O gün pikniğe dönerken hiçbir şey konuşmadık. Ama ev dönüşümüzde Kai bilerek beni kafilenin gerisine çekti ve konuştu. "Bir daha tek başına ormanın içine girmeyeceksin." Kolumu ondan kurtarıp göğsünden ittirdim. Pek etkili olmasa da tepkimi görünce kendiliğinden çekildi. Yüzüne baktım.
"Bir daha çocukmuşum gibi çekiştirme beni bu bir." dedim sinirle. Çok fazla sinirli değilim aslında ama haddini bildirmezsem daha ileriye gideceği belliydi. "Düşündüğün için sağol ama nereye kiminle gittiğim seni ilgilendirmez."
Elini ne diyeceğini bilemez halde kaldırdı ve sonra kafasına götürüp gergince kaşıdı. Nihayet yüzüme baktı, bu sefer sadece endişe gördüm. "Bak özür dilerim öyle davranmak istemedim aslında. Orman vahşi hayvan kaynıyor ve kaybolursan bulmak imkansız sayılır. Kimse tek başına gitmemeli."
"Anlıyorum, sorun değil, hem sizinkilere falan da haber vermiştim ben sıkıntı yok yani." dedim ve önüme döndüm. Nerdeyse bir salyangoz ayağımın altında kalmıştı. Duraksayıp üzerine basmadan geçtim.
"Ethan'la ne konuştunuz? Sadece merakımdan soruyorum." dedi birden. Konuşma bitti sanmıştım ve nerdeyse Ethan hakkında bir şey sormadığına şükredecektim. Niye böyle oldu şimdi.
"Hiç. Öyle, tanıştık falan, senin neyin oluyor?" dedim. Belki bağlantıları olduğunu ima etmem onu rahatsız eder ve konuşmayı kısa keser.
"Tanıdık sadece görüşmüyoruz pek. A kardeşlerin seni bekliyor." dedi çıktığımız yokuşun ilerisini işaret ederek. Aramız bayağı açılmıştı ve benimkiler durup beklemiş belli ki.
Elimle bir dakika der gibi yaptım ve kafalarını salladılar. Hızlıca çıktım ve yanlarına geldim. Bir daha da Kai ile konuşmadık.
Ertesi gün pazartesiydi. Çocuklar okulun ilk gününde, Kai de oradaydı. Kimse beni şelaleye yeniden tek başıma giderken durduramayacaktı.
Ethan dışında.
"Seni tekrar göreceğimi biliyordum." dedi kayaların üstünden bana bakarak. Şelalenin etrafında sık sık takılıyordu belli ki. Şimdi aklıma geldi de ya ona ait bir yerse bu geçit. Gizlice araştırma planıma çomak sokardı.
"Tünaydın. Hep buralardasın belli ki." dedim ve şelalenin kayalarından birine oturdum. Tam oturmalık yer yapılmış gibiydi. Ethan dümdüz aşağı atlayıp yanımda dikildi. Sanki aşağı atlarkdn hız yapamıyordu.
"Hangi rüzgar attı seni buraya?"
"Ormanı gezmeyi seviyorum. Şelaleyi tekrar görmek istedim. Sen burada napıyorsun?" dedim ve gelip yanıma oturdu.
"İşim gücüm yok dolanıyorum etrafta işte."
"Okulun yok mu senin?"
"Var, ha yani yok. Okumuyorum, lise geçen sene bitti. Boşum bu aralar."
"Bir ara kasabaya gelsene o zaman. Oraları biliyorsan senle daha iyi vakit geçiririz. Ben birkaç yolu ancak ezberledim şimdiye kadar." Kasabaya gelme fikri onu rahatsız edecek mi diye yüzüne baktım. Pek rahatsız gözükmedi ama düşünmesi uzun sürdü. Çaktırmadan tenini ellemek için bir yol aramam gerektiğini düşündüm. Dokusunu merak ediyordum.
"Olur, tabii yani. Ee şey yarın nasıl mesela? Ya da bugün, biraz oturalım sonra gidip tavukçuda yemek yeriz." bunu dedikten sonra sanki korkunç bir hata yapmış gibi yüzünü ekşitti ama anında ifadesini zorla düzeltti. Takip etmesem şuanda nedenini tam bilmediğim bir şey için cebelleştiğini anlayamazdım. Ses tonu çok sabitti.
