Cihan’ın son sözleri, Ela’nın göğsünde soğuk bir demir parçasının sızlaması gibiydi. Kelimeler, havada asılı kalmış, acıtan bir hakikatle yüklüydü. "Bu evlilik... düşündüğün gibi olmayacak. Sana bu acıyı yaşatmama izin vermeyeceğim."
Ela’nın nefesi daraldı, gözlerinde öfke ve çaresizlik bir fırtına gibi kopuyordu. Odanın loş ışığı, Cihan’ın yüzündeki gölgeleri daha da belirginleştiriyor, her bir çizgiyi derin bir sırrın izi gibi kazıyordu. Ela, içindeki fırtınayla titreyerek bir adım yaklaştı. Her adımı, zeminde değil, kendi benliğinin çatlaklarında yankılanıyordu.
"Ne saçmalıyorsun sen?" dedi sesi titrek ama kararlıydı. "Düşündüğüm gibi olmayacak mı? Alev’le evleniyorsun Cihan! Bu nasıl düşündüğüm gibi olmayacak? Hangi acıdan bahsediyorsun? Benim acımdan mı? Yoksa kendininkinden mi?"
Cihan, Ela’nın hiddetle yükselen sesine rağmen yerinden kıpırdamadı, sadece bakışlarını ondan ayırmadı. Gözleri, denizin en derin, en karanlık noktaları gibiydi; bir o kadar tehlikeli, bir o kadar da davetkâr. Bir an, Ela’nın öfkesiyle alevlenen gözlerinde yansıyan kendi yansımasını gördü; çaresiz, yıkık.
"Senin acından," diye fısıldadı Cihan. Sesi, bir itirafın ağırlığıyla bükülmüştü. "Yıllardır sana yaşattığım acıdan. Ve şimdi yaşatacağım... ama farklı bir şekilde."
Ela alaycı bir gülüşle karşılık verdi. "Farklı bir şekilde mi? Ne demek bu? Alev’i sevdiğini biliyorum! Ona evlilik teklif ettin! Benden, ablanın sevgilisinden ne istiyorsun Cihan? Bu oyun neyin nesi? Büyükbabanın o işi de neyin nesi?"
‘Büyükbabanın o işi…’ Kelimeler bir kez daha havalandı, ancak bu kez havada asılı kalmaktan ziyade, odadaki tüm oksijeni sömürür gibi Ela’nın ciğerlerine doldu. Gözleri, Cihan’ın yüzünde bir cevap arayarak geziniyordu. Her kası, her mimik, bir sır perdesinin ardına gizlenmişti.
Cihan yavaşça Ela’ya doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, havadaki gerilim adeta somut bir duvara dönüştü. Ela’nın içindeki alarm zilleri çalmaya başlarken, aynı anda vücudunun her hücresi, Cihan’ın manyetik alanına çekiliyormuş gibi tepki veriyordu. Bu ikileme nefret ediyordu.
"Büyükbabanın işi..." Cihan’ın sesi, bu kez daha boğuk, daha derindi. "Sadece bir iş değil, Ela. Bir borç. Yıllar öncesine dayanan bir söz. Altay ailesinin adını korumak için ödenmesi gereken bir bedel."
Ela’nın kaşları çatıldı. "Ne borcu? Ne bedeli? Ne saçmalıyorsun Cihan? Biz ne biliyoruz, neyi bilmiyoruz? Alev’in bu işle ne alakası var?"
Cihan, Ela’ya o kadar yaklaşmıştı ki, nefes alışverişinin sıcaklığını teninde hissedebiliyordu. Bakışları Ela’nın dudaklarına takıldı, bir anlığına tüm dünya durdu. O bakışlarda, Ela’nın yıllardır inkar ettiği o tehlikeli, o imkânsız çekimi görmüştü. Yıllar önce bir anda donan kalbi, şimdi onun yanında deli gibi atıyordu.
"Alev..." Cihan’ın sesi kısık çıktı, neredeyse bir fısıltıydı. "Alev bu borcun bir parçası. Ya da daha doğrusu... bu borcu ödemenin yolu."
Ela’nın kalbi göğsünde deli gibi çarparken, mantık süzgecinden geçemeyen bu sözler, ona daha çok acı veriyordu. "Ne demek istiyorsun? Alev, bir borç mu? Bir yol mu? Onu seviyorsun diye düşünüyordum! Onunla mutlu olduğunu düşünüyordum!"
