Kulüp toplantısının olduğu saati yarım saat geçirmiştim, kulüp odasının olduğu kapının önünde girmekle girmemek arasındaki çelişkiye düştüğüm içindi bu yarım saat gecikişim. Kim olursa olsun, kulüp toplantısı öncesi başkan tarafından telefonla aranıp azarlanırcasına özellikle gelmesi istense benim gibi korkudan kapıda kalır diye düşünüyordum.
Burası Gazedde. Benim dışımda kimse buraya Gazetecilik Kulübü demez, çekinir çünkü buraya fazlasıyla değer verirler. Aslında çoğu insan seçtiği kulübe değer verir, değerlerine oldukça bağlıdırlar Temiyzkira şehrindeki insanlar. Bu yüzden kulüpteki diğer üyeler beni pek sevmez, Gazedde demenin kulağa çok komik geldiğini düşündüğüm için benden nefret edenlerin olduğunu da düşünüyorum. Başıma buyruk davranışımı kimse hoş karşılamaz, Gazedde gazetesinde benim gibi kafasına göre davrananların makalelerinin yer almaması gerektiğini düşünürler.
Şanslı olduğumu var saymam için dört yapraklı yonca bulmama gerek yoktur çünkü ben ne kadar şanslı olduğumu, hala bu kulüpten kovulmadığım için bilirim. Eğer bir kişi eksilirlerse, üye sayısı alt sınırını geçemedikleri için kulüp kapanır, dışarıdan gazeteciliğe meraklı bir kişi bulamadıkları için beni atamazlar. Eğer birini bulsalar kıçımdan tekmeleyerek yollayacaklarına eminim çünkü kimse kendi kalesine gol atan oyuncuyu istemez, makalelerimi veya yazım tarzımı beğenmezler. Neyse ki kurallar benden yana, kurallar sayesinde yazdığım şeyleri çöpe atmak yerine yayınlıyorlar.
Kendimi yetenekli sanırdım, kendi kendime bir şeyler yazardım deftere ve o yazdıkların daha önce hiçbir yazarın aklına gelmemiş eşi benzeri olmayan eserlerdi benim için bir zamanlar. Ta ki kulübe gelene kadar, burada fazla yetenekli üyeler vardı ve onların yanında, benim doğuştan yeteneğim sandığım şey manasız gibi geliyordu kulağa.
Gazedde'de beni sevmezler. Onlara oranla beceriksiz, yazılarım yetersiz, başına buyruk karakterim.. Beni onlara layık görmezler bu yüzdendir tıklatmadan açtığım kapının ardındakilerin bana, beni istemediklerini belirten bakışlar atışları, bazılarının göz devirişleri.
Burası Gazedde, beni istemezler, yaptığım işi beğenmezler, bana katlanamazlar. Kulüp odası küçük bir yerdi ve normal sınıf gibi ard arda dizili masalardan ibaretti. Gazeteci adayı olarak pek kulübe uğramayız, herkes yaptığı haberi e-mail olarak kulüp başkanı Nabi Beye atar ve başkan topladığı haberleri matbaada basar. Haftada bir gün, bize görev dağıtmak ve çıkan gazeteyi incelemek için toplanır. Herkes haberindeki eksiklerini, yanlışlıklarını inceleyip kendini daha da geliştirir. Bu yüzden on kişiyle sınırlı kulübümüzde herkes elindeki inceler vaziyette.
"Sonunda geldin."
Beni beklediğini belli edercesine ama bir daha hiç gelmemi ister gibi durdu karşımda. Bıyığı dudaklarının üzerini tamamıyla kaplayacak kadar gür, saçının tepesi stresli bir iş yaptığını gösterircesine kel ama saçları henüz yaşlanmadığını işaret edercesine tek tel beyaz barındırmıyordu. Otuzlu yaşlarındaki bu adam mesleği gereği bir çok haberle karşı karşıya kalmış, kim bilir nice insanlarla uğraşmak zorunda olmuştu ama tüm bunları atlatmıştı. Onun yeni derdi olarak ben dikeliyordum karşısında.