"Tavukçu var değil mi? Nora Gibson ve kardeşi işletiyor. Alex Gibson'ın eşiydi herhalde." dedim dikkatini konuya çekmek için. Hemen düzeldi ve yüzündeki normal ifadeden rahatladığı belli oluyordu. Fazla gergin ama nedenini kısmen bildiğim için anlıyordum.
"Nora mı? Evet, bandana takan kısa saçlı bir kadındı. Alex'ten 14 ay büyük. Çocukları yok." dedi ve birden verdiği gereksiz ayrıntılara mı takılsam yoksa bunları nerden bildiğini mi sorsam bilemedim. Sormanın bir anlamı yoktu. Buralarda yaşıyor yani bilmesi doğal.
"Herkesi tanıyorsun herhalde. Evet oydu-" Konuşurken ona baktığımda bana bakışları kanımı dondurdu. Suratımın beyaza dönüşünü hissedebiliyordum. Hemen kendimi toparladım ve devam ettim. "Şey ben aslında buraya başka bir şey için gelmiştim. Burada bir gizli geçit var. Anahtarı da bu olmalı. Nasıl açılır bir fikrin var mı?"
Bir cebimden çıkardığım anahtara baktı, ben de ona baktım. Sonra aynı anda kafalarımızı kaldırıp birbirimize baktık. Tüm bunları neden kötü bir zamanda itiraf eder gibi söyledim bilmiyorum ama bakışları beni fena korkutmuştu. Panikledim ne yapayım?
"Ah evet biliyorum. Bak bu taşın altında bir sandık olacaktı. Onu açıyor olmalı. İçinde nolduğunu ben de merak ediyorum. Hadi bakalım." dedi ve ikimiz aynı anda gösterdiği taşa doğru yürüdük. Bana dönüp dur işareti yaptı. "Şey sen dur ben kaldırırım."
Tabii ki de kaldırır. Güçlü olduğuna adım kadar eminim ama şimdi ben onun bu anormalliklerine çok fazla kayıtsız kalırsam şüphelenir mi? Belki bir yorum yapsam sadece. Ben hala düşünürken kaldırıp kenara koydu bile. En azından zorlanmış numarası yapsa bari. Bunlar anormalliklerinin farkında değil mi yoksa umursamıyorlar mı? Yoksa erkek olduğu için bu kadar güçlü olmasını normal zannedeceğimi mi düşünüyor? Bu erkeklerin gereksiz özgüveni yok mu?
"Yerinden oynamıyor gibi, kırmayalım bence zorlayarak. Anahtarı getir dene önce." demesiyle düşüncelerimden sıyrılıp cebime koyduğum anahtarı tekrar çıkardım ve gerçekten kilide uymuştu. Ufak sandıktan çıkan şey bir kolmuş. Ne olduğunu hemen anladım. Kolu çekip açamayınca Ethan'a baktım ve o çoktan kendisi açmak için uzanmıştı.
Şelalenin suyu şaşırtıcı derecede sessiz bir mekanizma tarafından ileriye doğru akıtılarak bize suyun geçtiği yeri açtı. Arkasının delik olduğu hiç belli olmuyormuş. Altına girip nasıl bir şey olduğuna baktım. Şemsiye gibi çıkan kaya parçası suyun biraz daha öne akıp altına gelmemesini sağlıyordu. Çok basit ama etkili.
"Basit ama bayağı etkili bir sistem. Ne zaman yapılmış acaba?" Ethan tam benimle aynı şeyleri düşünüyormuş.
"Ben de aynını düşünüyordum. Şuna baksana, içeri gireceğim ben." Dedim girişe ulaşmak için ve biraz suyun yaptığı akıntının ardından baktım. Hiç bir şey görünmüyor ama yine de güzeldi. İçeriye girdim ve, bomboş, kapalı bir oda, içerisi temiz sayılır, toprak zemin, ışık mışık hiçbir şey yok, karanlık, taştan duvarlar, sanki içerisi oyularak yapılmış yapay bir mağara gibiydi. Biraz oyalanıp çıktık.
Şelalenin arkasındaki odadan çıktığımızda Ethan birkaç saniye hiçbir şey söylemeden suyun eski haline dönmesini izledi. Kolu çektikten sonra mekanizma yeniden çalışmış, su ağır ağır öne doğru kayarak geçidi tekrar gizlemişti.
