İçeriğe geç

Sakla Beni

Bölüm 1 · 28 dk okuma

Sakla Beni

Bölüm 1

1.

Hoşgeldiniz:) Nesin'in içinde koca bir evren vardı.Ama bu evrende ses yoktu. Ne bir kahkaha, ne de bir çığlık... Her şey çizgilerden, renklerden ve gözyaşından ibaretti.Konuşamamak, onu eksik değil, farklı yapıyordu. O, sözcükleri değil bakışlarıyla konuşuyordu. Birine bakarken aslında bir cümle kuruyordu."Beni duyuyor musun?" Ama kimse anlamıyordu. Çünkü çoğu insan kelimelerden başka hiçbir dile inanmazdı.Annesi hayattayken bile sessizdi. Ama annesi onun sessizliğini yargılamaz, onu olduğu gibi severdi. Şimdi o yoktu. Geriye sadece babası kalmıştı: emirleri, öfkesi ve darbeleriyle dolu bir gölge. Nesin, babasının yanında kendini bir insan değil, tamamlanmamış bir varlık gibi hissediyordu.Kendisini kâğıda saklıyordu. Çizdiği her figür, konuşamadığı bir kelimeydi aslında. Defterine annesinin silik yüzünü çizdiğinde, sanki yeniden onun kucağına yaslanıyordu. Gökyüzünü çizdiğinde, uçup kaçabileceği bir özgürlüğü düşlüyordu. Çizgiler onun için nefesti, yaşamın tek tutunacak yanıydı.Ama derinlerde bir boşluk vardı. O boşluk geceleri büyüyor, içini kemiriyordu. Yalnızlık, sessizlikten daha ağır geliyordu. Çünkü en kötüsü; dünyada birilerinin seni sevmesi değil, seni duyamamasıydı.Nesin'in en büyük korkusu buydu:Hiç kimsenin, bir gün bile, onu gerçekten duymaması... **** Nesin, defterine eğilmişti. İnce çizgilerle gökyüzünü tamamlıyor, köşeye küçük bir kadın figürü ekliyordu. Kadının yüzü silikti ama gülümsemesi belliydi. Annesinin gülüşüydü bu. Kalemi biraz daha bastırdı. Keşke gerçek olsaydı, diye düşündü. Keşke sesim olsaydı da ona "anne" diyebilseydim. Boğazına bir yumru oturdu, gözleri nemlendi. Ama alışkındı. O gözyaşlarını kimseye göstermeden silmeye... İçinde, kimsenin duymadığı cümleleri bir deftere hapsetmeye...O an bir ses duyuldu.Kapının metal tokmağı sertçe çevrildi.Nesin'in kalemi havada asılı kaldı. Kalbi hızlandı. O sesi çok iyi tanıyordu. Birkaç saniye içinde hayal ettiği bütün gökyüzü, bütün gülüşler yok olacaktı.Kapı gürültüyle açıldı. Babasının iri gövdesi karanlık odaya gölge gibi düştü. Yüzündeki öfke, sanki her köşeyi yakıyordu."Yine mi karalıyorsun?" diye gürledi. "Ben sana erkek olacaksın demedim mi? Erkek gibi yaşayacaksın!" Nesin, defteri kucağına daha sıkı bastırdı. Dudakları kıpırdadı ama tek kelime çıkmadı. Gözleriyle yalvarmaya çalıştı, ama babasının gözleri o bakışları görmeyecek kadar kördü. Adam, bir anda saçlarına yapıştı. İnce boynu geriye savruldu, küçük beden acıyla titredi. Defter elinden kaydı, yere düştü. Sayfalar açıldı, annesinin yüzü odanın ortasına savruldu. Ve o yüz, bir an sonra postallı bir ayakla ezildi.Kâğıttaki anne yok oldu. Tıpkı gerçekte olduğu gibi.Tokat indi. Ardından tekme. Küçük beden duvara çarpınca odanın sessizliği daha da ağırlaştı. Nesin kıvrılıp kaldı. Dudakları bir kez daha kıpırdadı. Bağırmak istedi, çığlık atmak istedi. Ama sesi yoktu.Gözyaşları sessizce akıyordu.Her damla, içindeki kırık bir kelimeydi. Her damla, boğazına sıkışıp kalmış bir çığlık... Ve odada yankılanan tek şey, babasının öfkeli nefesiydi.Bir süre sonra kapı sert bir şekilde kapandı. Ardından evin içinde ağır bir sessizlik kaldı. Ne bir adım sesi, ne bir nefes... Sadece dört duvar, karanlık ve kırılmış bir ruh. Nesin yavaşça doğruldu. Yanakları yanıyordu, dudak kenarı acıyla sızlıyordu. Ama en çok içi acıyordu. Yere saçılmış kâğıtlara baktığında, kalbi daha da ağırlaştı. Annesinin yüzü, çizgilerinin arasından dağılmıştı. Sayfalar yırtılmış, postallı ayak izleriyle kirlenmişti.Titreyen elleriyle tek tek toplamaya başladı. Her sayfaya dokunurken sanki bir yarasına dokunuyordu. Kağıtları göğsüne bastırdı, gözlerinden yaşlar akmaya devam etti. Dudakları kıpırdadı; söyleyemediği kelimeleri, defterin parçalanmış yapraklarına fısıldar gibi..."Anne... Keşke burada olsaydın..."Yatağının kenarına oturdu. Odaya vuran loş ışık, yüzündeki morlukları belli belirsiz gösteriyordu. Defterini dizlerinin üzerine aldı, yırtılmış kâğıtları birleştirmeye çalıştı. Başaramadı. Çizgiler bir türlü tamamlanmadı. Yarım kalan her yüz, içinde büyüyen boşluğu daha da derinleştirdi. O an anladı..Babası onun kalemini kırsa da, çizgilerini ayaklar altına alsa da, içindeki sessizliği yok edemeyecekti. Çünkü onun dili buydu. Onun çığlığı, kâğıt üzerindeki çizgilerdi. Yavaşça kalemini eline aldı. Titreyen parmaklarla yeni bir sayfa açtı. Bu kez annesini değil, gökyüzünü çizdi. Çünkü gökyüzü, özgürlüktü. Ve özgürlüğün resmini kimse ayaklarıyla ezemezdi... ***** Odanın duvarları karanlığa gömülmüştü. Küçük masa lambasının solgun ışığı, Nesin'in yüzündeki morlukları belli belirsiz aydınlatıyordu. O, dizlerini göğsüne çekmiş, sessizce oturuyordu. Bedeninin inceliği, omuzlarının zayıflığı ona bir çocuk gibi kırılgan bir görünüm veriyordu.Kapı aniden açıldı. Babasının gölgesi odanın içine düştü. Elinde tuttuğu kimliği parmaklarının arasında çevire çevire girdi içeri. Gözlerindeki ifade, öfkeden çok alayla yoğrulmuştu. "Nesin..." dedi, dudaklarının kenarı küçümseyici bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Sen zaten hiçbir zaman kız gibi olamadın. Vücudun dümdüz, gelişmemiş. Erkek de değilsin, kadın da. Bir hiçsin." Sözleri odanın içinde yankılandı, Nesin'in göğsüne ağır taşlar gibi düştü.Babası kimliği onun önüne fırlattı. Plastik kart yere çarpıp yuvarlandı, defterinin yanına düştü. "Bak bakalım," dedi alayla, "Artık adın Emre Yılmaz. Erkek olmayı beceremesen de, bundan sonra öyle yaşayacaksın. Senin