"Sevmek..." Cihan, bu kelimeyi ağzında bir zehirmiş gibi çevirdi. "Sevmek bazen bir seçim değildir, Ela. Ve bazen de, sevsen de... başka yollara sapmak zorunda kalırsın." Bakışları tekrar Ela’nın gözlerine çıktı. "Bunu benden daha iyi kim bilebilir ki?"
Ela’nın gözleri doldu. Cihan’ın sözleri, onun kendi geçmişiyle, onunla ilgili tüm umutlarıyla alay ediyordu sanki. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Senin beni sevdiğini ima ettiğin, bana bu acıyı çektirdiğin yıllardan sonra, şimdi kalkmış bana ‘sevmek bir seçim değildir’ mi diyorsun? Bu evliliği ne için yapıyorsun o zaman? Bana neyi ima etmeye çalışıyorsun?"
Cihan’ın eli yavaşça Ela’nın yüzüne doğru uzandı. Ela, irkilmedi. O an sanki dünyanın tüm gürültüsü kesilmiş, sadece ikisinin kalbinin ritmi duyuluyordu. Cihan’ın parmakları, Ela’nın yanağına değdiğinde, Ela’nın nefesi kesildi. Teninin ateşi, onun tenine yayıldı. Bu dokunuş, yıllardır bastırılan tüm tutkuyu, tüm özlemi yüzeye çıkarmıştı. Her ikisi de, o küçük dokunuşun altında yatan depremi hissediyordu.
"Bazen..." Cihan’ın başparmağı Ela’nın yanağını okşadı. "Bazen, sevdiklerini korumak için, kendini feda etmen gerekir."
Ela’nın gözleri, Cihan’ınkilerde kilitli kaldı. Bu sözler, onun zihninde bir şimşek çaktırdı. Kendini feda etmek mi? Kimi? Neyi? Bu evlilik, Alev’i korumak için miydi? Yoksa… Ela’yı mı? Bu düşünce, onu hem şok etti hem de içten içe korkutucu bir umut kırıntısı doğurdu.
"Neyi feda ediyorsun Cihan? Kimi koruyorsun?" Ela’nın sesi fısıltıdan halliceydi. Gözleri yaşlarla doldu ama akmasına izin vermedi. Gururu buna engel oluyordu. "Alev’i mi? Yoksa... yoksa beni mi?"
Cihan’ın parmakları yavaşça Ela’nın çenesine kaydı, başını hafifçe yukarı kaldırdı. Gözleri, Ela’nın gözlerinde dans eden karmaşık duyguları okuyordu: öfke, acı, şüphe ve korkunç bir çekim. O çekim, ikisinin arasında elektrik yüklü bir hale oluşturmuştu.
"Seni," diye fısıldadı Cihan, kelimeyi dudağının ucunda eritti. "Her zaman seni."
Bu itiraf, Ela’nın dünyasını altüst etti. Yıllardır görmezden geldiği, bastırdığı, hayal dahi etmeye cesaret edemediği bir gerçek, şimdi Cihan’ın dudaklarından dökülmüştü. Bu korkunç bir andı, çünkü Ela’nın tüm duvarlarını yıkmış, tüm savunmasını parçalamıştı.
Cihan, Ela’ya bir nefes kadar yaklaştı. Dudakları neredeyse birbirine değecekti. Ela’nın gözleri kapandı, teslimiyetin eşiğinde, korkunç bir arzuyla yanıp tutuşuyordu. Cihan’ın nefesi, Ela’nın dudaklarına çarptı; naneli ve derin. O an, zaman durdu. Tüm evren, onların neredeyse birleşen dudaklarının etrafında dönüyordu.
Ancak öpücük gelmedi.
Cihan, Ela’nın tenindeki titreşimleri, Ela’nın dudaklarının kıvrılışını, içindeki teslimiyeti hissetmişti. Ama bir anlık tereddütle, son anda geri çekildi. Parmakları Ela’nın çenesinden çekildi, o sıcak dokunuşun yerini soğuk, acıtan bir boşluk aldı.
Ela, gözlerini açtığında, Cihan’ın yüzündeki acıyı gördü. Kendine hakim olmanın verdiği bir ıstırap, büyük bir yükün altında eziliyormuş gibiydi.
"Yapamam Ela," diye hırıltıyla konuştu Cihan. Sesi, acıyla boğulmuştu. "Buna hakkım yok."
Ela’nın kalbi bin parçaya ayrılmıştı. Cihan’ın dudakları ona bu kadar yakınken, neden geri çekilmişti? Bu, ona verdiği cezayı daha da ağırlaştırıyordu. Ama aynı zamanda, Cihan’ın sözlerindeki o derin acı, Ela’nın içinde bir şeyler uyandırmıştı.