“Bunu kimseye söylemeyeceksin, değil mi?” diye sordu.
“Ha, yok. Söylemeyelim bence, ikimizin gizli yeri olsun. Taşı da sen yerine koyarsın.”
“Ben de söylemem o zaman.” dedi ve gülümsedi. Taşı koyduktan sonra kayaların üzerinden aşağı atlayıp patikaya geçti.
“Kasabaya gidiyorduk, değil mi?” dedim tekrar.
“Evet.” dedi önüme geçip öyle devam ederken. Sonra durup benim arkada kaldığımı fark etti ve yanıma yaklaşıp öyle yürümeye başladı.
“Gerçekten tavuk yiyecek miyiz?” dedi endişeyle. Tabii ya, vampirler insan yemeği yemezler ki o yüzden böyle yapıyor.
“Sen istemedin mi?” dedim ayak uydurmam gerektiği için.
“İstedim.”dedi kötü bir yalancıydı.
“Az önce yüzünü gördüm ama.” Ona biraz takılmak fena olmazdı.
Ethan'ın yüzünde kısa bir kasılma oldu.
“Nasıl bir yüz?”
“Pişman olmuşsun gibi.” Fazla mı ileri gidiyorum acaba?
“Yok. Sadece... tavuk düşününce heyecanlandım.”
“Tabii.” İnanmadığımı anlamış olacak ki gergince güldü. Ormana doğru yürümeye başladık. Şelaleden kasabaya giden yol düşündüğümden uzundu. Patika önce ağaçların arasından kıvrılıyor, sonra yavaş yavaş genişleyerek eski toprak yola bağlanıyordu. Hava soğuk değildi ama rüzgâr arada bir vurup üşütüyordu.
Ethan yanımda yürüyordu. Bazen önden gidiyor, sonra benim hızımı fark edip yavaşlıyordu.
“Yirmi yaşındasın, değil mi?”
“Evet.” dedim aniden sorduğu soruyla kafam karışmıştı. Yine bir sohbet başlıyor.
“Çocuklarla yaşamak nasıl?” diye sordu bu sefer. Ha çocukları meram etmiş.
“Sandığından daha zor.” dedim. "Aslında ikisi de yetişkin sayılır beni çok zorlamıyorlar. Ama işte mental yükü var ya o çok zor."
“Onları sen mi büyütüyorsun?” dedi daha anlayışlı bir ses tonuyla.
“Büyütmek biraz iddialı olur. Daha çok onlara göz kulak oluyorum.”
“İşe yarıyor mu?” Şüphen mi var?
“Evet, şimdilik.”
“Lexina senden çok bahsediyor mu?”
Ona baktım.
“Lexina'yı nereden biliyorsun?”
“Dün gördüm sadece.”
“Çok dikkatli gözlemliyorsun.” Bizi gözetlemiş bu anlaşıldı. Onu yakın tutmaya devam etsem iyi olacak.
“İnsanları gözlemlemeyi severim.” Belli oluyor evet.
“Belli.” dedim aynı düşündüğüm gibi dile getirerek. Bir süre daha sessizce yürüdük.
“Sen neden Blackpine'a geldin?” diye sordu. Bir susta düşüneyim.
“Biraz değişiklik istedim.” Ve sorunlu ebeveynlerinin çocukları bulmasını istemediğim için.
“Bu kadar mı?” İkna olmadın demek.
“Bu kadar.” dedim kesin bir tonla.
“Hiç ayrıntı vermiyorsun.” dediğinde sesindeki eğlenmeyi fark ettim. Bana takılıyordu.
“Sen de vermiyorsun.” dedim. Öylesine dedim neyden bahsettiğimi bende bilmiyorum.
“Benim hayatım sıkıcı.” Vampir olarak gizli yaşamın hakkındaki hikayelerini duymayı çok isterdim oysa.
“Buna inanmıyorum.” Dedim direterek.
Ethan bana bakıp hafifçe gülümsedi.
“Belki de sen fazla meraklısın.”
“Belki.” Hem meraklı hem de akıllıyım, çok şey biliyorum ve senden bir adım öndeyim sayılır. Ayağını denk al çocuk.
Yolun sonunda ağaçlar seyrekleşmeye başladı. Evlerin çatıları görünür hale geldiğinde Ethan ellerini cebine soktu.