için kız olmak yok, anladın mı?!" Nesin, titreyen elleriyle kimliği aldı. Kartın üzerindeki fotoğrafa baktığında boğazına keskin bir düğüm oturdu. Kendisiydi o...uzun saçları erkek gibi geriye toplanmıştı ama altında yazan isim başkaydı. Emre..Kalbi sıkıştı. İçinde yankılanan haykırış dışarıya çıkmak istedi: "Ben kızım! Benim adım Nesin!" Ama dudakları kıpırdadığı halde hiçbir ses çıkmadı. Sessizliği, en büyük hapishanesi olmuştu.Babası bir kahkaha attı. Soğuk, acımasız bir kahkahaydı bu. "Defterine çizdiğin saçma sapan yüzler gibi senin de adını silip attım. Artık yalnızca benim oğlumsun. Oğlum Emre!" Sonra arkasını dönüp çıktı, kapıyı öyle sert kapattı ki duvar titredi.Oda yeniden sessizliğe gömüldü. Nesin, kucağında kimliği sımsıkı tuttu. Gözyaşları yanaklarından süzülüp kartın üzerine damladı. O an anladı ki, sadece bedenini değil, adını da elinden almışlardı. Ama içinde bir yer hâlâ direniyordu. İnce, sessiz bir fısıltı gibi..."Ben Nesin'im. Ben hâlâ buradayım." *** Sabah güneşi, perdelerin arasından sızan ince bir ışıkla odayı aydınlatmaya çalışıyordu. Nesin yatağında doğrulmuş, kollarını dizlerine dolamıştı. Gece boyunca hiç uyumamış, elindeki sahte kimliğe bakarak gözyaşlarıyla ıslanmış kâğıtların arasında sabahı etmişti. Kapı aniden çarpıldı. Babasının sert ayak sesleri, mutfaktan gelen kahve kokusuyla birleşti. Elinde dumanı tüten fincan, dudaklarında acı bir gülümsemeyle içeri girdi. "Biliyor musun," dedi, kahveden bir yudum alıp hırıltılı sesiyle, "Kahvede arkadaşlar dalga geçiyor. Senin erkek oğlun yok, kız gibi bir şeyin var, diyorlar. Utanıyor muyum sanıyorsun? Onlara göstereceğim. Sen erkek olacaksın, anladın mı? Erkek!" Nesin'in gözleri büyüdü, kalbi hızla çarpmaya başladı. Kaçmak istedi, ama ayakları kıpırdamadı. Babası bir anda kahvesini masaya koydu, sert bir hareketle saçından yakaladı. Nesin'in ince bedeni, babasının iradesi karşısında savruldu. Saç diplerinden gelen acıyla gözleri doldu, dudaklarından boğuk bir nefes çıktı. Ama ses yoktu... Hep olduğu gibi.Sürükleyerek banyoya götürdü. Fayansların soğukluğu, sabahın sessizliğini daha da ürpertici kılıyordu. Babası köşedeki makineyi aldı, fişe taktı. Motorun uğultusu küçük odada yankılandı."Bu uzun saçlarla mı erkek olacaksın? İnsanların önünde rezil ediyorsun beni!" diye bağırdı. Sonra Nesin'i sertçe klozetin kapağına oturttu, kafasını zorla eğdi. Makinenin soğuk dişleri saçlarına değdiği anda ince teller birer birer düşmeye başladı. Aynanın karşısında göz göze geldi kendisiyle.Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Her tel düştükçe, annesinden kalan tek parça da yok oluyordu sanki.Babası alayla kahkaha attı "Bak! Şimdi erkek gibi oldun. Ama..." Gözleri onun ince omuzlarına, göğsünün dümdüzlüğüne kaydı."Senin vücudun da beceriksiz. Ne kadınsın ne erkek. Utanılacak bir şeysin. Ama ben seni adam edeceğim, Emre!" Saçları tamamen döküldüğünde, Nesin aynaya baktı. Kendini tanıyamadı. Karşısındaki suret, annesinin saçlarını andıran o yumuşaklıkla değil, çıplak bir kafanın acımasız görüntüsüyle örtülmüştü. İçinde bir fısıltı yankılandı:"Ben değilim bu. Bu yüz, bu beden... bana ait değil."Bir süre sonra banyoda yalnız kaldığında sessizlik öyle ağırdı ki, duvarlardaki fayans bile nefes alıyormuş gibi geldi Nesin'e. Aynanın karşısına geçti. Başını kaldırmaya cesaret edemedi önce; gözyaşları kirpiklerinden düşüp lavaboya damlıyordu.Yavaşça, titreyen elleriyle tişörtünün ucunu kavradı. Kumaşı yukarı kaldırdı. Karşısında gördüğü şey, babasının sözleriyle zihnine kazınan çarpık gerçekti.Göğsü dümdüzdü, sadece üzerine oturmayan ince bir sütyen vardı. Ne kadın bedeni gibi kıvrımlar, ne de babasının dayattığı bir "erkek" vücudu... Sanki ortada kalmış, yarım bırakılmış bir varlık gibiydi. Nesin'in boğazına bir düğüm oturdu. İçinde çığlık çığlığa bağırmak istedi:"Ben neyim? Ben kimim? Benim bedenim neden böyle?"Ama dudaklarından tek bir ses çıkmadı. Yalnızca gözleri konuşuyordu. Aynaya baktığında, karşısındaki siluetin gözleri ona tanıdık, ama aynı zamanda yabancı geldi.Elini göğsüne koydu. İncecik kemiklerinin çıkıntısını hissetti. Teninin soğukluğu, babasının kahkahalarının yankısıyla birleşti kulaklarında. İçinde acıdan başka hiçbir şey yoktu. Ama sonra... derinlerden bir şey kıpırdadı. İncecik bir direnç, zayıf bir içinden fısıltı."Ben böyle olabilirim, ama ben hâlâ benim. Babamın dediği değilim. Ben Nesin'im."O anda aynaya yeniden baktı. Evet, saçları yoktu, bedeni babasının küçümsemesine hedef olmuştu, sesi de suskunluğa hapsolmuştu. Ama gözlerinde hâlâ sönmemiş bir ışık vardı. O ışık, kimliğini, adını, içindeki sessiz çocuğu saklıyordu. Tişörtünü indirip kollarıyla kendini sardı. Sanki kendi bedenine sarılırken, içindeki kırık parçaları da korumaya çalışıyordu. **** Gece çökmüştü. Odanın içinde tek ışık, masadaki küçük lambadan süzülüyordu. Nesin, saçlarının yokluğunu hâlâ ensesinde hissediyor, her dokunuşta acı bir boşluğa çarpıyordu. Ama bu gece gözyaşlarıyla uyumadı. Elini titreyerek defterine uzattı.Kalemi aldı. Boş bir sayfanın ortasına bakarken kalbi hızla çarptı. İçinde bir korku vardı. Babası görürse, cezalandırırdı. Ama korkunun ardında, daha büyük bir ihtiyaç vardı. Kendini kaybetmemek.Kalem yavaşça hareket etti. Önce titrek çizgiler, sonra koyulaşan harfler... N-E-S-İ-N Kendi adını yazdı. Harflerin her biri, yüreğinin derinliklerinden sökülüp gelen bir haykırış gibiydi. Bir an durdu, elini harflerin üzerinde gezdirdi. Gözlerinden yaşlar süzüldü, harflerin mürekkebine karıştı. Ama bu kez ağlaması acizlikten değildi. Bu, var olduğuna dair sessiz bir isyandı.Sonra sayfanın köşesine kendi portresini çizmeye başladı. Saçsız başını, aynada gördüğü çıplak haliyle... Çizgiler ağır, acı vericiydi. Her çizgi, babasının sözlerini taşıyor gibiydi. Ama dudaklarının kenarına küçük, belli belirsiz bir gölge bıraktı. Umutla kıvrılmış bir ifade.