İçeriğe geç

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 3 · 12 dk okuma

Saklama Zamanı Sikerler Adamı

Bölüm 3

3

"Din kardeşiyiz, neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyoruz. Kardeşlerim, Tanrı'nın lanetlediği bu sapıtmış kullara göz mü yumacağız? İnsanlık en kötü çağlarını yaşıyor, cinsellik normalleştirilerek toplumun sempatisine sunuluyor. Şeytan fikir kılığına girmiş, insanların aklına işliyor. Medya, popülarite, televizyonlar, herkesin elindeki telefonlar beyinlerimizi yıkıyor, bize sapıtmayı sevdirmeye normalleştirmeye çalışıyor. Tanrının bize gösterdiği yoldan çıkıyoruz gün geçtikçe, şeytanın cinsel zevki tuzak olarak kullandığı yola dönüyor toplumumuz. Kanmayalım kardeşlerim, LGBT ismi takılan bu tuzağa düşmeyelim. İnsan kendi cinsini sevebilir diyorlar, yok öyle bir şey! Bu sapıtmadır, bilinçli tacizdir, bilinçli tecavüzdür!"

LGBT bireylerin, başlangıç noktası Temiyzkira şehrinin meydanı olan onur yürüyüşü gününde, Amazon Üniversitesi Rektörlüğü din adamlarının konferans yapmasına ve bu konferansa her öğrencinin katılmasına karar vermişti. Konferansa katılmanın zorunlu olduğunu söyleyemeyen rektörlük, katılmayan her öğrencinin notlarına eksi puan cezası vermişti. Onur yürüyüşü ile aynı güne denk getirmek için bir yerlerini yırtan rektörlük, katılımın az olup yürüyüşe katılanların sayısı altında ezilmemek için öğrencilerin damarına basmaktan geri kalmamıştı.

ŞEYTAN'IN SAPKINLIĞI; LGBT adlı konferans başlayalı yaklaşık yarım saat olmuştu ve bitmesine yaklaşık yarım saat kalmıştı. Beyaz ve siyah renkli, bol kıyafetlerle vücutlarının kıvrımlarını saklayan din adamları ile kadınları, büyük platformun kaldırdığı kürsüde konuşma yapıyorlardı. Daha doğrusu sadece din adamları konuşuyordu çünkü kadınlar, adamların arkasında dizilmiş ve ataerkilliğin getirileri ile sadece susarak adamların dediklerini ufak baş hareketleriyle tasdikliyorlardı. Bir rivayete göre eritilen saf altın, demir kalıplara dökülerek hac şekli verilmiş ve yakut, elmas gibi değerli taşlarla süslenmiştir. İşte bu haçları yüzüklerinde, kolyelerinde, başındaki taçlarda taşıyan din adamları bize konferans veriyorlardı.

Sadece beş din adamı vardı, ilki bize öğütler vermişti. Haramdan uzak durmamızı, nefsimize hakim olmamızı tembihlemişti. İkincisi bize günahları ve sevaplar anlatmıştı. Anlattıklarından çıkardığıma göre karşı cinsi sevmek, hetero olmak sevap değildi ama kişinin kendi cinsine ilgi duyması günahtı. Gerçekten mantığın sığmadığı şeylerdi çünkü normaller övülmüyor ama anormaller yerden yere vurularak uzak durulmasının işaretini veriyorlardı. Üçüncüsü, şimdi konuşanın genel başlığını anlamamıştım doğrusu, ilk iki adamın söylediklerini özetler gibiydi konuşması. Dördüncüsü, özel hazırladığı ilahi korusunu bize sunacaktı ve son olarak beşinci adam, Tanrı'ya dua ederek konferansın bitişini gerçekleştirecekti. İlahi dinlemek huzur verici olacaktı benim için bu yüzden sadece sıranın dördüncüye gelmesini bekliyordum.