“Kasaba küçük.” dedi yine boş bir lafla sohbet başlatmaya çalışıyordu.
“Fark ettim.” dedim tanıdık bir işaret arayarak yönümü bulmaya çalıştım.
“İnsanlar birbirini tanıyorlar.” Tahmin edeyim en çok insanı sen tanıyorsun değil mi?
“Bu iyi bir şey mi?” Hani kurtlar ve vampirler gibi iki doğaüstü türün götle don gibi yaşaması, muhtemelen iki de bir kavga ediyor olmanız falan.
“Bazen.” Niye bazen iyi niye bazen kötü onu da açıklasana.
“Bazen de değil yani?”
“Özellikle yeniysen değil.” Topu neden bana attın şimdi? Ne ima ediyorsun açık konuş.
Kasabanın ilk evlerinin arasına girdiğimizde birkaç kişi bizi fark edip selam verdi. Ethan da başını eğerek karşılık verdi. Ben etrafıma bakarken ileride dükkânların olduğu küçük caddeyi gördüm.
“Şurası mı?” dedim işaret ederek.
“Evet.” dedi hemen ama başka yere bakıyordu.
Tam o sırada karşı kaldırımdan Black çıktı. Geldi mavi gözlüm işte. Unutma Mia o sahipli. Ama bakmaktan da zarar gelmez değil mi? Bizi görünce yürüyüşü yavaşladı. Bakışları önce bana, sonra Ethan'a kaydı.
“Ethan.”
“Black.” İlk ismiyle hitap etmesi tuhaf, babamız yaşında diyebiliriz sonuçta.
Ses tonları normaldi ama hafif bir ima vardı yine de. Black bana döndü.
“Kasabaya alışabildin mi?” Konuyu değiştireceksin demek.
“Yavaş yavaş. Ethan da yardımcı oluyordu.”
“İyi.” dedi uzatmadan. Sonra Ethan'a baktı.
“Senin burada ne işin var?” Dedim ga bana yardım ediyor diye.
“Acıkmıştım.” Dedi Ethan ama ses tonu kelimenin sonuna doğru öyle bir hal aldı ki dediğine pişman olduğunu hissettim. İçimde kötü bir his var.
Black kaşını kaldırdı. "Acıkmıştın.” Sonunu az uzatmış ve soru sorar gibi söylemişti.
“Evet.” dedi Ethan gergince. Şimdi aklıma geldi, o bir vampir, acıkmıştım deyince tavuk yemeye gideceğimizi kastetmişti ama Black'in bunu alay veya tehdit gibi algılayacağını hesaba katmamıştı. Muhtemelen sadece kan tüketiyorlar.
Black birkaç saniye onu süzdü. “Anladım. Size kolay gelsin o halde.”
Tam o sırada Black'in bakışları sokağın diğer ucuna kaydı. Yüzündeki ifade değişti. “Zacharia geliyor.” Bir an tedirgin gibiyken bir an başka bir şey hatırlamış gibi rahatlama ifadesi gördüm. “Ben dükkâna geçiyorum.” dedi ve hızlıca yürümeye başladı.
“Sonra görüşürüz,” dedim arkasından.
Black arkasına dönüp bana hızlıca ve kısa bir gülümseme verdi. “Görüşürüz Mia.” Benim için endişelenmiyorsa sorun yok demektir değil mi?
Birkaç saniye sonra Zacharia yanımıza gelmişti. İlk dikkatimi çeken boyuydu. Ethan'dan belirgin şekilde daha uzun, omuzları geniş ve gövdesi fazlasıyla iri yarıydı. Hafif koyu teni bulutlu karanlık havada daha da belirgin görünüyordu. Kısa koyu renk saçları vardı. Ama yüzünde en çok gözleri dikkat çekiyordu.
Mavi. Açık, soğuk bir mavi. Grnel hissiyatı çok kötüydü, mavi gözleri dahi gözümdeki yerini yumuşatmaya yetmiyordu. Yanımıza geldiği Ethan'ın yüzündeki ifade tamamen değişmişti.
Bir şeyler ciddi ama aynı zamanda rahatlar anlamıyorum.
“Ethan.” Zacharia'nın sesi sertti. Tamam cümleye bu denli sert bir tonla ve yalnızca ismini söyleyerek girmesi yeteri kadar ipucu veriyordu.
Ethan ona baktı. “Zacharia.”