Çizimi bitirdiğinde geri çekildi. Defterdeki yüz, aynadaki kadar yabancı gelmedi ona. Çünkü bu kez, çizginin altında yazan ismi vardı."Nesin."Defteri göğsüne bastırdı, kalbini sarar gibi. Dudakları kımıldadı, hiç ses çıkmasa da fısıldıyordu."Ben hâlâ benim."Ve o gece, karanlık odada tek bir ışık sönmedi. Nesin'in içindeki sessiz ama sarsılmaz umut. ***** Mutfakta ağır bir koku vardı; yanık yağ ile bayat ekmeğin keskin karışımı. Masanın ortasında iki tabak, birinde kuru fasulye, diğerinde birkaç dilim ekmek duruyordu. Babası sessizliği bölen ağır adımlarla içeri girdi, sandalyeye oturdu. Çatalı sertçe masaya vurdu.Nesin başını öne eğmişti. Kaşığına dokunmamış, sadece tabağındaki yemeğe boş gözlerle bakıyordu. O sırada babasının sesi buz gibi havayı kesti. "Yarın eşyalarını topla. Askerliğe gidiyorsun." Kaşık, Nesin'in titreyen parmaklarından kayıp tabağın kenarına çarptı. İçinde derin bir korku kabardı. Askerlik... Kelime zihninde çelik bir zincir gibi yankılandı.Başını hızla salladı, gözleri doldu. Elleri havaya kalktı, işaret diliyle titreyerek birkaç kelime kurmaya çalıştı."Ben engelliyim... konuşamıyorum... asker olamam." Ellerindeki titreme, sessizliğin içindeki çığlıktı. Ama babasının gözlerinde hiçbir yumuşama yoktu. Aksine, dudakları ince bir çizgiye büründü, bakışları daha da sertleşti. "Bende eski orgeneralim, biliyorsun." dedi, sesi tok ve gururluydu. "Engelliymişsin, konuşamıyormuşsun... Bunların hiçbir önemi yok. Sen benim oğlumsun. Emre Yılmaz'sın. Bu evde benim sözümden başka söz yok." Sertçe sandalyeden kalktı, masasındaki tabağı kenara itti. Tabak yere düşüp çatladı. Gürültü, mutfağın duvarlarında yankılanırken, Nesin'in kalbi hızla çarpıyordu. Babası, eğilip onun yüzüne doğru yaklaştı. Göz göze geldiler. Nesin'in gözlerinde sessiz bir yalvarış, babasının gözlerinde ise inatla kararmış bir irade vardı. "Benim kanımdan gelen hiç kimse, korkak ya da sakat olmayacak." dedi, kelimeler bıçak gibi. "Sen erkek olacaksın. Asker olacaksın. Bu senin kaderin." Nesin'in elleri yeniden hareket etti, çaresizce."Ben... ben istemiyorum..." Ama babası o elleri yakalayıp masaya bastırdı. Öyle sertti ki, parmaklarının üstünden acı geçti. Sonra doğruldu, ceketini omzuna attı ve kapıya yöneldi."Hazırlan. Yarın yeni bir hayat başlıyor. İstesen de istemesen de." Kapı çarpılarak kapandı. Mutfakta yalnız kalan Nesin, boş tabağın kırık kenarına baktı. İçinde hissettiği şey, o tabak gibiydi, parçalanmış, ama hâlâ orada duran bir varlık. Ve kucağında hâlâ sessizce hareket eden elleriyle fısıldıyordu."Ben Nesin'im... Emre değil..." **** Gece yarısıydı. Babasının kapıyı çarpıp evden çıkışının yankısı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Nesin odasında tek başına oturuyordu. Masasının üstünde, gölgesine sığınır gibi açtığı defteri vardı.Titreyen elleriyle kalemi kavradı. Dudakları kıpırdasa da ses yoktu, onun yerine kâğıt konuşuyordu. Büyük harflerle yazdı."Ben engelliyim. Konuşamıyorum. Asker beni nasıl alacak?"Bir an durdu. Mürekkebin içinde gözyaşları damladı, harfler dağıldı. Parmaklarını silmeye çalıştı ama silindikçe daha çok yayıldı, sanki gözyaşlarıyla beraber korkuları da sayfanın içine sızıyordu. Sonra yazmaya devam etti."Bedenim zayıf. Sesim yok. Birliğe girsem bile, ilk gün beni dışlarlar. Babam neden anlamıyor? Neden görmüyor?" Kalem aniden elinden düştü. Dizlerini karnına çekip defteri göğsüne bastırdı. İçinde sessiz bir fırtına dönüyordu. Gözlerini kapattığında hâlâ babasının sesi çınlıyordu. "Bende eski orgeneralim, biliyorsun." Bu cümle zihnini yaralı bir kuş gibi kanatıyordu. Babasının unvanı, onun hayatındaki zincirdi.O an deftere tekrar sarıldı, kalemi eline aldı. Harfler öfkeyle, titreyerek belirdi. "Babam eski orgeneral olabilir. Ama ben onun hayali değilim. Ben ben'im. Ben Nesin'im."Sonra yazının altına küçük, basit bir çizim yaptı. Zincirleri kıran ince bir figür. O figürün ne erkek ne kadın olduğunu çizmedi. Sadece özgür bir beden... ellerini göğe uzatmış bir beden. Nesin çizime uzun süre baktı. İçinde tarifsiz bir şey kıpırdadı. Korkunun gölgesinde bile bir umut vardı. Çünkü ilk kez kâğıda dökülmüştü gerçek, Onu asker yapmaya kalksalar da, içindeki sesi susturamayacaklardı. O gece defteri yastığının altına koydu. Ve gözlerini kaparken dudakları sessizce fısıldıyordu."Engelliyim... ama ben hâlâ annemin kızıyım.." ***** Sabahın köründe ev sessizdi. Gün ışığı perdelerin arasından sızarken, Nesin yorganın altında titreyerek uyandığını sandı ama aslında hiç uyumamıştı. Gece boyunca babasının sözleri zihninde dönüp durmuştu. "Hazırlan. Yarın yeni bir hayat başlıyor."Kapı aniden sertçe açıldı. Babasının kalın sesi odayı doldurdu."Kalk. Hemen gel benimle."Nesin refleksle doğruldu. Gözleri korkuyla büyümüştü. Babası beklemeden dönüp çıktı, ağır adımları koridorda yankılandı. Nesin yavaşça ayağa kalktı, ayakları istemsiz titriyordu. Yastığının altındaki deftere göz attı. Elini uzatmak istedi ama durdu. Şimdi değil... Garajın kapısı gıcırtıyla açıldığında içeriden paslı demirin, yağlı motor parçalarının ve eski barut kokusunun karışık, ağır bir havası geldi. Garaj, yıllardır kullanılmayan askeri hatıralarla doluydu. Duvarlarda