İçeriğe geç

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 5 · 9 dk okuma

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 5

5

Fazlasıyla verimsiz, bütün bu boş uğraşlara rağmen oldukça eğlenceli geçen bir hafta olmuştu benim için. Yaklaşan vizeleri görmezden gelip günümü gün etmiştim ama artık sınav stresi burnumun ucuna kadar dayanınca vizeler yokmuş gibi davranmak zorlaşıyordu. Boynuma astığım kameramla bir oyana bir bu yana koşup kendimi yerli yersiz olayların merkezine atmaya bir ara vermem gereken dönemdi bu. Artık sayılı günler kalmıştı öğretmenlerin egolarını üzerimizden tatmin ettikleri, yani vize sınavı haftasına girmemize.

Vize haftasını sevmiyordum, öğretmenler kopya veya türevi şeylere alet olabilir diye kameramı sınavlara sokmama izin vermiyorlar, dolayısıyla canımın bir diğer yarısı kameramdan bir hafta boyunca uzak kalmama sebep oluyorlardı. Pek çalışkan biri olmadığımsa bu vize ve final haftalarından nefret edişimin tuzu biberiydi, okulda ilk senemdi ve şimdiden bir sonraki döneme bıraktığım üç dersim vardı. Dikkatim çabuk dağılıyordu, daha soruyu okurken odağım kayıyor, kendimi başka şeylerle uğraşırken buluyordum. Belki de gazetecilik kulübüne girmek yerine, direkt üniversitede gazetecilik bölümünü okumalıydım.

Üniversite, diğer birim okullardan çok farklı bir sisteme sahipti. Liseye ilk geçişimde, testlerdeki şıkların beşe çıkmasına alışma sürem bile ömrümden birkaç ayımı almıştı. Burada öğretmenler patrondu ve sınava iyi çalışmaktan çok, hocalara en iyi yalakalığı yapmaktı önemli. Ne yalakalık yapmakta ne de ders çalışmakta iyi olmadığım için geceleri dua etmekten başka bir şey yapmıyordum.

Burası Amazon üniversitesi öğrencileri tarafından oldukça uğraş bir nokta olan, düzeni ve temizliğiyle meşhur Devrim Kütüphanesi. Ana kampüste veya kampüs olan herhangi bir yerde okulun kendine ait kütüphanesi olmadığı için herkes buraya gelir. Deniz manzaralı pencereleri olan bu yer okula ve yurtlara oldukça yakın olmasının da etkisi vardır bu kadar rağbet görmesinde. Rektörlüğe, bu kütüphanenin okulla işbirliği yapması için bir çok kez dilekçe gönderilmiş olsa da ne Rektörlük bu işe sıcak bakar ne de kütüphanenin huysuz sahibi Erna.

İki katlı kütüphanenin üst katında, iki masayı birbirine birleştirerek ders çalışıyorduk. Daha doğrusu çalışıyormuş gibi kitaplarla bakışıyor ve birimizin taşkınlık yapıp hepimizi ayartmasını bekliyorduk. Yani ne ders çalışıyorduk ne de eğlenebiliyorduk çünkü bu kütüphanede bırakın konuşmak, çıtçıtlı kalem sesine bile yer yoktur. Huysuz Erna, mükemmeliyetçi yapısı ile tanınır ve kütüphanesinde ses çıkarılması onun sadist yanını tetikler, ses çıkaran kendini eşek cennetinde bulur. Yada intihar etmek isteyen hayata küsmüş insanlar, buraya gelip avazı çıktığı kadar bağırarak amaçlarına ulaşabilirler.

Burada her şey simetrik, her şey boy sırasına göre dizi, her şey paketinden yeni açılmış gibi tertemiz. Devrim kütüphanesinde, aradığın şeyi şak diye bulabilirsin çünkü diğer kütüphanedekiler gibi kitapların birbirine karışmamıştır. Bir gün başka bir kütüphaneye gidip de aradığım fantastik romanını hukuk kitapları arasında bulunca tövbe etmiştim, belki her şey fazla fazlaydı ama ille de Devrim Kütüphanemdi.