“Senin burada ne işin var?” Ethan madem gelmen yasak niye geliyorsun?
“Yürüyorum.” İzni var mı yok mu varsa niye sorgulanıyor yoksa niye bahane üretiyor hiç anlamıyordum.
“Yalnız mı?” Ben varım, yani değil. Peki bu durumu düzeltiyor mu? Ethan bana kısa bir bakış attı. “Hayır.”
Zacharia'nın bakışları bana döndü.
Beni birkaç saniye süzdü. Rahatsız ediciydi ama ifademi bozmayıp bende direkt onun gözlerine baktım. Biraz sonra yeniden Ethan'a baktı.
“Onu buraya neden getirdin?” Kendim gelmiş olamam mı? Hani kasabanın içindeyiz isteyen herkes istediği gibi gelebilir ve bu normaldir ya.
“Getirmedim. Kendisi geldi.”
“Bunu sormadım.”
"Galiba bana soruyordu. Ethan'ı ben getirdim. Demek istediğin bu muydu? Eğer buysa sorun ne öğrenmek istiyorum." Araya girmemle gözlerin hepsi bana döndü. Ethan açıkça rahatsız olmuştu. Zacharia'nın ilgisini üzerimde istemiyordu. Endişelenmişti.
Ethan'ın çenesi hafifçe sıkıldı.
“Sesini alçalt.” dedi tekrar Zacharia ile konuşarak. Beni tartışmadan soyutlama konusunda bayağı kararlı.
“Benim sesim gayet normal.” dedi Zacharia. Onu savunmak gibi olmasın da cidden normaldi. Ethan rastgele bir şey söylemişti ki dikkati benden ona geçsin.
“Değil.” dedi direterek.
Zacharia bir adım yaklaştı. “Dün de onunla beraberdin.” Nedense araya girme ihtiyacı duymuştum tekrar. Ben de Zacharia'ya doğru bir adım attım.
Ethan bir an bana sonra yine ona baktı, cevap vermedi.
“Şimdi de buradasın, yine onunla tabii.”
“Evet.” dedi Ethan kafasını oynatarak.
“Ne yapmaya çalışıyorsun?” Galiba konuşma benim duymamam gereken yerlere doğru gidiyor.
“Konuşuyorum.” Evet, gayet makul, izin verirse gidip yemek de yiyeceğiz ve bir vampirin nasıl yemek yiyebileceğini merak ediyorum.
“Onunla?” dedi Zacharia gözleriyle beni işaret ederek. Neyim var tam olarak?
“Evet.” dedi Ethan tekrar.
Zacharia'nın gözleri yeniden bana kaydı. Sonra Ethan'a döndü.
“Bunun iyi bir fikir olduğunu mu düşünüyorsun?” Çünkü niye olmasın?
Ethan'ın sesi soğudu. “Bence senin ne düşündüğün beni ilgilendirmiyor.” Bu ses tonuna bayıldım.
“Beni ilgilendiriyor.” Senin problemin.
“Senin problemin.” Aklımı mı okuyor sanki? Bu ikinci kez düşüncelerime tercüman oluşuydu.
“Ethan.” Zacharia'nın sesinde açık bir uyarı vardı. Ethan da ona aynı sertlikle baktı. “Burada konuşurken bazı şeyleri söylememeye dikkat et.”
Zacharia bir an sustu. “Onun yanında mı?”
“Evet.” dedi Ethan bir adım gelerek.
“Ne zamandan beri bu kadar dikkatli oldun?” Dedi, sesinde bir küçümseme vardı.
“Yeter.” dedi Ethan bıkmış bir sinirle.
Aralarındaki havanın değiştiğini hissedebiliyordum. İkisi de kelimelerini seçiyordu. Bazı şeyleri söylemek istiyor ama benim yanımda söylemekten kaçınıyorlardı. Ben ise hiçbir şey söylemeden ikisini izliyordum. Zacharia tekrar bana baktı.
“Sen Mia'sın, değil mi?” Sormak yeni mi aklına geldi?
“Evet.” dedim kısaca.
“Ben Zacharia.” Biliyorum Kai uzaktan görünce adını söylemişti.
“Memnun oldum.” dedim. Bana cevap vermedi. Yeniden Ethan'a döndü.