solmuş üniformalar, bir köşede paslanmış kılıçlar, raflarda kutular vardı. Babası dimdik duruyordu. Üniformasızdı ama hâlâ bir asker gibi görünüyordu. Soğuk gözlerle Nesin'e baktı, sonra eliyle yere konmuş eski bir sandığı işaret etti. "Bak buraya. Senin gibi bir oğlanı adam eden yer burasıdır." Sandığın kapağını kaldırdı. İçinde eski kışlalardan kalma botlar, bir bere, yıpranmış askeri bir palto vardı. Babasının elleri, sanki kutsal bir emanet açıyormuş gibi ağır ama gururluydu. "Sen zayıf olabilirsin. Sessiz olabilirsin. Ama ben seni eğiteceğim. Engellisin diye kimseye acındırmayacağım. Ben eski orgeneralim. Beni rezil etmeyeceksin." Nesin'in dudakları aralandı, ama ses çıkmadı. Bunun yerine elleri havada titreyerek işaret diliyle yalvardı. "Ben yapamam... Asker olamam... Lütfen baba..."Babası gözlerini kıstı, sert bir kahkaha attı. Kahkahası garajın duvarlarında yankılanıp Nesin'in içine işledi. "Benim oğlum yapamam demez! Sen daha iyi anlayacaksın. Ya bu üniformayı giyersin ya da bu evde yerin olmaz." Sonra sandıktan paltoyu çıkarıp Nesin'in önüne fırlattı. Kumaş, yere düşünce toz kalktı. Babası sert bir adımla ona yaklaştı, saçsız başının üzerinden aşağıya süzülen bakışlarla onu süzdü. "Bedenin zayıf, kız gibi bile değil... Senin tek şansın benim emirlerime uymak. Seni oğlum Emre Yılmaz yapacağım. O defterlerinde yazdıkların, çizdiğin saçmalıklar seni kurtaramaz." Nesin'in gözlerinden yaşlar süzüldü. Titreyen elleriyle paltoya baktı. Onun için kumaş bir kıyafet değil, bir zincir gibiydi. Yere çöktü, paltoya dokundu ama kaldırmadı.Babası öne eğildi, sert sesiyle son kez tekrarladı."Eşyalarını hazırla. Seni teslim edeceğim. Orada benim oğlum olduğunu göstereceksin." Garajın kapısı sertçe kapandığında, içeride yalnız kalan Nesin, paltonun üzerine kapanıp hıçkırıklarını tuttu. Gözlerinden süzülen her damla, pas kokusuna karışıyordu. "Ben Nesin'im..." diye fısıldadı içinden. "Ama beni yok sayıyorlar." Garajın kapısı kapanınca içeride ağır bir sessizlik kaldı. Demir kokusu, paslı rafların gölgesi, eski kışla malzemelerinin boğucu havası... Nesin yere çökmüş, paltonun üstüne kapanmış hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. Tam o sırada, gözü yerde, sandığın altına sıkışmış küçük bir metal parıltısına ilişti. Önce paslı bir cıvata sandı. Ama ışığın kırılışı farklıydı. Tereddütle uzandı. Soğuk, ince bir zincir parmaklarına dolandı. Zinciri çektiğinde, sandığın altından küçük bir kolye çıktı. Zinciri incecik, gümüş rengindeydi. Ama asıl göz kamaştıran, ortasındaki küçük cam damla idi. Şeffaf, berrak, damla şeklinde bir taş... İçinde sanki ışık saklıydı. Ne yakut ne zümrüt, ama bakıldığında sanki Nesin'nin gözyaşını andırıyordu. Nesin'in nefesi kesildi. Çünkü bu kolyeyi hatırlıyordu. Çocukken annesi onu dizlerine yatırır, saçlarını okşarken bu kolye boynunda parıldardı. O taşın içindeki ışıltıya bakarak uyuyakalırdı.Titreyen elleriyle kolyeyi avuçlarına aldı. Avucunun içinde sıcaklaştı sanki; annesinin elleri geri dönmüş gibi. Zinciri boynuna geçirdi, taş göğsüne dokunduğunda kalbi bir anlığına hızla çarptı.Kolyeyi kavrarken içinden bir fısıltı yükseldi. "Nesin... unutma, sen varsın. Senin kimliğin sadece onun dediği değil."Gözleri doldu, taşın içindeki ışık bulanık göründü. Hıçkırıklarını tutamadı. Ama bu kez gözyaşları sadece acıdan değil, aynı zamanda özlemden ve ilk kez hissettiği incecik bir umuttandı.O küçücük kolye, babasının gölgesinde kaybolmuş ruhuna bir işaret gibiydi. Annesi ölse bile, varlığı hâlâ onunlaydı. Ve o kolye, babasının attığı sahte kimlikten daha gerçekti. Nesin defterine yazdığı zincirleri kıran figürü hatırladı. Parmakları taşın üzerinde sıkıca kenetlendi. İçinden sessizce fısıldadı. "Ben Emre değilim. Ben Nesin. Annemin kızı."Garajın soğuk karanlığında, ilk kez içi biraz ısındı.Bir süre sonra Nesin Garajdan çıkarken kolye hâlâ boynundaydı. Parmakları sürekli taşın üzerinde, sanki kalbini koruyan bir kalkanmış gibi tutuyordu. Kapıdan çıktığında babasının gölgesi koridorda belirdi. Sert bakışlarıyla Nesin'in titreyen bedenini süzdü. Elinde eski, kahverengi bir valiz vardı. Yıpranmış köşeleri bantla kapatılmış, kulpu neredeyse kopacak gibiydi. Valizi Nesin'in önüne bıraktı, sanki bir yük değil de bir emir bırakıyordu. "Al bunu." dedi tok bir sesle.Nesin, valizi yerinden kımıldatamadı önce. Babasının bakışları ok gibi saplanıyordu. "Bugün gidiyorsun. Hazır ol. Yolda sana Emre Yılmaz diyecekler. Sen de başını eğip kabul edeceksin." Nesin'in boğazı düğümlendi. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Elleriyle işaret etti, gözleri doluydu. "Ben engelliyim... Askerliğe nasıl alacaklar?"Babası kahkaha attı. O kahkaha, evin duvarlarında yankılandı, Nesin'in ruhunu daha da küçülttü. "Senin engelin benim önümde bir şey ifade etmez. Ben eski orgeneralim. Bir imzamla seni alırlar. Orada öğrenirsin, konuşamasan da asker olmayı." Sonra Nesin'in omzunu sertçe kavradı, valizi göğsüne itti. Nesin sendeledi, ama valizi bırakmadı.Kapının eşiğinde durduğunda geriye dönüp evine baktı. Duvarlar, çocukluğunu saklayan gölgeler gibi susuyordu. Defteri odasında, yatağının altında kalmıştı. Ama boynundaki kolye, annesinden kalan tek şey, onunla birlikteydi.Babası arkasından bağırdı: "Unutma! Sen artık kız değilsin. Sen Emre'sin! Benim oğlumsun!"Nesin'in gözleri doldu. Valizi sımsıkı kavradı, ama başını eğdi. İçinde sessizce haykırdı. "Ben oğlun değilim. Ben kızım. Ben Nesin'im."Kapı kapanınca dünya sessizleşti. O sessizlikte sadece kolyenin taşına dokunan parmaklarının titremesi kalmıştı. **** Otobüs ağır ağır hareket ettiğinde Nesin'in kollarındaki valiz sanki bir taş olmuştu. İçinde birkaç parça kıyafet vardı ama o valiz, aslında onun üzerine yüklenen kimliğin ağırlığıydı. "Emre Yılmaz" adı, metal bir zincir gibi omuzlarını çökertiyordu.Camdan dışarı baktı. Şehir geride kalıyordu, gri apartmanlar birer birer küçülüyor, tanıdık sokaklar kayboluyordu. Ama hiçbiri özlem bırakmadı içinde. Ev, çocukluğunu çalan bir hapishaneden ibaretti.Onun tek özlemi, hiç konuşamadığı annesiydi. Parmakları istemsizce boynundaki kolyeye gitti. Küçük damla taş, göğsünde titreşen kalbinin ritmiyle ısınıyordu. Gözlerini kapattı annesinin sesi yoktu, yüzü sisliydi ama kucağında hissettiği o sıcaklık hâlâ zihnindeydi.