Bacağıma yediğim hafif tekmeyle başımı Hima'ya kaldırdım. Roza ile karşılıklı, karşılıklı olamasa da en azından yan yana oturmak için götümü yırtmıştım ama birbiriyle oturmak isteyen kızların inatlarını kıramamıştım, kızlar masanın sağ tarafına biz erkekler ise sol tarafına kurulmuştuk. Ben de istemezdim erkeklerin hödüklüğüyle uğraşmak, sürekli bacağıma vuruşlarına katlanmak. Aynı şekilde Hima da İmer ile yan yana gelmek için yırtmıştı kendini, ancak kara bahtına ben düşmüştüm ve karşılıklı oturan biz olmuştuk.

Ben bir bok anlamıyorum.

Hima'nın defterine yazıp bana gösterdiği şeye kafamı sallamakla yetindim. Banane ne, diye bağırmak isterdim ama henüz ecelime susamamıştım. Huysuz Erna'nın başımızda bitmesi an meselesiydi zaten.

Canı sıkılmış olmalıydı Hima'nın, hiperaktif bir çocuk olarak hareketsiz durmak onun için imkansız ötesiydi. Ben de sıkılıyordum, gözlüklerim sürekli kayıp beni rahatsız ediyordu ve boynumda asılan kameramın ipi boynumu kesiyordu. Kameramla burayı şak şak fotoğraflamak istiyordum ama ölmek için çok yakışıklıydım.

Ben de içimden geçirdiklerimi değil de şeytanın bana fısıldadığını yazdım kağıda. Tunga'yı dövelim.

Tunga'yı dövmek istiyordum çünkü bizim aksimize o Katherina ile yan yana olamasa da karşılıklı oturmayı başarmıştı. Katherina Hima'nın yanında ve Tunga'nın karşısında oturuyordu ve şerefsiz hem cinsim ders çalışmak yerine Katherina'yı dikizliyordu gizlice. Bazen ona sorular soramasa da sessizce gösteriyordu, hülyalı hülyalı birbirlerine gülüyorlardı.

Başını sallayıp planımı onayladığında Hima, Tunga'ya ilk darbeyi ben yaptım. Hemen yanımdaki bacağına Tsubasa'nın topa şut çekmesi gibi geçirdim ayağımı. Tsubasa şut çektiğinde top alev alırdı, ben vurduğumda ses çıkarmamak için kendini tutan Tunga alev almış gibi anında kızarmıştı. Gözlerini sonuna kadar açıp uyarıcı bakışlarını bana çevirdiği sırada devreye Hima girdi, bir darbe de Hima'dan yiyince gözleri sulandı. Ses çıkarmamak için kendini sıkarken, hızlıca ayağa kalktı. Bağırmamak için kendini zor tutmuştu ama ayağa kalkarken sandalye yere gürültülü bir şekilde süründüğü için bütün bu çabası boşa gitmişti.

Sandalyenin gürültüsü yüzünden bütün gözler bize döndü, Katherina yine ne yaptığımızı merak edercesine kaşlarını çatmış şekilde bakıyordu. Zaten kaşlarını çatan tek kişi Katherina'ydı. Roza, Hesila ve İmer'in gözlerinde bariz bir korku vardı. Bense herkesin aksine mutluydum çünkü aramıza oturan Tunga da ayağa kalktığında, Roza ile aramızdaki tek engel de ortadan yok olmuştu ve onu büsbütün görebilmek ruhuma verilmiş en büyük şifaydı. Gülümsemem için ruhuma şifa etkisi yaratan bu büyüleyici insana bakmam yeterlidir.

Kızların gözlerindeki korkunun sebebi çok geçmeden masamızın önünde belirdi. Kısa boylu yaşlı kadının huysuzluğu yine üzerindeydi, buruşuk dudakları önüne doğru büzük, beyaz saçları kafasının üstünde sıkı topuz. Yaşlı olmasına rağmen ondan beklenmeyecek kadar da hızlıdır, kimse onun ne zaman nereden olduğunu bilmez, bu yüzden masamızın önünde durduğunda hiç birimiz onun hangi ara geldiğini anlayamadık.

"Bir sorun mu var?" diye sordu Huysuz Erna. Kütüphanede konuşabilen tek insan olarak böyle bir soru sorması oldukça tehlikeliydi, o da tehlikenin farkında gibi sinsice gülüyordu. Tunga evet veya hayır olarak normal bir şekilde cevaplasa konuştuğu için onu, kıçına tekmeyi basarak kütüphaneden şutlar. Huysuz Erna tuzak sorular sormaktan zevk alır.

