

"Nasıl?" dedim anlamazlıktan gelerek.

"Onları sorgulayarak." dedi. Gözleri bir sinsilik parıltısı barındırıyordu.

"Yalnızca ilgimi çekenleri." dedim. Ve insan olanları. Ama bu şu an önemli değil.

"Ben ilgini çektim demek." evet ama yine de seninle yalnız olmayı tercih etmezdim.

"Oldukça." dedim. Sanki daha az sohbete meyilli olmam lazım.

Bana doğru yaklaştı. Bu kez hareketini gördüm. Ama yine de insan hızından fazla hızlıydı.

"Sen de benim hakkımda bir şeyler düşünüyorsun." dedi yaklaşarak.

"Çok şey." dedim ayağa kalkarken.

"Ne düşünüyorsun?" dedi, o da kalkmıştı.

"Henüz karar vermedim." dedim ellerimi arkamda birleştirip çalılara doğru yürürken.

"Vampir olduğumu düşündüğünü söylemeyecek misin?"

Bir an sustum. Bunu söylemesine şaşırmıştım. Ama yüzümde belli etmedim. Hemen çalılıktaki böğürtlen meyvelerinden alıp ağzıma attım. Duyuldu atmak işe yaramaz muhtemelen ama denemeye değer.

Ethan şaşkınlıkla bana baktı. Yanıma çömeldi. "Ne yapıyorsun?" dedi. Sesi hayal kırıklığı doluydu. Modu neden bir anda düşmüştü ki.

"Böğürtlen." dedim çiğnediğim için çok konuşamıyordum.

"Şimdi mi?" niye olmasın? Ne zaman yiyelim istersin? Gerçi vampirler kan içiyorsa insan gıdası yemez herhalde. Ona ikram edeceğimi bildiği için mi gergindi yoksa. Ama gergin değil sadece üzüntü ve hayal kırıklığı karışımı bir şey vardı sesinde.

"Evet." Bir tane daha koparıp ağzıma attım. Ekşiydi. Yüzümü buruşturdum.

"Berbat." Ethan bana bakıyordu.

Bir tane daha kopardım. Ethan'ın yüzündeki ifadeyi görünce bir tane ona uzattım. "İster misin?" Böğürtlene baktı. Sonra bana. Ye de görelim hadi.

"Sen gerçekten garipsin." dedi kısık sesle. Her sözden sonra sesi daha da hasta gibi geliyordu.

"Teşekkür ederim." dedim bir avuç dolusu ekşiliyi ağzıma dayarken. Böğürtleni aldı. Bir süre elinde tuttu.

Sonra yedi. Yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. "Fena değil."

"Yalan." kesin tadını alamıyordu.

"Kesinlikle." dedi gülerek. İkimiz de güldük.

O esnada Ethan'ın beni mühürlemeden önce tanımaya karar verdiğini bilmiyordum. O da benim onun ne olduğunu çoktan kavradığımı bilmiyordu. İkimiz de birbirimiz hakkında diğerinin sandığından çok daha fazla şey biliyor, sandığımızdan ise çok daha azını biliyorduk. Ve şimdilik ikimiz de bunu böyle bırakmaya razıydık.

Muhtemelen beni beğenmişti. Hatta bundan fazlası da olabilirdi. Bakışları bunu fazlasıyla belli ediyordu. Ama başka bir şey daha vardı. Ethan benim hakkımda bir şey anlamaya çalışıyordu. Sanki ağzımdan yanlışlıkla bir kelime kaçırmamı bekliyordu.

"Sen Jacobs'larla geldin." Bir anda konu değişti. Böğürtleni hala çiğnediği belliydi. Yutamıyordu ya da tadı kötü olduğu için tükürme fırsatını bekliyordu.

"Kim?" dedim yine salağa yatarak. Bu numaraları hiç mi anlamıyordu?

"Kurtlar."

"Onlara öyle mi diyorsunuz?" ne garip bir lakap, bir aile için, niye öyle diyor acaba, belki de aile arması falandır, değil mi? Ben bilmiyorum sonuçta bir şey.

"Sen nasıl diyorsun?" diye sordu, cidden numaramı yutuyordu.

"Henüz bir şey demiyorum." dedim şelaleye tekrar dönüp elimi ve ağzımı suyla yıkarken.

"Onlardan korkuyor musun?" niye ben sen miyim?

"Hayır. Neden korkayım ki gayet iyi insanlar." çünkü ben onların insan olduğunu sanıyorum. Bilmiyorum kurt olduklarını gelme üstüme.

"Buna rağmen onların arasında yaşıyorsun."