İçinden sessizce haykırdı. "Anne... beni duyuyor musun? Beni görüyor musun? Babam beni ben olmaktan koparıyor. Kız değilim diyor. Emre'yim diyor. Ama ben senin kızınım. Senin kokunu taşıyan kızın." Gözlerinden yaşlar süzüldü. Yanındaki yolcular fark etmedi sessizce ağlamayı yıllar önce öğrenmişti. Ağzı açılsa bile ses çıkmayacaktı zaten. Bu yüzden gözyaşları onun tek diliydi.Otobüs yola hızlandıkça içinde bir boşluk büyüyordu. Sanki ruhu bedeninden ayrılıp geride kalmıştı. Kendisi, cam kenarında oturan o ince vücut değilmiş gibi... İçinde hiçbir şey yoktu, sadece koca bir karanlık. Düşünceleri daha da ağırlaştı:"Keşke hiç doğmasaydım. Keşke annem yaşasaydı da ben olmasaydım. Belki o zaman babam da mutlu olurdu. Belki o zaman bir oğlu olurdu. Belki..." Valizin kulpunu sıkarken tırnakları avucuna geçti. Acı hissetmek istiyordu. Çünkü içindeki boşluk, hiçbir acıyla dolmuyordu.Camın dışında gökyüzü kararıyordu. Yol uzadıkça, önünde koca bir bilinmezlik açılıyordu. Asker ocağına "Emre" diye varacak, ama içinde hâlâ sesini bulamayan, kimliğini kaybeden "Nesin" kalacaktı.Bir damla gözyaşı kolyenin taşına düştü. Taş ışığı kırdı, sanki annesi fısıldıyormuş gibi.Ama o fısıltı da sessizlikte kayboldu. Otobüs ilerledi. Nesin, içinden sadece tek bir cümleyi defalarca tekrar etti."Ben yok oluyorum..." Otobüs kışlanın önünde durduğunda Nesin'in nefesi sıklaştı. Önünde devasa demir kapılar yükseliyordu. Arkalarında üniformalı askerler, sert bakışlarıyla herkesi süzüyorlardı. Kapının üzerine asılmış bayrak rüzgârda dalgalanıyordu.Valizini kavradı, kalabalığın arasında yürüdü. İçindeki kolye formasının altındaydı; taş göğsüne çarpıyor, her çarpışında ona annesinin varlığını fısıldıyordu. Sanki "dayan" diyordu. Ama bu fısıltı, içindeki korkunun yanında çok küçüktü.Kışlanın içine girdiklerinde ilk emir geldi. "Sıraya geçin! Üst baş kontrolü yapılacak!" Nesin'in dizlerinin bağı çözüldü. Vücut kontrolü... O kelimeler beyninde yankılandı. Kalbi hızla çarpıyordu. Ellerini yumruk yaptı, ama titremesini durduramadı. Askerlerden biri bağırıyordu."Üstlerinizi kaldırın! Cepler boş olacak, üzerinizde yabancı bir şey kalmayacak!" Sıradaki gençler birer birer formalarını kaldırıyor, ceplerini boşaltıyorlardı. Göğüsleri, kaslı ya da ince fark etmeksizin sıradan görünüyordu. Ama Nesin için bu sıradanlık ölümcül bir farktı. Çünkü onun bedeni "Emre" değildi. Ne kadar gelişmemiş olsa da, düz gibi görünse de, yine de bir kızdı.Sıra ona yaklaştıkça nefesi kesildi. Kafasının içinde tek bir cümle dönüyordu. "Beni görürlerse... biterim."Dudaklarını ısırdı, gözleri doldu. Çaresizliği bütün kemiklerine işlemişti. Babasının yüzü zihninde belirdi. "Sen Emre'sin! Benim oğlumsun!"Hayır... İçinden sessizce bağırdı. "Ben değilim! Ben kızım... ben Nesin'im!"Ama bu çığlık dudaklarından çıkmadı. Sıra bir önündeki gence gelmişti. O genç kahkahalarla arkadaşına takılıyor, hiç umursamadan gömleğini kaldırıyordu. Nesin'in ise elleri buz kesmişti, bedeni taş gibi donmuştu.Tam sıra ona gelmek üzereyken...Çelik gözlü bir çavuş öfkeyle seslendi. "Sen! Arkadaki! Valizini buraya getir, geç kalma!"Nesin irkildi. Çelik gözlü Çavuş'un bakışı ondan yana kaymamıştı bile. Sanki varlığını görmemişti. Nesin, fırsatı yakalayan bir suçlu gibi, sessizce valizi sürükledi, sıranın dışına çıktı. Kalbi hâlâ deli gibi atıyordu. Formasının altında kolyeye dokundu, taşın serinliği avucuna yayıldı. Dudakları titreyerek sessiz bir dua fısıldadı. "Beni sakla... ne olur beni sakla." O an fark etti, Onun görünmezliği, bu dünyadaki tek kurtuluşuydu.Ama içinden bir korku daha geçti."Ya bir gün gerçekten görülürsem?.." ***** Kışla avlusu, gökyüzünün griliğiyle birlikte ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Onlarca genç, sıralar halinde dizilmiş, önlerinde valizleriyle bekliyordu. Herkesin kalbinde aynı korku, aynı bilinmezlik vardı.Sonra bir ses, göğüs kafeslerini parçaladı. "Diiiikkat!" Tüm başlar aynı anda doğruldu. Çelik gibi sert adımlar avluda yankılandı. Üniforması ütülü, duruşu dimdik, gözleri buz kesmiş bir adam karşılarına dikildi. "Ben Çavuş Yavuz!" dedi tok bir gürlemeyle. "Burada artık sizin kim olduğunuzun önemi yok. Nefesinizi bile benim iznimle alacaksınız. Anlaşıldı mı?" Askerler bir ağızdan."Emredersiniz komutanım!" diye seslendiler.Yavuz'un gözleri tek tek yüzlerde gezindi. Sonra elindeki listeden isimleri okumaya başladı. Her birini, soğuk bir bıçak gibi telaffuz ediyordu. "Kerem Güner!" "Burada komutanım!" "Mustafa Takip!" "Burada komutanım!" "Umut Karaduman!" "Burada komutanım!" Sıra ilerledikçe, sesler birer birer yankılanıyordu. Herkes, varlığını duyurmak için sesini olabildiğince gür çıkarıyordu. Sesler, avlunun duvarlarına çarpıp geri dönüyor, sert bir yankıya dönüşüyordu. Nesin'in