Zamanında bir çok ünlü gazetede çalıştığı, hatta bir dönem televizyonda haber sunuculuğu yaptığını biliyordum. Olayları araştırma peşinde o kadar çok koşmuştu ki bu saçlarının yarısına mal olmuştu, şimdi saçlarının ortasında koca bir kellik taşıyordu. Karakteri gereği tuttuğunu koparan bir tipti ki zaten gazeteci oluşundan bu anlaşılıyordu ancak bu işi geride kalmıştı. Boş vakitlerinde saracak bir işi olmayınca bana sarmayı tercih etmişti.
"Bir sorun mu vardı Nabi Bey?" dedim, yani umarım diyebildim. Sesim çekingenliğim yüzünden sonlara doğru kısıldı ve en sonunda yutkunarak toparladım kendimi.
"Bir mi sorun var? Tabi tüm bu problemleri sana bağlarsak bir sorun var, o da sensin!"
Nabi bey, cümlesini bağırarak bitirdiğinde korkuyla yerimde sıçradım hafifçe. Anlaşılan yine onu kızdıracak şeyler yapmıştım ama bu sefer ne yaptığımı ben de bilmiyordum. Bana söylediği hangi kurala uymamıştım.
"Senin açtığın sorunları saymaya sayılar yetmez! Neden sana yolladığım soruları sormadın röportajda? Üşenmedim saydım, dama yüz on bir tane soru sormuşsun oğlum. Yazık değil mi Havin Beye, bana. İçinden adam akıllı üç tanesini seçeceğim diye kaç işim aksadı sen biliyor musun? Sayende adamın don rengine kadar her şeyi biliyorum oğlum."
Nabi Beyin azarlayarak başladığı cümle çaresiz sitemlere dönüştüğünde, tüm bu konuşma boyunca gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Omuzlarıma bile gelemeyecek kadar kısa bu adam, sinirle elinde tuttuğu gazeteyi sallayarak beni azarlarken, gazetecilik kulübüne Gazedde adını vermek kadar, belki de daha komikti.
"Şimdi şöyle," diyerek başladım kendimi açıklamaya. "Röportaj yapacaksın dediniz ama üç sorucuk verdiniz, röportaj üç soruluk olmaz, üç sorucuk sormayı kendime yakıştıramam dedim o yüzden o kadar soru hazırladım. Bir de sizin verdiğiniz sorular biraz fazla resmiydi sanki, yanlış anlamayın sizi eleştirmiyorum ama klişeydi, avamdı be o sorular. Ben de sorduğum soruları beğenmezsiniz diye bol keseden sordum, içinden seçer alırsınız dedim."
Yer yer başını sallayarak büyük bir ciddiyetle dinledi bahanelerimi, ya da ben öyle sandım. Beni dinliyormuş gibi yapmış olmalıydı çünkü, gazeteyi elinde rulo yapıp kafamın tam üstüne bir sikke geçirdi. "Ne saçmalıyorsun lan sen!?" Sinirle yüzünü sıvazlayarak sakinleşmeye çalıştı. Boyu yere yakın olanın siniri tepesine hemen çıkıyormuş lafını dünyaya kanıtlamak içindi sanki bu hayattaki varlığı. "Konferans hakkındaki saçmalaman neydi? Yazından kırptım da kırptım, sakıncalı kısımları çıkardım ama belli ki yetmemiş. Senin yüzünden dün akşama kadar azar işittim rektörden oğlum." Gazeteyle kafama vurdu, neyse ki bir avuç kağıt yığınından oluştuğu için canımı acıtmıyordu. "Senin neyine siyaset yapmak.." Yine vurdu gazeteyle kafama, yazdığım yazıların kafama bu kadar dert olacağını bilmezdim. "Senin neyine konferansı eleştirmek." Yine vurdu, ustasından azar yiyen çırak gibi hissediyordum kendimi ki pek de farkımız yoktu. "Senin neyine Rektörlüğü eleştirmek."
Geri çekilerek son vurma teşebbüsünden kaçtım. "Konferansta yoktunuz galiba, kavga bile çıktı."
"Biliyorum kavga çıktığını! Yine de eleştirmek yerine güzel şeyler yazabilirdin. Rektörlük dini sevdiriyor yazsaydın, en iyi din adamlarını getirdi yazsaydın. Öğrencileri için her konuda seferber oluyor da yazabilirdin. Biraz olumlu şeyler yaz diyorum sana oğlum."