"Onlarla yaşamıyorum."

"Onların evinde kalıyorsun."

"Bu aynı şey değil. Orası benim evim sayılır. Kiraladım ya hani. Hem neden onları dert edeyim ki? Bildiğin bir şey mi var?"

Ethan başını yana eğdi. "Hiç mühürlenmedin."

Bu kez gerçekten duraksadım. "Ne?"

Mühür ifadesini günlükte görmüştüm. Ama ne anlama geldiğini tam olarak anlamıyordum. İlk iş gidip o paragrafı çözümleyeceğim.

Bakışları gözlerime sabitlendi.

"Hiçbirinin sana baktığında gözleri değişmedi."

Kalbim bir an hızlandı. Demek ki bunu görebiliyorduk. Bir dahakine kurtların gözüne dikkat edeceğim. Ama bu nereden biliyor ki bu kadar emin bundan.

"Sen bunu nereden biliyorsun?" diye sordum direkt.

"Çünkü olmuş olsa anlaşılırdı."

Cevap vermedim. Sonra, "Aşık olmak demek istedin değil mi? Mühürlenmek yani, bir tür yerel deyim filan herhalde." dedim yine anlamazlıktan gelerek.

Ethan ise sanki küçük bir bulmacayı çözüyormuş gibi devam etti.

"Yani onlardan biri değilsin." soruma cevap ver.

"Değilim." dedim ağzımı kazağımın eteğine silmeyi bırakırken.

"Ve olmayacaksın."

"Muhtemelen. Yani bilemeyiz, nerden bileyim ki nolucağını. Her an herkes herkese aşık olabilir. Belki ben birine, mühürlenirim." iyi kıvırdım. Aklımı okusa bile anlayamaz artık. Gerçi zaten bir şey anlayacağı yok gibiydi.

Yüzündeki ifade değişti. Çok kısa bir süreliğine gözlerinde memnuniyet gördüm. Sanki beklediği cevabı almıştı. Bana doğru eğildi. "İlginç."

"Nesi?" dedim az kalsın bana değen suratından uzaklaşırken.

"Hiçbir şey."

"Söylesene be." sadede gel artık.

Bu kez o sustu. Önemli bir bilgiyi vermekten vaz geçmişti anlaşılan.

Sonra güldü. "Belki."

Şelalenin sesi arasında birbirimize bakmaya devam ettik. Ethan'ın kafasından ne geçtiğini bilmiyordum.

Ama onun açısından tablo basitti.

Kurtların arasından gelmiştim. Onlardan biri değildim.

Hiçbirine mühürlenmemiştim.

Ve muhtemelen hiçbirine mühürlenmeyecekti.

Belki de ilk defa karşısındaki kişinin kendi eşi olabileceğini düşünüyordu.

Ben ise onun neden bana avına bakar gibi baktığını anlamaya çalışıyordum.

"Bir şey söyleyecektin." dedim tuhaf sessizliği bölerek.

"Evet." dedi gereksiz bir ciddiyet takınarak.

"Ne?" dedim sabırsızlanıyordum artık.

Ethan birkaç saniye gözlerime baktı.

"Henüz değil."

"Niye?" bağırmamak için zor durdum. Beni deli ediyordu resmen. Boş boş bakmayı kes de zamanım gitmesin bari!

"Seni biraz daha tanımak istiyorum."

"Bu mu?" tamam, söyleme bakalım ne saklıyorsan, kokusu çıkar yakında.

"Evet." dedi. Sanki yalan söylemiyordu. Evet doğruyu söylüyor. Cidden bu mu yani? Niye söylemedin baştan.

"İnsanları tanımak için önce onlara yemek gibi bakman gerekiyor mu?"

Ethan'ın gülümsemesi bir anda kayboldu. Sonra kahkaha attı.

"Fark ettin." dedi. Sanki ben ona tavuk dürüm görmüş sokak kedisi gibi bakıyordum.

"Çok zor değildi." öyle olduğunu düşünüyorsan bunca zaman kimse nasıl bu hareketlerini fark etmemiş şaşarım.

"Sen ne kadarını anladın?" neyi kast ettin tam olarak?

"Yeterince." ucu açık ifadeler günü kurtarır.

Bir an birbirimizi izledik. Sonra gözüm yan tarafa kaydı. Kai geliyordu. Ethan'ı fark etmiş olacak ki aniden koşmaya başladı. Vampire benzer bir hızla yanımızda bitti.

Kai'ın yaklaşmasını beklemeden Ethan'a baktım. Az önceki o rahat tavrı bir anda değişmişti. Gözleri Kai'ye döndü ve yüzündeki eğlenceli ifade silindi. Umarım bir kavga çıkmaz.

