Herkesin meşgul olduğu, yoldan çevrilen rastgele bir insanın bile onu oyalayacak işlere sahip olduğu bir üniversitedir burası. Sanki tüm öğrenciler birlik olmuşlar, okulun ihtiyaçlarına veya kendi kişisel ihtiyaçlarına göre görev dağılımı yapmışlardı. Ben de üzerime düşeni yaptım, eğer bu okuldaysan mutlaka özel hayatta vakit ayıracak bir hobi veya ona benzer şeylere sahip olmalısındır. Bu yüzden, merakımı tatmin edecek, araştırmalarımı yaparken dışarıdan deli olduğum yanılsamaları yaratmayacak şekilde meşgul olma kararı aldım, bu doğrultuda da okulun gazetecilik kulübüne yazıldım.
Ben hayatın anlamını arıyordum, gazetecilik ise her alanda bu arayışıma katkı sağlayabilecek en yararlı vardiya olurdu benim için. Makaleler yazarken veya haber değeri olan olayları bir oyana bir bu yana kovalarken, diğer yandan hayatın anlamını da arayabilirdim. İnsanlara soru işaretlerimi giderici sorular yöneltirdim ve onlar bunun sebebini gazeteci olmama bağlarlardı. Araştırma fiili gazeteciliğin temel prensiplerinden biriydi ve araştırma fiili, hayatın anlamını bulmamda en büyük etkendi. Gazeteciliğin bu arayışımda zararı dokunmaz, fayda sağlamaktan başka işe de yaramazdı.
Gözümde gözlüğüm, gazeteci kimliğime destek profil yaratırken, bu profili daha da desteklemesi için kameramı kalın askısıyla boynuma asar gün boyu hiç çıkarmazdım. Zamanın, birbirine bölünmüş anlardan oluştuğu kanaatine varmış biri olarak, her ana değer verir ve kameramla o küçük zaman dilimini yakalamayı umardım. Genelde, taşınabilir ses kayıt cihazı kullanırdım ama bugün küçük not defteri kullanmayı tercih etmiştim. Ses kayıt cihazı röportajlarımda veya olası taze olaylarda fazlasıyla işimi görüyordu ancak şimdiki görevim sadece makale yazmaktı ve bir not defteri bile işimi görürdü.
Bugün hayatın anlamını, içinde bir çok yaşamın ve hayatın durup durup sergilendiği, çeşitli insanların sürekli sürekli hayat bulduğu o yerde, tiyatroda arayacaktım çünkü gazetecilik kulübü için bugünkü görevim yeni oyunları için tiyatro oyuncularıyla röportaj yapmaktı. Eğer tiyatro denilen bir mekan olmasaydı, o çeşitli oyunları ancak rüyamızda görürdük çünkü birbirinden farklı hayatların canlandırılıp senaryolar aracılığıyla aktarıldığı tek yer rüyalar alemidir. Geçmiş yüzyıllardan veya gelecekten insanları izlemek isteyen tiyatroya gelirdi, kahkahalarla gülmek isteyen veya bir kuple dramda kendini bulup için için ağlamak isteyen de kendini tiyatroda bulurdu, hayatında kral veya kraliçe görmemiş biri sadece bir biletle tiyatroda onların birebir yaşamlarını izleyebilirdi. Yani tiyatro, hayatın anlamını bulmamda bana yardımı dokunabilecek gazetecilikten sonra en yararı dokunan ikinci etkendi.
"Katherina!" diye seslendim tiyatronun basamaklarını inerken.
Seyirci koltuklarının arasından basamakları inerken korkuyordum çünkü etraf karanlıktı. Sadece sahnenin olduğu kısmın üstündeki lambalar yanıyordu ve oradan gelen ışık etrafı aydınlatmaya yetmediği için ortamda loş, korkutucu bir hava vardı.
"Önen, buradayım."