"Ne demek yapamam?" Ela’nın sesi şimdi daha sakin, daha tehlikeliydi. Gözlerinde, Cihan’ın anlayamadığı bir kararlılık parlamıştı. "Bana yıllarca acı çektirdin, sonra beni sevdiğini söyledin, bir başkasıyla evleniyorsun ve şimdi de beni korumak için kendini feda ettiğini iddia ediyorsun. Yetmedi mi? Bu oyunun bir parçası mı bu? Bana bu kadar şeyi yaşattıktan sonra, benden ne bekliyorsun?"
Cihan, Ela’nın gözlerindeki bu yeni, tehlikeli kıvılcımı gördü. Bu, sadece öfke değil, meydan okumaydı. Onun yıllardır bastırdığı gücün uyanışıydı.
"Senden..." Cihan derin bir nefes aldı. "Senden sadece... anlamanı bekliyorum. Ve beni affetmeni."
Ela’nın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. "Affetmek mi? Beni neyden koruyorsun Cihan? Bu karanlık sır, bu ‘büyükbabanın borcu’ ne olursa olsun, beni ondan korumak için Alev’le evlenmek mi zorundasın? Bu neyin bedeli?"
Cihan’ın gözleri anlık bir panikle parladı. Sanki Ela, tehlikeli bir gerçeğe çok yaklaşmıştı.
"Bedeli..." Cihan’ın sesi kısık çıktı. "Bedeli... ya sen ya da Altaylar’ın itibarının sonu."
Ela’nın nefesi kesildi. Bu, sadece bir aile sırrı değil, hayatları değiştirecek bir felaketle ilgiliydi. Cihan’ın yüzündeki ciddiyet, şaka yapmadığını gösteriyordu. Ya o, ya Altaylar’ın itibarı. Bu nasıl bir tercihti? Ve Ela bu denklemin neresindeydi?
"Anlamıyorum..." diye fısıldadı Ela.
Cihan bir adım geri çekildi, elini saçlarının arasına geçirdi. Yüzü acıyla buruşmuştu. "Anlamayacaksın. Ama bil ki, ne yapıyorsam... sadece senin iyiliğin için yapıyorum."
Ela’nın zihni, Cihan’ın sözleriyle dolu bir girdaptı. 'Ya sen ya da Altaylar’ın itibarı'. Bu cümle, tüm düşüncelerini gölgeledi. Cihan’ın gerçekten onu korumak için mi Alev’le evlendiği, yoksa bunun daha büyük, daha karanlık bir planın parçası mı olduğu sorusu beynini kemiriyordu.
"Bana yalan söyleme Cihan," dedi Ela. Sesi, kırık bir cam parçası gibiydi. "Eğer beni korumak içinse... neden bana her şeyi anlatmıyorsun? Ne kadar kötü olabilir ki bu sır?"
Cihan, Ela’ya son bir kez baktı. Gözlerinde hüzün, keder ve vazgeçilmez bir aşkın gölgeleri vardı. Dudaklarını araladı, bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sonra, sanki bir karar vermiş gibi, sertçe yutkundu.
"Kötü... Ela," dedi Cihan. Sesi ölüm fısıltısı gibiydi. "Kötüden de öte. Öyle kötü ki... eğer öğrenirsen, sen bile bana sırtını dönersin."
Ve bu sözlerle, Cihan sırtını döndü, kapıya doğru ilerledi. Ela’nın gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Ne demekti bu? Ondan sakladığı sır, onu bile kendinden nefret ettirecek kadar korkunç muydu? Cihan kapıya uzandı, kulbu tuttu.
"Cihan, dur!" diye bağırdı Ela.
Ama çok geçti. Cihan, arkasına bile bakmadan odadan çıktı, Ela’yı karanlıkta, paramparça bir kalple ve zihninde dönen, cevaplaması gereken milyonlarca soruyla baş başa bıraktı. Kapı kapandığında çıkan ses, Ela’nın ruhuna çarpmış bir yumruk gibi yankılandı. Arkasında bıraktığı tek şey, havada asılı kalan o zehirli sözdü: 'Eğer öğrenirsen, sen bile bana sırtını dönersin.'
Ela yalnız kalmıştı, ama artık biliyordu ki, Cihan’ın evliliği, sandığından çok daha derin, çok daha karanlık bir sırrı barındırıyordu. Ve o sır, kendi hayatını da geri dönülmez bir şekilde değiştirecekti.