Birçok mantıksız unsur vardı bu konferansta. LGBT onur yürüyüşüyle aynı ana denk getirmek için tepinen rektör yoktu mesela, madem bu kadar dindardı neden ortalıkta yoktu? Mantıksız şeylerden bir diğeri ise bu konferansa zorla gelen binlerce öğrencinin tek bir dine mensup olduğunu, Hristiyan olduklarının düşünülmesiydi. Hiç mi başka dinin öğretilerine inanan bir öğrencilerinin olduğunu düşünmüyorlardı.

Boynumdan hiç çıkarmadığım kameramı gözlerime yaklaştırdım, din adamlarının resmini çekmek amacıyla. Ancak gözlüklerim, resim çekerken gözlerime yaklaştırmak zorunda kaldığım kamerama ufak bir engeldi. Kameram gözlüğüme çarpıp ufak bir tık sesi çıkardı, umursamadım ve kameramla konferansı çekip o anı belgeledim. Bu seferki görevim, bu konferans hakkında bir köşe yazısı yazmaktı.

Tam önümdeki yerde oturan İmer oflayarak arkasına, Katherina ve benim olduğum tarafa döndü. "Eğer para her şeye çözüm sağlasaydı, bu sikimsonik yere gelmezdim."

Hemen önümüze Hima ile İmer, onların arkasında Katherina ile ben yan yana oturuyorduk. Dörtlü arkadaş grubu olarak dört tane yan yana sandalye yerine, iki önde iki arkada dörtlü oturma şeklini tercih ediyorduk. Birbirimize daha yakın oluyor, daha iyi dedikodu yapabiliyorduk.

Katherina, paranın her şeyi çözebileceğine dibine kadar inanan, Temiyzkira'nın altın tiyatro oyuncusu. Bu yüzden hemen sağ tarafımda oturan Katherina, İmer'e karşı gelmeden edemedi. "Yüzlük banknotlardan bir tomarını koklatsaydın rektörlüğe, gelmezdin zaten."

Tiyatronun parlayan yıldızı, sahnedeyken kendini öyle rollere sokar ki bazen onun tanıdığım Katherina olup olmadığını sorgularken bulurum kendimi. Farklı rolleri oynamanın altından alnının akıyla kalmayı başarır. Drama konulu gösterilerde beni öyle duygulandırır ki, onu izlerken her defasında ağlarken bulurum kendimi.

"Denedim aslında," İmer, bir sır veriyormuş gibi iyice bize doğru eğildi. "Kaç kere gittim biraz koklatmaya ama adamı bir türlü bulamadım."

İmer, biricik para annemiz. Paradan oluşan bir nehrin onlara ait ormandan geçip lüks villalarından birinin bahçesine aktığı, kışın ısınmak için şöminede odun niyetine para attıkları, kuru ağaç sevmedikleri için son bahar ve kış aylarında ağaçların dallarına yaprak niyetine yeşil renkli banknotlar astırdıkları, bunlar İmer ile ailesi hakkında dedikodulardan sadece birkaçı. Ona bu dedikoduların gerçek olup olmadığını sorduğumda, ufak bir omuz silkmeyle beni geçirmişti. Zengindi ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Siyah uzun saçları ve mavi keskin bakışlara sahiptir, insanlar o kedi gibi gözleri nedeniyle onunla göz göze gelmekten korkar.

Sahnedeki kalabalığı arasında gözlerim rektörü aradı ancak, bu konferansı organize eden birkaç kişi dışında kimse yoktu. "Buraya da gelmemiş." Daha önce fark ettiğim bu bilgiyi onlara sunarken ağzımla cık cık gibi onaylamaz sesler çıkarıyordum.

İmer gibi, sahnede vaaz veren din adamlarını dinlemekten vaz geçen Hima arkasına, bizim olduğumuz tarafa döndü. "Nereye gitmiş ki acaba? Naruto filmi yapmak için izni lazım, kaç gündür peşindeyim ama yer yarıldı da içine girdi sanki."