Şükür ki konuşmadı Tunga, ona bastığımız tekmelerin bacağında yarattığı acıyı yuttu ve kızarık suratını iki yana hızla sallayarak, bir sorun olmadığını belirtti. Onun için bir sorun vardı, büyük bir ihtimalle bizim yüzümüzden bacağı moraracak, belki de vurduğumuz yer şişip davul gibi olacak, hatta kesinlikle acıdan gece uyuyamayacaktı ama yine de sesini çıkarmadı Tunga. Kendini feda etti dünyanın en fedakar insanı, en örnek alınası kişisi süt dökmüş kedi gibi yerine oturarak tekrar Roza ile aramıza girdi.

Alttan bacağıma yediğim darbeyle yerimde sıçradım hafifçe, benden sonra Hima'nın da sıçramasıyla onun da bacağına şut çekilen top muamelesi yapıldığını anladım. İntikam almanın rahatlatıcı gülümsemesiyle bakan Tunga'ydı bacağımıza vuran. Ancak mantıklı düşünecek olursak intikam almış olmuyordu çünkü Hima ile ben bacaklarımıza birer darbe yerken o iki taneye maruz kalmıştı.

Düşüncelerim ben fark etmeden dışa mı yansıyordu bilmiyordum çünkü diğer bacağıma yediğim diğer darbeyle yeniden sıçradım yerimde, Hima da yeniden sıçradığına Huysuz Erna gelecek korkusu sarmıştı beni. Ancak bacağıma ikinciyi vuran Tunga değildi, hemen yanımda oturuyordu ve açılar bana karşımda birinin vurduğunu söylüyordu. Vuruş açısı bana, bize kötü kötü bakan en az Erna kadar huysuz kızımız Katherina'nın suçlu olduğunu söylüyordu. Bir de artık ödeşmiş sayıldığımızı söylüyordu.

Ders çalışamıyordum, yazılar gözüme bulanık geliyordu ve Tunga'ya yaşattığımız acının aynısını bacaklarımda hissetmek zaten dağınık olan dikkatimi daha da dağıtıyordu. Her şey Tunga'nın suçuydu, görüş açımı kapattığı için Roza'yı göremiyordum, onu sevmeyen ölsün mottosunu herkes sahiplendiği için ona karışamıyordum aksi halde o değil de başkaları bunun bedelini ödetiyordu, hem çalışmayı da çok iyi beceriyordu. Yani her şey onun suçuydu ama onu çoktan affetmiştim çünkü yeni bir yardım kampanyası yürütmeye başlamıştı, yetimhanedeki kimsesiz çocuklara burs imkanı sağlanması için uğraşıyordu.

Tunga'yı dürtüklediğimde döndü bana, mümkün olsa gözlerinden ışın çıkarıp kafamı dağıtabilirmiş gibi bakıyordu ama işim onunla olmadığı için onu göğsünden ittirtip arkasına yaslanmasını sağladım ve Roza'nın görüş açıma girmesini sağladım. Roza, dünyanın en kötü kuaförünün en büyük eseriymiş gibi saçlara sahipti. Saçının ör kısmı çenesine değecek kadar kısa ama arka kısmı ensesini boylu boyunca kapatacak kadar uzundu, üstelik şekilsiz kaküllere sahipti. Uzun saçları çok sever, özellikle benim özenle gözümün nuru gibi baktığım saçlarımı severdi. Ona neden saçını uzatmadığını sorduğumuzda ben buyum diye cevaplardı.

Her şeye rağmen onun saçları yumuşacık görünür ve misler gibi kokar. Hep önüne gelen saçı onu sürekli rahatsız eder. Ben de bir tahminde bulunmuştum, gündelik hayatta bile sürekli önüne gelen saçları ders çalışırken onu rahatsız eder diye düşünmüştüm ve öyle de olmuş gibi görünüyordu. Aradan çekilen Tunga sayesinde, Roza'nın sık sık saçını kulağının arkasına atmaya çalışmasına şahit olmuştum.

Elimi Tunga'nın göğsünden çekip masanın ayağına yasladığım çantama uzandım. Roza'nın saçlarıyla cebelleşeceğini ama onları durdurmak için yanına toka almayacağını iyi biliyordum, gündelik hayatında toka kullanmadığı için yanına almayı hep unuturdu. Ama ben unutmadım, onun unutacağını bildim ve sürekli saçlarıyla uğraş durumunda kalmasını istemediğim için yanıma iki çıtçıtlı toka almıştım. İki küçük, çıtçıtlı tokanın üzerinde tatlı dilek deseni vardı.