Nabi Beyin dediklerini kendimce değerlendirsem de yine de olumlu şeyler düşünemiyordum Rektörlük hakkında. "Yani sahte haber yapmalıydım."
"Hayır, sana sahte haber yap demiyorum. Sadece her haberi yapma, başka bir bakış açısından bak."
"Sizin istediğiniz Pollyanna gibi sürekli pozitif olalım. Rektörlüğü pohpohlayayım mı istiyorsunuz, kimsenin gerçek yüzünü göstermeyeyim?"
Anlamıyordum zamanında gazeteciliği en hakkıyla yapan bu adamın Rektörlüğe karşı süt dökmüş kedi gibi davranışını. Doğruları çarpıtıp yanlışları normalleştirmek miydi habercilik? Gazete de siyasetin bir parçasıdır ve gazetecilik, üstlerin bize verdiği talimatlardan mı oluşuyor? Mevkisi büyük olan kendi hakkında olanı duymazsa bilemez ki hatalarını. Belki de bu yüzden bazı şeyler düzelmiyor, çünkü kimse olanı göstermiyor. Çünkü sesini çıkarması gerekenler, doğruyu söylemekle değil de olanı kapatmakla harcıyorlar eforlarını.
"Nerenle dinliyorsun oğlum, olumlu bak dedik diye Pollyanna ol demedik ya. Makalene azınlığın dinlerinin ne olduğunu yazacağına Hristiyan çoğunluğun gönlü edildi yazabilirdin."
"Yani çoğunluğun gönlü edildikçe azınlığa ne olduğu önemli değil? Söylemek istediğinizi anlayamıyorum, az olanların dini önemli değil mi?"
Anlam veremediğim noktalardan biri de buydu, az olanların ne istediğine önem verilmiyordu ve bu yüzden hayatın anlamını bulamadım, çünkü fazla anlamsız geliyor mantığıma. Sınıfın çoğunluğu çikolata istiyor diye sadece çikolata alan öğretmenin, çikolataya alerjisi olan öğrencisini zehirlediği bir ilkokulda okumuştum ben. Bu olay, daha sekiz yaşındayken oyalamıştı mantığımı. Az olanın hakkı olmaz, olsa da önemsenmez ama niye? Neden?
"Oğlu-"
Bu sefer bağırıp azarlayamadı Nabi Bey beni. Surlara dayanan düşman askeri gibi kapının çat diye açılması böldü onu. Koyucu meleklerim Tunga, Hima, İmer, Hesila, Katherina ve meleğim Roza girdi içeri. Hepsi de, düşmana baskın yapan gizli ajan gibi farklı savaş pozuyla durdu yanımda.
Hima, meftunu olduğu Naruto animesindeki Rock Lee pozu vermişti. Tek eli belinin arkasında, diğer eli dövüşmeye hazır olduğunu belirtircesine ilerideydi. Sayesinde, bizi zorladığı, kendi isteğimizle ve bir kere de hep beraber olmak üzere üç kere seriyi baştan sona izlediğimiz için Naruto hakkında her şeye hakimdim. Bu pozunun Rock Lee'ye ait olduğunu bu yüzden çok iyi biliyordum.
Tunga, kara kartal saldırı pozunu almıştı. İki eli fanatik Beşiktaşlı gibi iki yana açık ve sağ ayağı flamingo duruşundaki gibi havadaydı, her an saldırabilir havası vardı. Hesila, Marvelın orijinal altılısından Nathasa'nın süper kahraman inişindeki pozu vermişti. Tek eli yerde, sağ dizi zemine dayalı ve diğer ayağı yanına doğru uzatmıştı, aslında düşününce Örümcek Adam duruşuna daha çok benziyordu. Açıkçası favorim bu ikilinin savaş pozuydu.
İmer, elinde tuttuğu birbirine bantlı bir tomar parayı silah tutar gibi tutuyor ve tehtidvari bir şekilde kulüp odasını süzüyordu. İmer öyle zengindi ki silah taşımasına gerek yoktu, onun asıl silahı paraydı. Katherina ise klasik aduket atışı pozundaydı, ellerinin iç bilek kısımlarını birbirine birleştirmiş ve ileriye doğru uzatmıştı. Tiyatro oyuncumuz, drama oyunlarının kraliçesi, Drama Kraliçesi, tam da ondan beklediğim pozu almıştı.