Hima, grupta erkek ihtiyacını benimle birlikte dolduran yegane dostum, bize katılan son kişiydi ve o gelene kadar iki güzel kızın arasında ne kadar yalnız kaldığımın farkında bile değildim. Onun okul dışında vaktini harcadığı yer yönetmenlik kursudur. Onun takıntılı olduğu bir labirent film serisi vardır bir de Naruto isimli anime serisi. Labirent serisinde Newt karakteri için cenaze töreni sergileyecek, Naruto'dan daha fazla severim korkusu nedeniyle başka anime dizileri izlemeyi reddedecek kadar takıntılıdır. İnsanlar, onun olaylara fazla tepki gösteren farklı düşünce biçimine sahip bir oğlan olduğunu bildikleri için ona bulaşmayı istemezler. Tüm bu tuhaflıklarına rağmen, ortadan ayırdığı uzun saçlarının ona verdiği cool havaya dayanarak yakışıklı olduğunu sanır, garibim.

Yüzünü buruşturdu Katherina. Ancak onun bu yüz buruşturmalarına bağışıklık kazandığımız için pek bir etkisi olmadı üzerimizde. Onun bu depresif, agresif hallerine alışmıştık ister istemez. "Belki senin Naruto fikrinden kaçmak için ortalıkta yoktur."

"Öyleme söyleme Dramaqueen'im, senin beni desteklemen lazım. Seni başrol yapacağım."

Hima'nın mızmızlanmasına daha da yüzünü buruşturdu Katherina. "Aman istemez, kalsın."

"Sen boş ver rektörle bu Drama Kraliçesi'ni bebeğim," İmer, annecik olmanın görevini yerine getirerek sağ elini Hima'nın çenesine koyup kendisine çevirdi. "Onlara ihtiyacın yok, eğer istersen sana sponsor olurum. Sadece ihtiyacın olan şeyleri söylemen yeter, biliyorsun."

İmer, göz kırptıktan sonra elini çektiğinde, açıkçası neredeyse Hima'nın ağzının suyu akacaktı. Eğer Hima'nın yerinde olsaydım, güzel ve zengin bu kız bana kur yaptığında düşüp bayılırdım. Ancak günün şanslı kişisi Hima gibi duruyordu, onun yerinde değildim ve benim aksime bayılmasa da etkilendiği her halinden belliydi.

Oflayarak arkasına yaslandı Katherina. "Zenginlerden nefret ediyorum."

"Bence her zenginden nefret etme," derken oldukça hülyalıydı Hima. Kafası hülyasında dalgalanmasına rağmen İmer'i savunmaktan geri durmamıştı. Onu bu hülyaya İmer'in soktuğu hesaba katılacak olursa, oldukça normal sayılabilirdi bu tavrı.

"Benden nefret etmemek için kaç para istiyorsun söyle."

İmer'in oynadığı role güldüm ve onun bu oyununa ayak uydurdum. "Kaç para ulan senin nefretin?"

Hapburn'un ciddi tavrını korumak, gülmemek için kendini zor tuttuğunu seğiren dudak kenarından anladım. "Ben satılık değilim."

Sesini, özünde iyi adam olan mafya babaları gibi çıkardı. "Herkesin vardır bir meblağsı yeğen."

Özlü sözlerin annesi Katherina geri durmadı. Çok fazla senaryo ezberlemek durumunda kaldığı için durup durup özlü sözler kullanarak konuşmaya devam ederdi. "Dümende iyisin anladık da, karada gemi yürümez."

İşte burası benim sıramın geldiği an oluyordu. Çiçek Abbas filminde, Çiçek Abbas ile Şakir'in özlü ama altını doldurmayan manasız sözlerle birbirleriyle kapışmasını izlediğim o andan beri bu günün hayalini kuruyordum. Birkaç özlü söz ezberlemiştim Katherina ile karşılıklı atışmak için. Belki, din adamları hala vaaz verirken ne yeri ne de zamanı değildi ama bunun zamanı hiç de gelemeyebilirdi.