“Bunu sonra konuşacağız.” Ethan'ın az önce yumulayan bakışları yine sertleşti. "Konuşacak bir şeyimiz yok.”
“Var.”
“Yok.”
“Var.”
“Çocuk gibi davranmayı bırak.” dedi Ethan ve Zacharia kısa bir kahkaha attı. "Bana bunu sen mi söylüyorsun?”
Ethan cevap vermedi. Kavga edecek haliniz varsa düzgün edin lütfen çok sıkıcısınız. Üstüne bir süre de boş boş bakıştılar. Sonunda dayanamadım.
“Birbirinizi eskiden beri tanıyorsunuz sanırım.” İkisi de aynı anda bana döndü. Ethan'ın yüzündeki sertlik anında kayboldu. “Evet. Biraz.”
Zacharia'nın yüzünde ise hâlâ öfke vardı. Ben kaşlarımı kaldırdım ve biraz öne geldim.
“Bayağı gerginsiniz.” Biraz takılayım da ateşi körüklersem kavga edelerde de belki bir şeyler öğrenirim.
“Yok,” dedi Ethan hemen. “Sadece... eski bir mesele.”
“Ne meselesi?” Ethan cevap vermek için ağzını açtı ama sonra kapattı.
Zacharia da sustu. Birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar. Kimse seni ilgilendirmez falan demediği için şanslıyım. Sonra Ethan birden saatine baktı. “Benim gitmem lazım.” O saat çalışmıyor galiba ama sen bilirsin.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Daha tavuk yiyecektik.” Cidden yani yalnız yemek istemiyorum ve sırf agresif bir kurta denk geldik diye cayamazsın.
“Evet, biliyorum.”
“Ne oldu?”
“Bir işim çıktı.” Saate bakınca ne gördün de işin olduğunu öğrendin?
“Az önce acıkmıştın.”
“Şimdi değilim." Yalan söylerkenki beceriksizliği çok komikti. Biraz daha üsteleyecektim ki nedenini hatırladım ve durdum.
“Ethan?” dedim ama sözümü kesti.
“Sonra görüşürüz.”
“Ne zaman?”
“Yakında.” Yarın de öbür gün de bu kadar da kestirip atmaz insan yani acelen yok biliyorum. Bir anda bana doğru eğildi ve yanağıma kısa bir öpücük kondurdu. Donup kaldım.
Ethan da yaptığı şeyin farkına varmış gibi bir an durdu. Yüzündeki ifade resmen panikti. “Şey... görüşürüz.”
Sonra arkasını döndü. Bir saniye sonra yoktu. Gerçek anlamda yoktu. Sokağın ortasında durduğum yerden birkaç saniye önce yanında duran adamın gittiği yöne baktım. Hiçbir şey. Hızlı olduğunu unutmuştum tabii. Sadece hafif rüzgârla hareket eden ağaçlar ve boş sokak. Bu ağaçlar da güzeller ha. Mevsim kötü halbuki.
Zacharia da Ethan'ın gittiği yere bakıyordu. Yanağımı elimle yokladım.
Az önceki hareketi hâlâ aşmaya çalışıyordum. Aramızda bir çekim vardı ama cidden benden hoşlandığını şuan kabul etmiştim.
Zacharia bana baktı. Bir şey diyecek gibi oldu. Sonra vazgeçti. “Görüşürüz.”
Başını hafifçe eğip o da ters yöne doğru yürümeye başladı. Ben olduğum yerde kaldım. Bugün tavuk yiyemeyeceğimi anlamam birkaç saniye sürdü. Ya da paket yaptırıp çocuklarla yerim. Lexina tavuk seviyor.
•••••
|Bir kurt mühürlenmeden önce gözleri kırmızı olur. Mühürlendikten sonra maviye döner.|
|Vampirler insanları vampire dönüştürebilir. İnsanın kanını içer sonra kendi kanlarını insana içirirler ve bunu üç gün boyunca yaparlar.|
|Kurtlar sadece normal insanlara mühürlenebilir. Bir kurt başka bir kurtla ilişki yaşıyorsa engellenir.|
|Aman tanrım, az önce öğrendim, eğer bir kurdun mühürlendiği insan ölürse kurt formuna dönüşüp taşlaşır ve kendisi de canından olur. Ömrümde böylesine korkunç bir hal görmedim. O adamı severdim. Ölmesi çok üzücüydü. Huzur içinde yatsın.|