Kai ise doğrudan Ethan'ın yanına geldi. Koşmasına rağmen nefes nefese değildi. "Buradasın." dedi bana bakıp. Birinin gelip beni kurtarmasını bekliyordum evet ama Ethan zararsızdı anlaşılan ve şu an Kai'nin gelmesi hiç iyi olmadı.

Ethan başını hafifçe kaldırdı. "Evet."

Kai önce ona, sonra bana baktı.

"Onu sen mi getirdin?" dedi tekrar Ethan'a dönerken.

"Hayır." Ethan'ın cevabı fazla sakindi. Kai'nim gereksiz tansiyon yaratıyor gibi görünmesine neden oluyordu.

"Kendisi geldi." dedi devam ederken.

Kai'nin kaşları çatıldı. Zaten çatılmıştı ama o öfke kabarmasını kesinlikle belli ediyordu.

"Buraya yalnız mı geldin?" diye bana sordu.

"Evet." dedim sakince.

"Neden?"

"Haritayı takip ediyordum."

Kai'nin bakışları bir an Ethan'a kaydı.

Sonra tekrar bana döndü.

"Ne haritası?"

"Eski bir harita." haritayı ağzımdan kaçırdım ama sıkıntı değil. Ormanın haritası derim.

"Evin içinde mi buldun?"

"Hayır. İnternetten bakmıştım. Şelaleyi görmeye geldim." zaten oradan bulmuş olsam da söylemezdim.

Cevap verirken Ethan'ın gözlerinin üzerimde olduğunu fark ettim. Sanki konuşmamızı değil, benim nasıl konuştuğumu izliyordu.

Kai bir süre sustu. Sonra, "Bir şey olmadı, değil mi?" dedi endişeyle.

"Ne olacaktı?" dedim merakla. Zaten iyi olduğumu görüyordu.

"Hiç." dedi. Böyle kestirip atması sinir bozucuydu.

Ethan araya girdi. "Gayet iyi vakit geçiriyorduk." dedi. Hala çok sakin ve hatta nispet yapıyor gibiydi. Ne alaka anlamadım.

Kai ona baktı. "Öyle mi?"

"Öyle." hala neyi sorguluyorlardı. Anladım bana çaktırmak istemedikleri bir şey yüzünden şifreli ve kısıtlı konuşuyorlardı. Neyle ilgili olduğu tabii ki belliydi ama onlar benim bildiğimi bilmiyordu.

"Ne konuşuyordunuz?" dedi bu sefer Kai, yüzü normal bir hal almıştı.

Ethan'ın ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Tanışıyorduk."

Kai'nin yüzündeki ifade bir anda değişti. Bana baktı. "Tanıştınız yani." bir sorun mu var? Zaten bunu tahmin etmeliydi başka napıcaktık?

"Evet." dedi Ethan.

"İyi." dedi Kai arkasına dönerken. Bu 'iyi' hiç de o anlamda söylenmemişti.

Ethan bunu fark etmiş olacak ki gülümsedi. "Endişelenme."

"Endişelendiğimi söylemedim." dedim ona dönerek.

"Yüzün söyledi." dedi sırıtarak. Sanki sadece gülmeye çalışıyor ama istemsizce sırıtıyor gibiydi.

Kai'nin gözleri hafifçe kısıldı. "Senin yüzünden pek bir şey anlaşılmıyor."

Ethan güldü. İkisi arasında benim anlamadığım bir şey dönüyordu. Sanki birbirlerini daha önce görmüşlerdi. Ya da en azından birbirleri hakkında benim bilmediğim şeyler biliyorlardı.

"Sanki öpüşecek gibisiniz aradan çekileyim mi ben?" dedim ortama ufak bir gürültü bombası bırakarak.

Kai bir şey diyecekti ki sustu. Ethan'a baktı. Ethan da ona baktı. Kai cevap vermeden önce Ethan konuştu.

"Çok naziksin."

"Öyleyimdir." sadece şaka yaptım ama Kai neden utanmış görünüyor?

"Belli." dedi gülerek. Kai hala konuşmuyordu.

"İkiniz de susun." dedi sessizliğini bozarak.

"Bak utanıyor." Ethan bir dur sen istersen onun üstüne sadece benim gitmem doğru olur.

"Ben de öyle düşündüm." yine de ona katılmaktan kendimi alamadım.

Kai Ethan'a baktı. "Seninle sonra konuşacağım."

"Tabii." dedi Ethan gülümsemesini daha da genişletirken.

Kai bana doğru bir adım attı.