Ufak bir öksürükle ezberlediğim sözleri toparladım önce kafamda, bu öksürük dikkatleri de üzerime çevirmişti. "Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza" diyerek filmdeki sözle başladım atışmaya.

Kaşlarını çattı, ne yapmaya çalıştığımı anlamamıştı ama yine de karşılık verdi. "Ben yokken rüzgarım eser, o da size yeter."

Hima gaza getiren tayfanın bandocusu olarak, 'Ooo' diyerek kızıştırdı ortalığı. Hima'nın tezahüratı ile birlikte Katherina'nın gözünde bir parıltı belirdi, onunla atışmak istediğimi ancak anlamıştı.

"Hep hayır dese de hayat, hep hayırlısı diyeceğim hayata inat."

Hima'nın Oo'lamasına Hima da katıldı. İkisinin sesi bir olunca, soktuğum laf daha da bir yerine oturmuş gibi hissediyordum. Tamamen saçma, boşu boşuna bir şeydi belki bizimki ama eğlenceli olduğu su götürmez gerçeklerdendi.

Benim aksime çalışma olanağı olmayan Katherina aklına geleni söylüyordu. "Ben kendi içimde kopardım kıyameti, bundan sonra ateş olana yaşatırım cehennemi."

"Ooo!"

Ezberimde sınırlı kalan son cümleleri gözden geçirdim ve hızlıca içinden birini seçtim. "Üflediğim anda sönersin, beni anca rüyanda görürsün."

"Ooo!"

Güldü Katherina. Öncesinde çatılı olan kaşları çözülüp rahatlığa ermiş, üzerindeki kara toprağı atmayı başarmıştı. "Köşeme çekildim gülüyorum, adamların madamlığını izliyorum."

"Aaa!"

"Sahne senin devam et, sıra bana gelmesin dua et," derken, şuana kadar takılmadan konuşmayı başarmanın mutluluğuyla gülüyordum.

"Ooo!"

"Etrafım çok kalabalık ama çoğu kullanıp atmalık."

"Uhuu!"

"Rol yapsam da bazen hiçbir şey güldürmüyor, sorun değil çünkü beni hiçbir dert öldürmüyor." derken çaresizdim. Zihnimde bu gün için barındırdığım son ezber cümlemi kullanmıştım.

"Ooo!"

Hima ile İmer, o a gibi alfabenin sesli harflerini uzatarak tezahürat yapıyorlardı. Durdu bir saniyeliğine Katherina daha sonra bana saydıracağını belli edercesine derin bir nefes aldı. "Aşk bir otobüstür binmesini bilmeli, son durağa gelmeden inmesini bilmeli. Sev beni, seveyim seni. Gaz fren şanzıman, halim duman. Aşkı çekene, derdi bilene sor. İstedim vermediler, sen şoförsün dediler. Çilemse çekerim, kaderimse gülerim. Yaklaşma toz olursun, geçme pişman olursun. NABER!"

İmer ile Hima seslerini yükseltip bir de alkışlayarak Oo'lamaya başladığında, yediğim lafları umursamadan ortamın coşkusuna uyup ben alkışlamaya başladım. Bükemediğin bileği öpeceksin görüşü açısından, alkışlarımın arasından kısık sesle ıslık çaldım hafifçe. İyice götünü kaldırdığımız Katherina, halka sesleniş yapan devlet adamı gibi elini göğsüne koyarak bizi selamladı.

"Kimin kızı be!" diye cırladı hızını alamayan İmer. "Sıçtın onun ağzına!"

Etrafımızdaki öğrenciler kafalarını bize çevirerek sessiz olmamızı belirttiklerinde fazla gürültü yaptığımızı anladık ve bu coşkulu bağrışmalara da, atışmaya da bir son verip önümüze döndük. Hala din adamı vaaz veriyordu, hala sıra ilahiye gelmemişti ve beklemek sıkıcı olmaya başlamıştı.