Seyirci koltuklarının en önündeki kısımdan ayağa kalktığında görebildim ancak. Bugün sahne değil de sadece provalar olduğu için her zamanki kalabalık yoktu, çalışmasına gerek olmayan oyuncular dahi gelmemişti. Yalnız değildi Katherina, onu kırmızı atkısıyla birbirinden ayrı düşünemediğim Havin de yanındaydı. Asıl röportaj yapacağım kişi ise oydu, Havin'di.
Havin hakkında bir çok dedikodu vardır, çoğu asılsız iddialardır ama ben Katherina sayesinde o dedikodulardan doğru olanlardan birkaç bilgiye sahiptim. Havin, tiyatro kulübünün sorumlusu ve yönetmenidir, boynuna gevşekçe bir kat doladığı kırmızı atkısı olmadan bir adım atmaz. Atkısını zamanında sevdiği kadın aldığı için hiç çıkarmadığı, Katherina sayesinde öğrendiğim bilgilerden sadece biri. Romeo ve Juliet, onun en sevdiği oyunlardan biridir ama ne bu oyunun sahnelenmesine müsaade eder, ne de Romeo ve Juliet oyunundaki isimlerin anılmasını ister. Onun için özel bir oyundur, onun yanında kimse bu konunun bahsini dahi açamaz.
Havin, kalbi kırık, yüreği kırık bir adamdır. Zamanında, Romeo ve Juliet oynarken sevdiği kadın, son sahnede gerçek zehir içerek intihar etmiş. Havin'in sevdiği kadın, hala Havin'e aşık ve onun kollarında, en romantik şekilde geride nasıl bir enkaz bıraktığını umursamadan ölmek istemiş. Havin kırmızı atkısını hiç çıkarmaz çünkü o atkı, sevdiği kadının ona verdiği son hediyeymiş. Havin yarım kalmışlıkların adamı. Romeo ve Juliet oyununun yeri onda ayrıdır çünkü ondan sevdiği kadını çalmış, kimse onun yanında bu bahsi açamaz bile.
Havin'in hikayesini duyduğumda şaşırmış ve onun için üzülmüştüm. Ancak onu ilk gördüğümde daha da şaşırmıştım. Havin kız ismidir ve onu aklımda canlandırırken hep kibar bir kadın olarak betimlemiştim kendimce ancak beklediğimin aksine bir doksanlık hayata küsmüş bir adam görmüştüm. Havin kız ismidir ve dedikodulara göre, gençlik zamanlarında ismini değiştirmeye kalkışmış ama sevdiği kadın ona engel olmuş. Sevdiği kadın seviyor diye ismine gelecek laflara karşı çok hassastır, bu hassasiyeti de dedikoduları destekler vaziyette.
Nereden bakılırsa bakılsın feleğin çemberinden geçmiş, yaşanabilecek bütün acıları bir gençliğe doldurmuş. Neredeyse babam yaşında ama sevdiği kadını kaybettikten sonra tekrar sevmeye çalışmamış, ölesiye sadık bir adam Havin. Kırmızı atkısı, arkadan topuz yaptığı ve kendine daha sanatçı havası kattığına inandığı uzun saçları, kirli sakalları ve bayık bakışları ile bu okulun karakteristik isimlerinden biri. Çok dertli ve popüler olmayan bir görüşe göre sürekli sahnede dram sergiletmesinin nedeni bu dertli oluşu. Onun kırık bir adam oluşu tek bakışta, ilk bakışta anlaşılır.
Havin ile Katherina vardı sadece, belki röportaj için belki başka sebeplerden dolayı diğer oyuncular yoktu. Önde ve oturur vaziyette oldukları için içeri girdiğimde görememiştim onları ama şimdi Havin uzun boyuyla ayakta beklerken onu fark etmemek imkansız olurdu.
"Hoş geldin," dedi ve nazik biri olduğunu belirtircesine elini uzattı. "Bu işi hemen bitirelim."
Uzattığı elini hafifçe sıkıp resmi bir şekilde yukarı aşağı salladıktan sonra geri çektim. Daha sonra Katherina'ya döndüm ve onun saçını, gıcıklık olsun diye karıştırdıktan sonra tekrar odağımı Havin'e verdim. Katherina oflayıp saçını düzeltirken Havin gülüyordu.