boğazı kuruyordu. Ellerini yumruk yapıp sakladığı kolyeye dokundu. Annesinden kalan tek hatıra, avucunun içinde gizli bir dua gibiydi. Sonra o an geldi."Emre Yılmaz!"Nesin'in içi buz kesti. O isim, gerçek kimliğine ait değildi. Babasının zorla yapıştırdığı bir maske, sahte bir hayat... Ama burada, onlarca askerin içinde, bu maskeyi taşımak zorundaydı. Ağzı açıldı ama ses çıkmadı. Dilinin ucunda sadece sessizlik vardı. İçinden haykırdı. "Buradayım... ama söyleyemiyorum..."Yanındaki asker, meraklı gözlerle ona baktı. Birkaç saniyelik o ölüm sessizliği, bir ömür gibi geldi. Tam o anda, arka sıralardan bir ses duyuldu. Bir başka asker, yanlışlıkla kendi adını tekrar etmişti, dikkat dağıldı. Çavuş Yavuz'un gri gözleri bir an Nesin'in üzerinde takılı kaldı. Sanki içine kadar bakıyor, bütün sırlarını kazıyordu. Ama o an hiçbir şey söylemeden listeden devam etti. "Mehmet Uslu!" "Burada komutanım!" Nesin, derin bir nefes aldı. Hayatta kalmıştı. Şimdilik...Ama biliyordu ki bu kurtuluş sadece ertelenmiş bir yargıydı. Çelik gözler, bir gün mutlaka onun üzerine dönecek ve o zaman kaçacak hiçbir yeri olmayacaktı. Tanışma bittikten sonra bir ses daha duyuldu."Toparlanın! Valizleri alın, koğuşa gidiyoruz!" diye bağırdı Çavuş Yavuz'un gür sesi. Askerler, ağır valizlerini yerden kaldırırken botların sürtünme sesi, beton zeminde yankılandı. Herkesin yüzünde aynı telaş, aynı bilinmezlik... Kimi meraklıydı, kimi korkmuş, kimi de gururla dimdik yürümeye çalışıyordu. Nesin ise göğsüne bastırdığı kolyenin ağırlığıyla adımlarını sürüklüyordu. Koğuş kapısı açıldığında içeriye deterjan ve nem kokusu yayıldı. Yirmi dört yatak, karşılıklı dizilmişti. Çarşaflar maviydi. Gökyüzünü andıran bir renkti. Metal ranzaların gıcırtısı, ilk giren askerlerin telaşlı hareketleriyle duyuldu."Herkes bir yatağa!" dedi Yavuz sertçe. "Ben söylemeden nefes bile almayacaksınız. Burası artık eviniz, anneniz, babanız. Koğuş düzeni bozulmayacak!" Askerler tek tek ranzalara dağıldı. Kimisi valizini yatağın altına sıkıştırdı, kimisi battaniyesini katlamaya çalıştı. Fısıldaşmalar duyuluyordu. "Ben şuralıymışım..." "Ben ilk kez aileden ayrıldım..." "Senin köy neresi?"Nesin, bir köşedeki alt ranzaya oturdu. Ellerini dizlerine koydu, başını eğdi. İçinde kıpırdayan sessizlik onu boğuyordu. Onun konuşacak kelimesi yoktu. İşaret diliyle anlatmaya çalışsa bile kim anlayacaktı ki? Sessizliği, burada cezası en ağır suç gibi hissettiriyordu. Yavuz Çavuş, ranzaların arasında ağır adımlarla dolaştı. Gözleri, askerlerin hareketlerini tek tek süzüyordu. Çarşaf düzgün serilmemişse tek hamlede yırtar gibi çekip fırlatıyor, valizi açık bırakılmışsa ayağıyla itip yere devriliyordu. Disiplinin en ufak boşluğu bile onun gözünden kaçmıyordu.Birden Nesin'in önünde durdu. Gri gözleriyle ona baktı. Nesin'in kalbi hızla çarptı. Elleriyle kolyesini saklamaya çalıştı, formasının altına doğru itti. "Sen..." dedi Çavuş Yavuz. Sesi tok, gözleri keskin. "Adın neydi?"Nesin'in boğazı düğümlendi. Dudakları açıldı ama tek bir ses çıkmadı. Çaresizce başını öne eğdi.Yan taraftaki asker, telaşla atıldı. "Komutanım, o şey... biraz sessiz biri galiba." Yavuz'un gözleri daha da daraldı. Nesin'e bir adım daha yaklaştı. Sanki ruhunu delip geçiyordu bakışları. Birkaç saniye o buz gibi gözlerle bakıp geri çekildi. "Göreceğiz..." dedi kısa ve sert bir sesle. Sonra ranzaların ortasına dönüp bağırdı. "Yat-kalk saatleri emrimle! Sabah beşte kalkış, içtima alanında olacaksınız. Geç kalan yanar!" Askerler hep bir ağızdan bağırdı."Emredersiniz komutanım!"Çavuş çıktıktan sonra koğuşun içinde uğultu yükseldi. Kimi ranzasına yerleşiyor, kimi memleketinden bahsediyordu. Ama Nesin suskun kaldı. Elini göğsündeki kolyeye götürdü. Parmaklarının arasında annesinin son hatırasını sıkarken gözlerinden sessiz yaşlar süzüldü. Metal ranza gıcırdadı, dışarıda nöbetçi botlarının sesi yankılandı. Nesin battaniyeyi başına kadar çekti. Gözlerini kapattı ama uyku gelmedi. Kendi sessizliğinde boğuluyor, sabahın soğuk içtimasını şimdiden hissediyordu.Burası artık onun hapishanesiydi. Ve sessizliğini sakladığı sır, bu koğuşun demir kokan duvarlarında er geç açığa çıkacaktı. **** Koğuşun içi ağır ağır karanlığa gömülürken, ranzalardan düzenli nefes sesleri yükseliyordu. Kimi horluyor, kimi uykusuzluğun içinde dönüp duruyordu. Metal ranzaların gölgesinde yalnız kalan Nesin ise başını yastığa yaslamış, gözlerini tavana dikmişti. Battaniyesinin altında elini boynundaki kolyeye götürdü. Taş, avucunun içinde soğuktu. İçinden sessizce mırıldanıyordu. "Beni koru..." Ama an, bir gölge yavaşça yan ranzasından doğruldu. Sessiz adımlarla Nesin'in yanına yaklaştı.Fısıltıyla konuştu. "Uyumadığını biliyorum." Nesin irkildi. Gözleriyle adama baktı. Yirmili yaşlarında, uzun boylu, yüzünde garip bir sakinlik olan biriydi. Kaşları çatık değildi, bakışları sert değildi. Tam tersine, içinde güven veren bir dinginlik vardı. "Ben Kerem," dedi alçak bir sesle. "Biraz önce Yavuz Çavuş sana dikildi ya... Boş ver, onun huyu öyledir. Kimseye hayatı kolay etmez." Nesin, bir süre bakakaldı. Dudaklarını kıpırdattı ama yine o eski sessizlik boğazına oturdu. Gözleriyle anlatmaya çalıştı. "Ben konuşamıyorum."Kerem gülümsedi. Gözlerinde şaşırtıcı bir sıcaklık vardı. Sonra, ellerini kaldırdı. Ayın aydınlattığı kadar birbirlerini görebiliyorlardı. Ardından İşaret diliyle yavaşça şunları yaptı. "Anlıyorum seni." Nesin'in gözleri büyüdü. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Sanki karanlığın ortasında, birdenbire gökten inmiş bir ışık yanmıştı. "Sen... işaret dili biliyor musun?" dedi elleriyle, biraz titreyerek.Kerem başını salladı, dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi. "Küçük kardeşim işitme engelli. Onunla böyle konuştum hep. Merak etme, buradaki tek kelimesiz dilin seninki olmayacak." Nesin'in gözlerinden yaşlar süzüldü. Bu defa sessizlik onu boğmadı; aksine, ilk kez anlaşılmış olmanın huzuruyla içi ferahladı. Kerem onun gözyaşlarını görünce bir an sustu, sonra elini uzattı. Yavaşça Nesin'in omzuna dokundu. "Biliyorum, burası zor. Herkes yabancı, her şey soğuk. Ama yalnız değilsin. Bundan sonra yanında ben varım," dedi, dudaklarını kıpırdatarak. Nesin elleriyle hızlıca işaret etti. "Sen... bir melek gibisin." Kerem gülümsedi. "Melek değilim," dedi sessiz bir kahkaha eşliğinde. "Ama kardeşimden öğrendiğim bir şey var: İnsan bazen tek bir kelimeye değil, sadece yanında duran birine ihtiyaç duyar. Sen de bunu hak ediyorsun." Koğuşun içinde metal ranzalar hâlâ gıcırdıyor, askerler rüyalarında kıpırdanıyordu. Ama Nesin için o an dünya sessizleşmişti. İlk kez, yalnız olmadığını hissetti.Karanlığın içinde iki çift göz buluştu. Biri hayatın sessizliğine mahkûm bir kızın gözleri, diğeri koruyucu bir dostun gözleri. Ve o an, boğucu kışlanın soğuk duvarları arasında ilk umut filizi sessizce yeşerdi. Zaman ilerledikçe koğuşun karanlığı ağır bir battaniye gibi üzerlerine çökmüştü. Diğer askerler çoktan derin uykuya dalmıştı ama Nesin'in zihni hâlâ çırpınıyordu. Kalbi, Kerem'in yanına oturmasıyla hızlanmış, elleri ise titrek işaretlerle sorular sormak istemişti.Uzun bir sessizlikten sonra parmakları havada titreyerek hareket etti. "Sormayacak mısın?" Kerem başını yana eğdi, merakla baktı. "Neyi sorayım?"Nesin gözlerini kaçırdı, sonra zorla devam etti: "Engelliyim... ve askerim. Hiç merak etmiyor musun?" Kerem'in dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Yavaşça başını salladı. "Hayır, merak etmiyorum," dedi sakince. "Çünkü orgeneral Necdet Yılmaz'ın adını bilmeyen yoktur. Onun çocuğu olduğunu herkes bir şekilde duymuştur. Ama..." Bir an sustu, gözleri Nesin'e kilitlendi."Erkek olduğunu bilmiyordum." O an, Nesin'in içi buz gibi oldu. Ellerini battaniyenin altına sakladı. Yutkundu, boğazına düğümlenen sessizliği yutmaya çalıştı. Erkek... kelimesi içinden yankılandı. Çocukluğundan beri babasının ağzından düşmeyen, bir lanet gibi üzerine yapıştırılan o kelime.Ama Kerem'in bakışlarında küçümseme yoktu. Sadece şaşkınlık ve ardından gelen samimiyet vardı. "Biliyor musun Emre," dedi Kerem, o sahte ismi kullanarak. "Benim için fark etmez. Sen sustuğunda bile kendini anlatabilen birisin. Çoğu insan bağırarak bile anlaşamıyor. Sen sessizliğinle bile çok şey söylüyorsun." Nesin'in gözleri doldu. Ellerini titreyerek kaldırdı."Ben... farklıyım. Hep öyle hissettim."Kerem onun işaretlerini dikkatle takip etti. Sonra başını salladı. "Farklı olmak kötü bir şey değil. Kardeşim de öyle. Dünya onun için başka türlü dönüyor ama bana en çok o öğretti. İnsan olmak için ses gerekmez." Nesin şaşkınlıkla baktı. Yıllardır kimse onun sessizliğini böyle kabullenmemişti. Babasının gözünde hep bir eksiklik, hep bir kusurdu. Ama Kerem'in gözlerinde o kusur yoktu. Sanki onun sessizliğini zenginlik gibi görüyordu.Derin bir nefes aldı Nesin, sonra işaret etti. "Beni yargılamadığın için teşekkür ederim." Kerem hafifçe güldü, sonra elini Nesin'in omzuna koydu. "Burada herkes savaşacak, ama senin savaşı daha zor. O yüzden, yalnız olmadığını bil. Ben buradayım." Nesin başını eğdi, kolyesini tuttu. İçinden fısıldadı. "Keşke annem de görseydi..."Ama ilk defa, babasının yarattığı karanlık dünyanın ortasında, biri gerçekten yanında durmuştu. **** Güneş daha tam doğmamıştı, kışlanın koridorlarında soğuk bir ıslık gibi boru sesi yankılandı. “Kalk kalk kalk! İçtima için hazırlanın!” Askerler birdenbire yerlerinden fırladı. Yataklar dağıldı, botlar giyildi, kiminin eli ayağına dolaştı. Gürültünün içinde tek bir şey sabitti emir altındaydılar. Nesin’in kalbi güm güm atıyordu. Başkaları gözlerinin önünde rahatlıkla üstünü değiştirirken, onun için bu imkânsızdı. Çırılçıplak kalmak demek, bütün sırlarının ortaya saçılması demekti.Hızla battaniyesini omuzlarına doladı, herkes koştururken geriye kaldı. Gizlice banyoya girdi. Çatlamış fayansların arasında yalnız kaldığında derin bir nefes aldı. Kendisini ayna karşısında gördü. Solgun yüz, sıfıra vurulmuş saç, göz çukurlarında tükenmişlik… Ve formasını eline alınca, titreyen parmaklarıyla kolyesine dokundu. “Beni sakla…” Diye fısıldadı içinden, kolyenin ucuna.Tişörtünü çıkarırken aynadaki yansımasına bakmamaya çalıştı. Çünkü görmek istemiyordu. Babasının alay ettiği “düz” bedeni, yarım kalmış bir kimliği. Sanki varlığının her parçası, yanlış bir kalıba sıkıştırılmış gibiydi. Üzerine hızla içliğini, üniformasını geçirdi. Fermuarı çekerken elleri o kadar titriyordu ki, sesi koca banyoda yankılandı.Sonra botlarını bağladı, yüzünü yıkadı. Soğuk su alnından süzülürken bir an nefesi kesildi ayakta kalmak için lavaboya tutundu.Kapı birden çarpılarak açıldı. “Ne yapıyorsun orada? Hadi, içtima!” diye bir asker bağırdı.Nesin başını eğdi, hızlıca cevap veremedi. Ama elini kaldırıp işaret diliyle “Geliyorum” dedi. Asker onun ne demek istediğini tam anlamasa da omuz silkti, “Çabuk ol!” deyip çıktı.Bir süre daha aynaya baktı Nesin. Üniforma üstünde tam oturuyordu ama içinde bir boşluk vardı sanki başka birine aitmiş gibi. Omzuna astığı kolye, gömleğinin altında gizlenmişti. Koridora