"Bizimkiler seni arıyor."

"Ne kadar zamandır? Hem niye arasınlar ki, telsiz yankmda çektiğine eminim. Aha bak çekiyor. Ben demiştim de şelaleye gittiğimi."

Tabii ki de aramıyorlardı. Kai zaten buraya gittiğimi onlara sorup öğrenmiş olmalıydı. Hemen beni buradan uzaklaştırmak için bahane uyduruyordu. Zaten gidecektim o yüzden üstelemeyeceğim.

"İkiniz kavga etmeyi seviyorsunuz galiba." dedim. Cevabımdan beri Ethan'la Kai pis pis bakışıp duruyordu. Donmuşlar mıydı ne?

"Hayır." dedi Kai.

"Evet." dedi Ethan aynı anda.

Kai ona ters ters baktı. Ethan yine gülümsedi. Sonra Kai'nin yüzündeki ifade değişti. Ethan'a biraz daha yaklaşıp sesini alçalttı.

"Bir şey oldu mu?"

"Hayır."

"Kesin mi?"

"Kesin."

Kai'nin bakışları bana kaydı. Dediğini duymamış gibi yapayım en iyisi zaten fısıldaştığına göre ne konuştuklarını söylemeye niyeti yoktu.

"Ne oldu?" dedim öylesine.

"Hiçbir şey." Yine aynı cevap. Bıktım.

"Bugün herkesin kelime hazinesi üç kelimeye düştü galiba."

Ethan güldü. Kai ise başını iki yana salladı.

"Sen gerçekten garipsin."

"Bunu bugün ikinci kez duyuyorum."

"Kim söyledi ilkini?"

"Ethan."

Kai'nin yüzü bir anda ciddileşti.

"Ethan mı?" yine ne var ne bu ciddiyet?

"Evet." dedim tekrar.

Ethan hiçbir şey demedi. Kai'nin bakışları kısa süreliğine onun gözlerine takıldı. Sonra başını çevirdi.

"Her neyse." Bir an sessizlik oldu.

Sonra Ethan bana döndü. "Tekrar görüşürüz sonra."

"Muhtemelen."

"Umarım." Bu kelimeyi söylerken gözleri tekrar büyüdü. Bir anlığına bunun garipliğini fark ettim.

Tamzin'in kitabında yazanları hatırladım.

Vampirlerin gözbebekleri büyük olur.

Ama henüz bunun nedenini bilmiyordum. Doğal hali öyle sandım ilk başta ama az önce büyüdüpüne göre normal hali küçüktü değil mi?

Bunu da araştırmam gereken şeyler listesine ekledim. Ethan arkasını dönüp ormanın içine doğru yürüdü. İki adım gidince hemen bir çırpıda kayboldu. Kai yanımda kaldı.

"Ethan'ı nereden tanıyorsun?"

"Yeni tanıştım."

"Ne konuştunuz?"

"Bir sürü şey."

"Ne gibi?"

"Sen niye bu kadar merak ettin?"

"Merak etmedim."

"Yalan." Kai güldü.

"Tamam."

"Bir de bana sürekli mühürlerden bahsediyordu."

Kai'nin yüzü yine değişti. "Ne dedi?"

"Hiçbir şey anlamadım."

Bu kez gerçekten rahatladı. "İyi."

"Sen de aynı şeyi söylüyorsun."

"Çünkü gerçekten anlamaman daha iyi."

"Niye?"

Kai bir süre düşündü. "Çünkü bazı şeyleri öğrenmek için zamanı gelmesi gerekir."

"Bu yaşlı insanların söylediği türden bir laf."

"Ben de yaşlıyım."

"On yedi yaşındasın."

"Çok şey gördüm."

"İki gün önce tanıştık ve şimdiden yaşlılık krizine girdin."

Gülümsedi. "Gel. Geri dönelim."

Arkasından yürümeye başladım.

Şelaleye son kez baktım. Kayaların arkasındaki gizli kapıyı düşünüyordum. Cebimdeki anahtarın ağırlığını hissettim. Ve Ethan'ın son bakışını. Bir şeylerin ortasına düşmüştüm. Sadece henüz ne olduğunu tam bilmiyordum.

•••••

|Vampirin gözbebekleri hep büyüktür.|

|Kurtların göz renkleri değişiyor. Bir mavi bir kırmızı.|

|Vampir sizi ısırırsa mühürlenirsiniz. Sizi hisseder, takip eder, sen bilmeden hemde.|

|Şelale çok gürültülü ve arkasında bir fıçıcık(?) var.|

|Kurtlar her zaman dönüşebilir.|

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.