Arkasına yaslanmayı bırakıp tekrar aramıza duvar olan Tunga'yı dürtükledim ve eline, çilek figürlü iki tokayı tutuşturdum. Kaşlarını çatıp anlamadığını belirttiğinde, bakışlarımla bunları Roza'ya vermesini işaret ettim. Bacağına tekmeyi bastığım andan beri çatılı kalan kaşlarını bozmadan elindeki tokalara baktı, düşünür gibiydi. Kaşımla, gözümle, yüzümdeki bütün mimikleri kullanarak tokaları Roza'ya vermesi gerektiğini işaret etsem de hala kaşları çatık şekilde bakıyordu eline tutuşturduğum tokalara. Acaba söylemek istediğimi mi anlamadı diye düşünerek yapması gerekeni deftere yazacağım sırada bana orta parmağını çıkardı, tokaları Roza'ma vermek yerine önündeki Katherina'ya uzattı.

Tunga'nın melekliğin yeryüzündeki gölgesi olarak tasvir ederdim iki saniye öncesine kadar. Küfür eder, edepsiz edepsiz el hareketleri yapardı ama yine de onun kötü biri olduğunu düşünmezdim, sürekli yardımlaşma projeleri düzenlediği için onu yine de kötü biri olarak görmezdim. Meğer melek kılığına girmiş şeytanmış, meğer içten pazarlıklı sinsinin tekiymiş.

Katherina, uzun kumral saçlara ve kaküllere sahiptir. Onun da saçları ders çalışırken önüne gelip onu rahatsız ediyor ama o yanında toka getirmeyi unutmaz. Toka alırken Katherina veya diğerlerini hesaba katmayışımın yegane temeli budur. Ancak ufak hediyeler her insanı mutlu ettiği gibi Katherina'yı da mutlu etti, kız hayatında ilk defa hediye almış gibi bir sevinçle ona uzatılan tokaları aldı ve Tunga'ya havadan öpücük gönderdi. Anında saçlarına takarken çilek figürlü, küçük çıtçıtlı tokaları yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

Tunga'nın son yaptığı girişimden sonra önüme döndüm, yabancıya gitmedi diye kendimi avutmaya çalıştım. Tunga çapkınca göz kırparken Katherina'ya, belki biraz ona Batman'nin batarangını kafasına saplamak ister gibi bakmış olabilirim. Hem gurubumdan birini kafalarken hem de Roza ile aramıza sadece fiilen değil, manende girmişti.

Genellikle Tunga, Roza ve Hesila ile ayrı takılırız. Birbirinden ayrı takılan iki ayrı gurubuzdur ama yine birbirimize en yakın iki gurubuzdur. Bugün olduğu gibi bazen birlikte vakit harcarız ama genellikle ayrıyızdır. Onlar devrimcilik peşinde koşan, sessizliğin sesi olmak için çabalayan, yanlışları doğrulardan ayıran cesur bir tayfadır.

Tunga'yı severdim saniyeler öncesine kadar, yaptığını da yutmayı planlıyordum Katherina'yı mutlu ettiği için. Yapamadım, rolümü çalmasını sindiremedim, Roza'nın kahramanı olmak varken onun Katherina'nın kahramanı olmasını kaldıramadım. Hem bana köstek oluyor, hem de gurubumun kızına sulanıyor ve her şeyi kusursuzca hallediyordu.

Her şey üst üste geldiğinde, ölmekten beter ne var diye düşündüm. Hızla ayağa kalktım, kalkışımla birlikte sandalye gürültüyle yere düştü. "Tunga dünyanın en sinsi insanı. Saçın çok güzel Roza!" diye bağırdım Huysuz Erna dibimizde bitmeden önce. Sesim, sessiz kütüphanede yankılanmıştı.

Bütün gözler bana döndü, ders çalışan diğer okuldaşlarıma da köstek olmuştum, dersini böldüğüm bazıları bana kötü kötü bakıyordu. Çoğu kişi bana kötü kötü baksa da, canım dostlarım bana korku dolu gözlerle bakıyordu, az önce ölüm sözleşmemi imzalamıştım çünkü. En çok Roza'nın bakışları şaşkındı, en çok onun gözleri güzeldi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.