En klasik pozu alan Roza'ydı, yumruk yaptığı ellerini göğsünün hizasında tutuyordu boksçular gibi. Belki ona diğerlerinin ki havalı şeyler düşmemişti ve o da bu boksçuluğa kalmıştı. Ancak inkar etmesi bir nokta vardı ki, farklı bir poza kalmamış olsa da göğsünün hizasında tuttuğu yumruklarıyla oldukça tehlikeli görünüyordu. Asimetrik kesimlere sahip, ön tarafı arka tarafından kısa saçlarının kapattığı yüzünün ardından keskin bakışları hissediliyordu. Yine şort, bol tişört kombinasyonu yapmıştı ve yine ona çok yakışmıştı, özellikle bugün olduğu gibi baştan aşağı siyah giyindiği zamanlarda daha dikkat çekici oluyordu.
"Herkes ellerini kaldırsın!" diye bağırdı İmer, silah gibi tuttuğu para tomarını tehdit edercesine sallarken. Keskin mavi bakışlarıyla süzdüğü kulüpteki diğer herkes, gerçek silahla tehdit edilmiyor olmalarına rağmen ellerini kaldırdılar.
Tunga, tek ayağı havadayken dengede durmakta zorlansa da pozunu bozmadı. Kolları hala kartal gibi iki yana açıktı ve yerinde olsam çoktan kollarım ağrıdığı için kendimi serbest bırakmıştım, bu yüzden onu içten içe tebrik ettim. "Kimseye zarar vermeyeceğiz, ani hareketler yapmaktan kaçının."
"Bunu bir tatbikat olarak düşünün," dedi Katherina diğerlerine oranla daha sakin tutumla. "Lanet federaller gelmeden Önen'i almaya geldik."
"Önen'in tehlikede olduğu bilgisini aldık." derken Nabi Bey'e bakıyordu Hima. Başımdaki tehlikenin Nabi Bey olduğunu açıkça vurgulamıştı, ancak karşı tarafın bunu anladığını sanmıyordum.
Nabi Bey, artık nefes almıyormuş gibi kafasının ortasındaki kelliğine kadar kızarmıştı. Biraz daha zorlasa, Ters Yüz animasyonundaki Öfke gibi kafasından ateş püskürtmeye başlıyordu. Bütün vücudunun kırmızıya dönmesi nefessizlikten miydi yoksa sinirlenmesinden mi bilmiyorum, belki de sinirli olduğu için nefes almayı bırakmış da olabilirdi. Adam bir ağız tadıyla azarlayamamıştı beni, daha edecek hakaretleri kalmıştı ve içinde kalmıştı.
"Ne yapıyorsunuz ulan siz!" Nabi Bey, bütün sınırını kusarcasına bağırdığında sadece okul değil, yer gök bile titremişti.
Roza, kolumdan tutup çekerek beni yanına çektiğinde, "Sıçtık" diye mırıldanarak tehlikenin ne kadar büyük olduğunu bildirmiş oldum. Nabi Bey, bizi sırat köprüsünü geçene kadar kovalayabilirdi, sırat köprüsünden sonrasını götü yemezdi ama oradan sonrasına bizim de götümüz yemezdi. Beni kurtarmak için düzenledikleri bu gizli operasyon, onların da başına dert açacak kırmızı gündeme dönüşmüştü.
Arkalarına saklandığımda herkes pozunu bozdu ve önüme geçerek, benim için koruyucu duvar olma rolünü üstlendiler. Hayattaki tek başarım, arkadaş seçiminde en doğru kararları verişim olmuştu. Harika dostlara sahip olduktan sonra gerisi zaten boşa uğraşlar gibi geliyordu. Belki de hayatın anlamı gerçek arkadaşlara sahip olmaktı. Ama hayır, hayatın anlamı bundan daha fazlası olmalıydı.
Roza, beni arkalarına alarak korkmadıklarını gösterdi öfke topu Nabi Bey'e. "Sakince Önen'i bize teslim edin." Onun bu cesaretine hayrandım ama yeri zamanı değil gibiydi çünkü Nabi Bey birazdan üzerimize atlayacakmış gibi bakıyordu.