Onun boyunun bir doksandan fazla olduğu yönündeki söylentiler, onun yanındayken daha inandırıcı geliyordu. Ben de uzundum, bir erkeğe göre ortalamaydı boyum ancak onun yanında kısa kalmıştım ve bu açıkçası moralimi bozmuştu. Bu moral bozukluğumu belli etmeden ve kimsenin ısrar edip bana yerimi göstermeden hemen yanımdaki bordo renkli seyirci koltuğuna oturdum . Havin hemen yanıma otururken Katherina ayakta kalmayı tercih etti.
Elimde tuttuğum not defterindeki gazetecilik kulübünün benim için hazırladığı sorulara baktım. Bana ayırdıkları bölümün röportaj olmasını istiyorlardı ama sorularımı üçten fazla olmaması şartına bağlıyorlardı. Röportajdan kitap basıldığı devirdeyken hangi akla hizmet üç soruyla sınırlandırmışlardı bilmiyordum.
Bu kulübü nasıl kurdunuz?
Kulübün başarıları neler?
On yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?
Benim için hazırladıkları ve röportaj adı altında sormamı istedikleri üç soru daha çok yeni çalışan alan şirket sorularına benziyordu. Sanki adama mesleği hakkında sorular yöneltmiyorduk da onu işe alacaktık.
Kafamı olumsuz şekilde sallarken yine kendi bildiğimi okuyup kendi hazırladığım soruların olduğu sayfayı açtım not defterimden. Zaten kafama buyruk davrandığım için bana ayırdıkları göreve ek olarak ne yapmam konusunda ayrıntılı bir de pusula veriyorlardı. Günün sonunda azar işiteceğimi bilsem de yine bildiğimi okuyup o pusulayı uygulamaya dökmezdim.
"Tiyatronun senin için anlamı nedir?"
Önce şaşkınlıkla büyüdü gözleri, benden böyle bir soru beklemediği aşikardı. Büyük ihtimalle kulübün bana verdiği gibi resmi sorular bekliyor olmalıydı. Daha sonra anlayışla gülümsedi. Cevap vermek için düşündü birkaç dakika, benim için akmayan zaman o dakikaları bana saatlermiş gibi işlemişti. Hiç cevaplamayacağını düşündüğüm kısa ancak bana uzun gelen bir müddet zamandan sonra nihayet ağzını açmıştı.
Ondan gelecek birkaç cümleye aç şekilde beklerken yine istediğim cevaba ulaşamadım. Dışarıdan gelen bir gürültü ile konuşmaya başlamadan kaşlarını çatıp dikkatini sahneye vererek bu sorumu cevaplama girişimini sonlandırdı. Ben de onun yaptığı gibi yaptım, dikkatimi gürültünün geldiği yöne sahneye çevirdim.
Sadece üç kişi olduğumuz büyük salondan, yere ne düşürülürse düşürülsün yankı yapmasından dolayı büyük bir gürültü çıkaracağını düşünüyordum. Gürültünün kaynağı bir nesnenin yere düşme sesine benziyordu ancak net bir bilgiye sahip değildim. O saniyelik gürültünün ardından konuşma ve gülüşme sesleri gelmeye başladı, yarı karanlık bir alanda olduğumuz için açıkçası biraz korkmuştum. Sahnenin hemen önündeydik ve sahne boyum kadar yüksek bir platformun kaldırdığı geniş bir alandı. Sahnenin, kenardan oyuncuların girip çıktığı, perdenin gizlediği bölümden gülüşerek çıktı tüm bu patırtının sahipleri.
"Kızım dikkat etsene," diyen Roza'ydı. Sahnenin kenarında ve varlığımızı hala fark etmemiş şekilde yanındaki arkadaşına gülerek söyleniyordu.
Ah, benim Roza'm. Roza, sesini çıkaramayanların son anonsçusu, sınıfımızın biricik devrimcisi. Özgürlüğü kısıtlananların duvarlarını yıkması için balyoz görevini üstlenmekten çekinmez, kendisi zarar görür ama umursamaz. Başka insanların dertleriyle o kadar ilgilidir ki, sıra kendine geldiğinde yine sıranın en sonuna geçer.