çıktığında bot sesleri çoktan avluya akıyordu.Ve orada, avlunun ortasında, çelik gözleriyle tüm taburu süzen Yavuz Çavuş vardı. “Sıra olun!” Nesin derin bir nefes aldı, yürüdü. Onun için bu sadece bir içtima değildi. Her sabah, her emir, bir sınavdı. Kimliğini saklamak için yeni bir savaştı.. **** Avluda sabah ayazı hâlâ hükmünü sürdürüyordu. Beton zeminden yükselen soğuk, askerlerin çizmelerine rağmen kemiklere işliyordu. Yavuz Çavuş’un gür sesiyle başlayan ictima, sanki bütün havayı dolduruyordu. “Sağdan say!” diye bağırdı.Birinci sıradaki asker, göğsünü kabartarak seslendi. “Bir!” Ardından zincir gibi devam etti. “İki!” “Üç!” “Dört!”Sesler yankılandıkça Nesin’in kalbi hızlanıyordu. Sıra ona yaklaşırken ellerini kenetledi. İçinde bağırmak isteyen bir ses vardı ama dudakları kilitliydi. Nefesi göğsüne hapsolmuştu. Yanında duran Kerem, alışık olduğu bir refleksle onun yerine sayısını yükseltti. Çavuş’un keskin bakışları kısa bir süre Nesin’in yüzünde gezinse de, disiplinli yürüyüşüne devam etti.Sayım bittiğinde Yavuz Çavuş sert bir emirle bağırdı. “Yemekhaneye 12 dakikanız var!” Sıra düzeni bozulmadan, hep birlikte yemekhaneye doğru yürüdüler. İçeri girdiklerinde sıcak yemek kokusu, sabahın sert soğuğunu bastırdı. Tabldotlar metal tepsilere çarpıyor, askerlerin konuşmaları uğultu gibi yükseliyordu.Kerem, Nesin’in yanına oturdu, tepsilerini önlerine koydular. Sessizlik içinde yemeklerini yemeye hazırlanıyorlardı ki, birkaç masa öteden alaycı bir ses duyuldu. “Hey, bakın şuna! Sesini hiç duydunuz mu? Dilsizmiş… Asker olmuş da bari komut verebilecek mi acaba?” Gülüşmeler masanın etrafında yayıldı. Nesin başını öne eğdi. Çatalı titreyen parmaklarıyla tutuyordu ama yemeğe dokunamadı. Kalbi sıkıştı, boğazı düğümlendi. “Yine… yine aynı şey. Hep susturulmak, hep küçümsenmek…” Kerem yerinden kalkacak gibi oldu ama tam o anda, masanın gölgeli tarafından bir siluet doğruldu. Uzun boylu, geniş omuzlu, yüzünde hiç tereddüt barındırmayan bir asker. Kumral tenli, üniformanın altında kaslı vücudu belirginleşmişti. Adımları sert ve rahattı.Yan masaya eğildi, gözlerini küçümseyici sözler söyleyen askere dikti. “Kes sesini!!” Sessizlik oldu. Birkaç asker nefesini tuttu. O anki hâkimiyet, hiçbir rütbeyle değil, o gencin kararlı bakışıyla kurulmuştu. “Burada herkes eşit. Onun da, bizimde onurumuz var, senin de. Bir daha diline dolarsan, önce benimle uğraşırsın.” Sözler ağır ve netti. Masadaki alaycı asker bakışlarını kaçırdı, omuzlarını silkip sessizce yemeğine döndü. Genç adam sonra yüzünü Nesin’e çevirdi. Gözlerinde ne acıma vardı ne de küçümseme. Sadece sakin ve dürüst bir bakış. Yanına geldi, tepsisini onların masasına bıraktı. “Ben Akın Demir” dedi tok bir sesle. “İstanbul’dan geldim.”Nesin şaşkınlıkla başını kaldırdı. Kerem ikisinin arasındaki sessizliği yumuşatmak için gülümsedi. “Ben Kerem,” dedi. “Bu da Emre… ama işaret diliyle konuşuyor. Ben tercüme ederim.” Akın başını salladı, gözlerini Nesin’den ayırmadan.“Memnun oldum. Bundan sonra aynı sofradayız.” Nesin’in gözleri doldu ama bir damla bile düşmedi. Yalnızlığının ortasında, ilk defa kendisine yönelmiş bu sıcak ve koruyucu bakışı hissetti. İçinde minik bir kıvılcım çaktı.Belki de burada, bu sessizliğin içinde… yeni bir ses bulabilirim.Yemekhaneden çıkış sireni çaldığında kalabalık, aynı ritimde kapıya yöneldi. Metal tabldotların çarpma sesi, askerlerin ayak gürültüsüyle karışıyordu. Soğuk koridorlardan geçerken Nesin başını öne eğmişti. Kalabalığın içinde görünmez olmayı seviyordu bakışlardan kaçmak, alaydan saklanmak. Ama bu defa yanında iki gölge vardı Kerem ve Akın. Kerem, rahat tavrıyla konuşmaya başladı. “İlk günler hep zor geçer,” dedi Nesin’e bakarak. “Ama alışıyorsun. Ben de alışamadım sandım, sonra bir sabah uyandım ve burası evim gibi gelmeye başladı.” Nesin ona kısa bir bakış attı, ardından elleriyle işaretler yapmaya başladı. Parmaklarının hızlı kıvrımları Kerem’e çevrildi.Kerem tercüme etti. “Diyor ki… burası ev gibi olamaz. Çünkü burada konuşamıyorum, anlatamıyorum. İnsan duymayınca yokmuşsun gibi davranıyor.” Koğuşa doğru yürürlerken Akın sessizce dinledi. Koridorun loş ışığında yüzü ciddi görünüyordu ama gözleri yumuşaktı. “Ama ben duydum,” dedi sonunda. “Senin sesin yok belki… ama varlığın var. Birilerinin susması, yok olduğu anlamına gelmez.” Kerem duraksadı, gülümsedi.“Vay, felsefeye bağladın ha,” diye takıldı.Ama Nesin’in kalbi başka bir ritimde atıyordu. Akın’ın o sözleri, içindeki kırılgan sessizliği bir anlığına sarmıştı. Sanki boğazına düğümlenen kelimeler ilk defa anlaşılmıştı. Koğuş kapısı açıldığında içeriden sigara ve deterjan kokusu karışık bir hava yayıldı. İçerisi kalabalıktı ranzalar sıkış sıkış, askerlerin çantaları köşelere yığılmıştı. Gürültü arasında Kerem Nesin’e dönüp işaretlerini çevirdi. “Diyor ki… bu kalabalıkta kaybolmak kolay olacak.”Akın göz ucuyla Nesin’e baktı, kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Kaybolmana izin vermem,” dedi.Sessizlik bir an için ağırlaştı. Nesin’in yüreği sıkıştı ama aynı zamanda bir sıcaklık hissetti. Gözlerini yere indirdi annesinin kolyesi üniformasının altından tenine değiyor, sanki gizlice ona güç veriyordu.Kerem, aralarındaki o sessizliği hafifletmek ister gibi gülerek omuzlarını silkti. Ve o an, koğuşun karmaşasının ortasında üç kişi sessiz Nesin, koruyucu Akın ve neşeli Kerem görünmez bir bağla birbirine düğümlendi. ******* Devam ediyor..Bölüm nasıldı??Geldiğiniz için teşekkür ederim 💖

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.