"Patlayacak gibi görünüyor," diye mırıldandı Hima kulağıma doğru.
Hima'nın fısıltısından sonra söylediği oldu ve Nabi Bey patladı, açtı ağzını ve ne dediğini umursamadan başladı bağırmaya. "Ulan siz kimsiniz, ne sanıyorsunuz lan kendinizi öğrencimi benden kaçırıyorsunuz!? Neyin cesareti bu?! Hepinizi uzaklaştırayım da görün, bunun cezası olacak! Siz kim oluyorsunuz da benim kulübümü basıyorsunuz saygısızlar! Hepinizi Rektörlüğe şikayet etmeyen en adi şerefsiz olsun!"
"Gidelim artık," diye söylendi kısık bir sesle Katherina.
"Üç dediğimde götümüze vura vura kaçıyoruz," diye mırıldandı Hesila.
Herkes kısık sesle konuşuyor, öfkeyle bağıran Nabi Bey'e sesini duyurmamaya çalışıyorlardı. Kulüpteki diğer herkes, tiyatroda bizim Katherina'nın oyunculuğunu izlediğimiz gibi izliyordu, tek bir fark vardı ki biz doğaçlama takılıyorduk önceden ezberlediğimiz senaryomuz yoktu. Beni Gazedde'de istemeyen bedenler bizi izlerken oldukça eğleniyora benziyorlardı.
Açık kalınan kapıdan koşarak kaçmaya hazırlanırken, Roza elimi tuttu. Onun benim elimi tutuşu da, onun kaçmaya hazırlanışı olmalıydı. Beni kaçırdıkları için, bana öncelik verdikleri için elimi tutmuş olmalıydı. Geride kalmadığımdan emin olmak için elimi tutmuş olmalıydı. Elimi tutmasına başka anlam yükleyemiyordum, ama kalbime fazla yüklenildiğini biliyordum.
"Üç, İki, bi-"
Hesila'nın geri sayımını, İmer "Dur" diyerek engelledi. Tam da Roza'yla, birbirine kenetlenmiş ellerimizle, heyecanla koşma hayalleri kurarken söyledi bunu ve bana da dur demiş olmuştu. Hayallerimin içine ettiğinden habersiz hepimizin önüne atıldı ve cılız bedenini bize siper etti. "Benim bir fikrim var."
"Senin ne fikrin olacak ulan!" diye bağırdı Nabi Bey. Söylediğimiz her şeye söylenmesin diye kısık sesle konuşuyorduk ama İmer son sözünü sesli söylediği için Nabi Beyin radarına takılmıştı. "Kızım siz manyak mısınız?! Kulüp basıp öğrenci kaçırıyorsunuz, eşkıya mı olacaksınız benim başıma?!"
"İmer plan yaptıysa biz zararlı çıkabiliriz, sen geç bakayım şöyle ardıma," dedi Tunga ve üflesem uçacak zayıflıktaki Katherina'yı arkasına çekti. Hafif pazılarını kabartarak önüne geçti ve kendini olası tehlikelere karşı siper etti, onun kahramanı olma rolünü çok istiyora benziyordu.
"Ben seni korurum," dedim Roza'ya karşı. "Nabi Bey patlayabilir ama merak etme ben varım."
Elimi hafifçe sıktı gülerek Roza. "Teşekkürler ama ben kendimi koruyabilirim."
"Atma kendini ateşe güzelim," dedi Hima, İmer'i vaz geçirmek adına. "Daha çok genç, güzel ve zenginsin."
"Merak etmeyin," dedi İmer ve hepimize teker teker veda bakışından attı. Onun kendini feda ettiğini tahmin etmezdim, para verip başkasının kendini feda etmesini istemek varken bunu yapması delilikti. Daha sonra büyük bir cesaret örneği göstererek Nabi Bey'e kafa tuttu. "Kaç para ulan bu Önen! Al bunu bırak peşimizi!" diye bağırarak, elinde silah gibi tuttuğu birbirine bantlı para tomarını pimi çekilmiş bomba misali Nabi Bey'in üzerine fırlattı.