"İstemeden oldu," dedi Tunga.
Tunga, okulun en sevilen ismidir, onu sevmeyen yoktur ve kanaatimce en saygı duyulması gereken kişidir. Hemcinsim olmasına rağmen okulda onun için koruyucu tanrıça derler. Herkesin toplumun erkek kesimine yapıştırdığı umursamaz, kaba, hödük etiketlerini tek başına sökmüş biridir. Sürekli yardım kampanyaları düzenler, düzenlediği bağış kampanyaları aracılığıyla topladığı paralarla kim bilir kaç yetimi ölümden kurtarmıştır. Onun sınıfımızda olması, başta ben olmak üzere bütün sınıf için durmadan şükür edilmesi gereken bir olaydır.
Tüm bunlarla birlikte, onun çok narin biri olduğunu düşünmüştüm. O benim hemcinsime yönelik tabuları yıktığı yetmezmiş gibi, o benim onun hakkındaki tabularımı da yıkmıştı. Galiba Roza tam da kendisi gibi insanlarla takılıyordu çünkü Tunga ile ilk konuşmam benim için oldukça şaşırtıcı olmuştu. Sakar olduğu için sürekli bir şeyleri yıkıp döküyordu, üç lafından biri küfür ve diğer hayran olduğu şarkıcıdır, kalan biri de o anki konuyla ilgili söylenmesi gereken olur. Yürüyen müzik arşivi olduğunu söyleyebilirim çünkü en ufak bir mırıltıdan bile onun hangi şarkı olduğunu anlar.
Yine sakarlığı tutmuş, tahmin ettiğim gibi bir şeyleri yere devirmiş olmalıydı. Kara kaş kara gözlü tipik bir görünüşe sahip olsa da itiraf etmem gerekirse benden yakışıklı olabilirdi. Şimdi bir daha düşüm de, benden yakışıklı falan olamazdı. Tamam belki yüzü benden daha çok kızları cezbediyordu ama ben, sarı ve dalgalı saçlara sahiptim. Çok güzel saçlara sahiptim ve bu saçlar bende olduğu sürece dünya üzerinde hiçbir erkek benden daha yakışıklı falan olamazdı.
"Az kalsın ben de düşüyordum sikeyim ya," diye söylendi Hesila. Söylenmesine rağmen yüzünde bir gülümseme vardı.
Hesila oldukça güzel bir kızdı, siyah uzun saçlara ve koyu renkli gözlere sahipti. Eğer ilginç huylara sahip olmasaydı bir çok erkeğin onun peşinde pervane olacağına emindim ancak hareketleri ile kimseyi yanına yaklaştırmıyordu.
Hesila feminizmin rol modeli, okulun ve sınıfımızın dövüş ustası, Brus Lee'nin reenkarnasyonu. Zamanında aldığı dersler sayesinde bir çok dövüş sanatı alanında ustalaşmış, kavga etmekten çekinmeyen biridir. Elinde sürekli vişneli meyve suyu taşır ve tarihin kraliçelerinden Tomris Hatun'u rol modeli olarak kendine almış. Biriyle kavga sonrası yere serdiği rakibinin üzerine meyve suyunu dökmek ve 'Al sana kan, kana kana iç' demek onun imza hareketidir. Kana daha çok benzediği için vişneli meyve suyu taşıdığını bizzat kendisi itiraf eder ve inkar etmez.
Bizi hala fark etmemişlerdi ve kendi aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Sahne yukarıda kaldığı için oturur vaziyette şaşkınca onları izleyen bizleri belki de hiç fark etmemişlerdi. Yalancı bir öksürükle ayağa kalktı Havin, fark edilmek için yapmıştı belli ki ve onun doksanlık boyuyla fark edilmemesi imkansız olduğu için ayağa kalkması en isabetli karardı.