"Bu LPG, gazdan başka bir şey olmayan şeytanlara prim vermeyelim din kardeşlerim. Vicdanlarımızı sömürmelerine, aynı cinsin birlikte olabileceğini düşündüren sapkınlığı normalleştirmeyelim. Yolumuz belli, yapmamız gerekenler, yapmamamız gerekenler belli. Tanrı'nın söylediklerinden, gösterilerinden şaşmayalım. Tanrı bu sapıtmış kullarını sevmez, şeytana kanan bu kullardan olmayalım kardeşlerim. Tanrı'nın sevdiği kullardan olalım."

"Katılmıyorum!"

Konuşan yaşlı din adamının sesini yarıda kestirecek kadar güçlü bir bağırış yükseldi binlerce öğrencinin arasından. Ayağa kalkan Roza, kaşları çatmıştı ve oldukça sinirli görüyordu. Ondan başkası da bu baş kaldırıya cesaret edemezdi zaten, bu yüzden bu bağıranın Roza olduğunu görenler normal karşılayıp yarım bıraktıkları muhabbetlerine geri dönmüşlerdi.

Binlerce öğrenci vardı konferans salonunda. Bazıları isteyerek buraya gelmiş, bazıları gelmek zorunda kalmış insanlardan oluşuyordu. Bu insanlardan bazıları din adamlarının düşündüğü gibi LBGT'yi şeytan tuzağı olarak görüyor ve onlara LPG diyerek dalga geçiyordu. Bu insanlardan bazıları ise onur yürüyüşüne katılmayı, bu konferansa katılmayı tercih ediyor, din adamlarını bir kaşık suda boğmak istiyor ama zorunlu oldukları için bir şey diyemiyorlardı. Bazıları ki onların içine ben de dahildim, tarafsız kalıyor, her iki görüşü de hem haklı hem haksız bulanlar olarak sessizliği tercih ediyorduk.

"Ne dedin kızım?" diye sordu az önce konuşan din adamı. Öndeki beş din adamlarının en ortadaki olanıydı ve her yeri altın haclarla süslüydü. Yüzükleri, kolyesi, bilekliği, her şey saf altındı.

"Az önce, Tanrı LGBT bireyleri sevmez dediniz. Ben buna katılmıyorum."

Roza, bizim olduğumuz sıranın yaklaşık beş sıra kadar ilerisinde ve daha ortalarda duruyordu. Ayaktaydı ve onca oturan insanın içinde ayakta dikilen tek kişi olarak dikkat çekiyordu, haliyle bir çok insan da onları izliyordu.

"Tanrı şeytana uyan hiçbir kulunu sevmez." dedi din adamı.

"Madem sevmiyor, o zaman niye yarattı?"

Kaşlarını çattı din adamı. "Tövbe haşa, bunu sorgulamak bize düşmez. Bize düşen onları kınamaktır."

"Anlattıklarınız bana hiçbir şey ifade etmiyor. Öyleyse ben Tanrıya kızgınım. Yarattığını sevmiyor, sevmediğini yaratmakla kalmıyor; severek yarattıklarını da onlara düşman ediyor."

Roza'yı anlamak zordu. Bundan günler öncesinde, din konusunda acımasız eleştiri yapan insanlara dini savunmuştu. Onun neyi savunduğunu anlamak en zor olandır, belli bir düşünceyi veya kültürü desteklemez, o an için kimin hakkı yeniyorsa onları savunur. Yine aynısını yaptı, belkide din adamlarını dinlemek zorunda olup sesini çıkaramayan LGBT bireylerin sesi oldu.

Beş din adamı ve onların arkasında sesini çıkarmadan duran din kadınlarının kaşları çatıldı, duydukları hoşuna gitmemiş gibiydi. Beş adamın en ortadaki, sayıp dökeceğini belirtircesine ağzını açtığı sırada tekrar sözü kesildi.