Hepimiz, mecazi anlamda tamamen Nabi Bey'in patlamasından korktuğumuz için ellerimize başımıza siper ettik. Hayatımın son saniyelerini Roza'ya daha yakın geçirmek istediğim için onun üzerine durdum, böylece ona yakın olacak ve onu patlamanın etkilerinden koruyabilecektim.
Beklediğimiz olmadı, pimi çekilmiş para tomarı Nabi Bey'i patlatmadı. Nabi Bey öfke nükleer santrali görevini görmedi, biz boşuna kendimizi korumak için tetikte bekledik. Nabi Bey para tomarını havada kaptı ve artık şeytan gibi kırmızının en koyu rengine bürünen ten rengi anında eski rengine döndü. Her şey saniyeler içinde gerçekleşti, parayı kapan koca adam kaplandan kediye döndü. Az önce gürleyen adam miyavlayacak dereceye düştü. Paranın insanı değiştirdiğine ilk defa şahit oluyordum, bunu saniyeler içinde yapmayı başarması büyü gibi bir şeydi. Yoksa hayatın anlamı para mıydı? Hayır, bundan daha farklı bir şey olmalıydı.
"İşe yaradı," dedi İmer sevinçle. Giden bilmem kaç bin lirası umurunda değildi, genel olarak parayla derdi yoktu.
Büyük bir ihtimalle bu kadar parayı ilk defa bir arada gören Nabi Bey, parayı saymak için bize ardını döndü. Susturmak için ağzına şeker verilen çocuklar gibi sesi kesildi, bizi unuttu ve paraya odaklandı.
"İmer sen harikasın," dedi sevinçle Hima ve koca cüssesini hesaba katmadan İmer'e sarıldı. Sarılmak değil de kızı kolları aranda boğmaktı onun yaptığı. "Ayrıca genç, güzel ve zenginsin."
"Bir, iki, üç. Topuk!"
Hesila yarım kalan geriye saymasını tamamladığında, beni sürüklemek için elimi tutan Roza'yı peşinde sürükleyen ben oldum. Açık kapıdan, birleşik ellerimiz vasıtasıyla onun çekiştirerek çıktım ve koşmaya başladım. Kulübe benim için baskın düzenleyip elimi tutması, beni korumasının kalbimde yarattığı ağırlığı görmezden gelmeye çalıştım. İçime ata ata bastırdığım kahkahaları serbest bıraktım, onun da gülme sesi kulağıma dolduğunda hızımı arttırdım.
Kapıdan çıkıp kaçan ilk biz olmuştuk, diğerleri peşimizden geliyorlar mı bilmiyordum çünkü Roza'dan başka gelecek seslere kapalıydım ve ondan başkasına odaklanmak istemiyordum. El ele, romantik filmlerin en güzel sahnesindeymişiz gibi hissettiren bu anın tadını çıkarmaya çalıştım.
Her hafta çeşitli olaylar dolayısıyla katılamadığım Gazedde toplantısına da bu sefer, kulüp odasına düzenlenen baskın yüzünden katılamadım. Her defasında azar işitmekten son anda sıyrılıyordum, bu sefer de gelenek bozulmadı ve Nabi Bey'in para sevdası sayesinde kurtuldum azardan. Her ne kadar gazetecilik işini sevsem de Gazedde beni sevmiyordu, adını komik bulduğum ve yetersiz görüldüğüm için. Belki kulüp toplantılarına katılsam kendimi onların istediği kalıba sokabilirim ama ben herkesleşmek istemem, onlar gibi kendileri dışında kalanları küçük görenlerden olmaktan korkarım.
Hayatın anlamını bulabilmek için çıktığım yolda bir çok şey öğrendim. Bugün hayatın anlamının paradan veya dostluktan fazlası olduğunu sevmiştim. Onca tartışmanın arasında hayatımın anlamı bulabilmek için ihtimaller vermiştim ama içimdeki ses bu olmaz deyip durmuştu. Bu arayış yorucu hale gelmişti ama pes edecek değildim. Manasız bir hayat ile eğlenebildiğim kadar eğlenmeye çalışıyordum. Belki bir anlam katamamıştım hayatıma ama hala tadım tuzum kaçmış değildi.