Havin'in öksürüğüyle bakışları bize döndü sahnedeki Roza, Tunga ve Hesila'nın. Başta korkuyla hoplamışlardı, onlara hak veriyordum çünkü bu neredeyse ışıksız alanda onlar gürültü çıkardığında da ben korkmuştum hafiften. Şimdi ise donakalmış vaziyetteydiler, yaramazlık yaparken yakalanan çocuklardan farkları yoktu.
"Sizin burada ne işiniz var?" diye sordu Katherina. Tiyatronun ikinci sorumlusu olarak buralar genellikle Havin'den sonra onun sorumluluğu altındaydı ve kimin girip çıktığından, uçan sinekten bile haberi olmak zorundaydı. Anlaşılan şaşkın üçlü izinsiz girmişlerdi buraya çünkü Katherina hafif sinirli görünüyordu.
Geniş salonda olmanın dezavantajlarından biri en ufak sesin dahi yankılanarak duyulması olmalıydı. Bu dezavantaj sayesinde, Roza'nın diğerlerine doğru fısıltıyla "Sıçtık" demesini rahatça duyabilmiştim. Aynı şekilde Havin ile Katherina'da duymuştu ama o onu duyabildiğimizden habersizmiş gibi davranıyordu. Tatlı görünüyordu çünkü biz hariç her yere bakıyordu.
"Biz mi?" diye sordu Tunga kendini işaret ederken. Hemen yanındaki Hesila'ya döndü ardından. "Ne yapıyoruz biz burada?"
"Şey yapıyoruz," bir müddet ne diyeceğini düşündü önce Hesila. Gerginlikten ikisi de konuşurken saçmalıyordu. "Biz burayı boş sanmıştık."
Roza, ikisinin arkasına saklanmıştı konuşmaktan kaçar gibi. Genellikle konuşmaktan çekinmezdi ama büyüklerine oldukça saygılı yapısı yüzünden hesap verirken hep zorlanırdı. Mükemmelliğin vücut bulmuş, devrimciliğe gönül koymuş hali gibiydi. Harika biridir o.
Bıkkın bir çekti Havin. "Aşağı gelin."
Hızlı ve uzun birkaç adımda, sahnenin tam da bizim önümüzdeki kenarına geldi ve aşağı doğru eğilerek baktı Tunga. "Nasıl ineceğiz buradan?"
Tunga'nın ardından Roza ile Hesila'da geldi yanına. Sahneye çıkan basamaklar, en sağ ve en sol olmak üzere iki taraftaydı ama onlar bunu bilmiyor olacak ki sahnenin orta kenarlarını inceliyorlardı. Ayağıyla sahne kenarında, yerdeki demirlerle uğraşmaya başladı Tunga.
"Oradan iniş yok, kenardaki merdivenden inin," dedi Katherina. Sahneye zarar vermelerinden korkuyormuş gibi eli yüreğinde izliyordu onları.
Romeo ve Juliet balkon sahnesi çeker gibi, sahneye yaklaşıp ellerimi Roza'nın tutması için havaya kaldırdı. Ancak bu sahnede orijinalinin aksine Romeo Juliet'in yanına çıkmayacak, Juliet Romeo'nun yanına inmesi gerekecekti. "İstersen inmene yardımcı olabilirim."
Dizlerinin üzerine çömelip ellerimi tuttu. Her defasında içimde farklı duyguları hareketlendiren bir eylemdi ellerimizi birleştiren. Bu sefer Romeo ile Juliet'in aşkı imkansız değilmiş, düşman aileler bu aşk için uzlaşmaya varmış ve kitap mutlu sonla bitmiş gibi bir histi. Romeo ile Juliet birbirine kavuşmuş, Havin ile sevdiği kadın hiç birbirinden kopmamış gibi bir duyguydu.
"Olur," dedi gülümseyerek.
Gülümsemesine dizelerce şiir yazılabilirdi, hatta onun gülümsemesine koskoca bir şiir kitabı bile doldurulabilirdi. O daha önce bir şairle karşılaşmadığı için kendimi şanslı varsaymalıydım ama neden varsaymalıydım bilmiyordum. Tüm bu güzelliğin temeli neydi?