"Ben de katılmıyorum!"

Sesin sahibi Gayret en ön sıradan ayağa kalktı, pek yüksek sayılmayan platformun üstüne çıkıp din adamlarının önünde durdu. Uzun boylu, zayıf ve onu diğer insanlardan ayıran çillere sahip esmer bir kızdı Gayret. Pek aykırı davranışları yoktu ama damarına basıldığında içindeki kaplanın pençeleri ortaya çıkaveriyordu.

"Bana şeytan mı fısıldadı bilmem ama aşkımı da yaşamaktan çekinecek değilim!" diye bağırdıktan sonra elini kürsünün altındaki kalabalığa doğru uzattı. Uzattığı elini, sarışın bir kız tuttuğunda onu yukarı çekerek yanına çıkarı.

Gayret'in yanına çıkardığı kız Hayat'tı. Kısa boylu, sarışın ve mavi gözlere sahipti. Bu iki kız sürekli birlikte takılır, nereye giderlerse gitsinler yapışık ikizler gibi birbirleri olmadan takılmazlardı. Onları en yakın arkadaş olarak görürdüm, bilirsiniz insanlar kendi kafa yapısına uyan birini bulduğunda onunla ölümüne arkadaş kalma gizli sözleşmesinden imzalayabilirdi. Ancak onlar bana, onlar hakkında düşündüğümden daha fazlası olduklarını gösterdiler. Gayret, Hayat'ı belinden tutup kendine çektiği gibi, din adamlarının hemen yanında olmasını umursamadan dudaklarına yapıştı.

Sonrası ise ufak çaplı kıyamete dönüşen kargaşadan ibaretti. Dini duyguları kabarık olanlar, birbiriyle öpüşen bu iki kızı kabullenemeyip sahneye kutu kola gibi eşyalar fırlattı. Sinirlenen din adamları bağırarak konuşmaya ve azarlamaya başladı, din adamlarının sesinin arasına öğrencilerin gürültüleri karıştı. Sahneye eşya fırlatanlara, LGBT taraftarları azarladı. Sonunda ise iki gurup arasında ufak bir çatışma patlak verdi. Birbirine girdi iki gurup, kim kime vurdu, kim kime ne fırlattı, kim kime küfür etti takip edemedim.

Sandalyelerin dizili olduğu alanda, en kenarda olmamıza rağmen birazcık ara dayağı yemekten kaçamadık. Kendimizi savunduk başlarda, bizi de kavganın taraflarından sananlara dil dökerek kendimizi aklamaya çalıştık. Sonunda kargaşa daha da büyüyüp din adamlarının bulunduğu alana kadar taşınca buradan gitmeyi akıl edebildik. Kavgayı fırsat bilip din adamlarının altın takılarını çalanlar oldu, dayak yemekten bayılanlar, kargaşayı durdurmaya çalışanlar.. Hatta kaçma girişimimizde az kalsın boynumdaki kamerayı kırıyordum, sentçe yere düşürmüştüm. Konferans salonundan çıkmadan önce son gördüğüm şey, Hayat'a sataşan bir çocuğa yumruğunu geçiren Gayret olmuştu.

Roza'yı göremedim kargaşanın içinde, belki bizim gibi kaçtı, belki taraflardan biri olup kavgaya karıştı. Onun taraf tutacağını düşünmediğim için ikinci ihtimali olasılıklar arasından çıkardım. Ancak kaçmayı da ona yakıştıramadım. Bu yüzden, kalabalık arasından sıvışmaya çalışırken aklımda Roza vardı. Ne yaptığını, ne halde olduğunu merak ettim. Geri dönüp onu koruyup kollamak istedim ama benim bu girişimimi istemeyeceğini, kendi ayakları üzerinde durabilmek için dışarıdan gelecek bütün yardımlara kapalı olduğunu biliyordum.

𖤋

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.