Geriye doğru saydım atlarken tereddüt etmemesi için. "Üç, iki, bir."
Gözlerini kapattı sıkıca, korkusuzca kendini boşluğa bırakırken onu yakalamamdan şüphesi yok gibiydi. Ellerimi tutan elleri çözülüp boynuma sarılırken, ben de düşüşünü yumuşatmak için beline sarmıştım. İncecikti beli ve hiç de ağır değildi. İnce beli bir gülün dalına, güzelliği o gülün kırmızı taç yapraklarına benziyordu, kırmızı gülü sarılıp o yüksek sahneden indirmişim gibi hissetmiştim. Bu durumda keskin karakteristik özellikleri de gülün dikeni oluyordu sanırım.
Ayakları yere değdiğinde gözlerini açtı ve kocaman gülümsedi. Elleri hala boynumda ve üstelik benim kollarımda onun ince beline sarılıyken, bu kadar yakınımdayken hatırına dizelerce şiirler dökülmesi gereken gülümsemesi sergilemesi pek de sağlıklı değildi benim için. Her saniyesinde güzelliğine güzellik katışını canlı olarak izliyordum sanki.
"Teşekkür ederim," diyerek çekildi. Aslında burada küfürler falan ederek minnet duyduğunu belli etmesi gerekiyordu ama Havin buradayken küfür etmeyeceğini biliyordum.
"Rica ederim," dedim, onun geri çekilerek bende yarattığı boşluğu görmezden gelmeye çalışırken.
Ancak yok sayması çok zor bir boşluk yaratmıştı bende. Ellerimiz buluştuğu anda içimde beliren duyguların tam tersi söz konusuydu bu sefer. Romeo ile Juliet'in aşkı onları yaşatmaya yetmemiş, yine kötü sonla bitmiş gibi bir histi. Havin, sevdiği kadının kolları arasında ölümüne engel olamamış.
Zaten öyleydi, gerçekler acı duygular barındıran içinden çıkılmaz yüklü bir kuyudur. Roza yanımdayken kendimi iyi hissederim, bütün olumsuzluklar olumluya devşirir, hatta geçmişin yükleri bile hafifler. Ancak o gittiğinde gerçekle baş başa kalırım ve gerçek kadar acı veren bir şey yoktur benim için.
"Lan ne yapıyorsunuz?" diye atarlanan Tunga, ileriye doğru attığı yanlış adımı boşluğa denk gelince koca sahneden düştü.
Tunga sakardır, yakar yıkar ve en çok zararı da kendine verir. Hayır sever, toplumun örnek alması gereken, ermişler sıfatına yaraşan biridir. Biraz küfürbazdır ama kusursuz insan yoktur gerekçesiyle bu özelliğini görmezden gelebiliriz.
Dediğim gibi Tunga sakardır ama bu sefer zararı kendine vermedi. Genellikle kolunu bacağını kırar, yanlışlıkla bir yerlerini keserdi ama bu sefer, bu zararı verdiği kişi olmadı. Düşüşü yavaş oldu çünkü doğrudan Katherina'nın üzerine düştü.
Katherina ile birlikte yere serilirken, büyük salın onların düşüş sesiyle inlemişti. Yerde boylu boyunca uzanıyorlardı, altta Katherina'nın cılız ve zarif bedeni, üstte Tunga. Tunga'nın eli, yere çapmasını önlemek amacıyla Katherina'nın başının altında duruyordu. Birbirlerine şaşkınca bakıyorlardı.
"Siktir!" dedi Tunga ve kızın üzerinden hızla kalktı. Katherina'nın kalkmasına yardımcı olmak için elini uzatsa da karşılığında uzattığı elini kabaca ittirilme tepkisiyle karşılaştı.
Kendi imkanlarıyla ayağa kalkan Katherina öfkeden kudurmuş görünüyordu. "Sizin burada ne işiniz var!"
Katherina'nın sesi yankılanırken büyük salonda, o an ikisine bir şey olmadığı için şükretmemiz gereken andı. Anlaşılan Tunga sakar olduğu kadar şanslıydı da.