Cihan'ın eli, sanki görünmez bir bariyerle durdurulmuş gibi, yanağımdan santimler ötede asılı kaldı. Dünya durdu. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacak bir kuş gibi çırpınıyordu. Gözleri, karanlıkta parlayan iki fener gibiydi; içinde boğulmak üzere olduğum bir denizin derinliklerini taşıyordu.
"Ela," sesi, duyduğum en acı melodiydi. Boğuk, kırılgan, kabullenemediğim bir fısıltı. Adımı, dudaklarından ilk kez bu kadar yüklü, bu kadar yasak bir anlamla duyuyordum. Sanki yedi yıllık bir suskunluk, o tek hecede parçalanmıştı.
Nefesim kesildi. Oturduğum yerde buz kesmiş, ne kımıldayabiliyor ne de düşünebiliyordum. Zihnimde bir fırtına kopmuş, her şey birbirine karışmıştı. Yedi yıldır itinayla inşa ettiğim o duvar, Cihan'ın gözlerindeki bir anlık parıltıyla yerle bir olmak üzereydi.
"Bana ne söylüyorsun Cihan?" Sesim, titrek bir fısıltıdan öteye gidemedi. Kelimeler boğazıma dizilmişti. Sanki bu soruyu sorarsam, Pandora'nın Kutusu açılacak, içindeki tüm yasaklar, tüm acılar ve tüm imkansızlıklar üzerime dökülecekti.
Cihan'ın gözleri, benimkilerin içinde kayboldu. Aradaki mesafe yok oldu. Sadece o ve ben vardık. Camın dışındaki dünyanın varlığı silinmişti. Eğildi, bana doğru yaklaştı. Her santim, kalbimin daha da hızlanmasına neden oluyordu. Kokusu… Acı bir yasak çiçeğin kokusu gibi, baş döndürücü ve tehlikeli.
"Yapamam Ela." dedi, neredeyse bir nefes kadar hafifçe. "Artık yapamam."
Bu neydi? Ablasının nişanlısının itirafı mıydı? Kime "yapamam" diyordu? Kendine mi, bana mı, Alev'e mi? Yoksa bu durumun getirdiği vicdan azabına mı?
Yanağımı okşamaktan vazgeçen eli, direksiyon simidine kenetlendi. Parmakları bembeyazdı. Tıpkı kalbim gibi.
"Ne yapamazsın?" diye fısıldadım, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Neyi yapamazsın Cihan?"
Derin bir nefes aldı. "Görmezden gelemem artık. Hislerimi, seni... Her şeyi." Gözleri tekrar bana döndüğünde, içlerindeki yangın daha da şiddetlenmişti. "Bu yedi yıl... Senin etrafında, sanki bir gölgeymişim gibi dolaşmak... Alev'in nişanlısı olarak... Her saniyem bir işkenceye dönüştü."
Bu, kalbimi paramparça eden bir itiraftı. Yedi yıl. O da mı benim gibi hissetmişti? Benim çektiğim işkencenin aynısını mı o da yaşamıştı? Gözlerim doldu, ancak o yaşların akmasına izin veremezdim. Bu an, her şeyi açığa çıkaracak, her şeyi geri dönülmez kılacaktı.
"Ne saçmalıyorsun sen?" Sesim, beklenenden daha sert çıktı. İnkar. Savunma mekanizmam anında devreye girmişti. "Alev'in nişanlısısın. Bir hafta sonra evleniyorsun. Bu ne hadsizlik? Nereden çıktı şimdi bu?"
Cihan'ın yüzündeki acı daha da derinleşti. "Hadsizlik mi? Yıllardır gözlerimin içine bakıp, sanki her şey normalmiş gibi davranmak hadsizlik değil miydi? Her seferinde yanımdan geçerken tenimde hissettiğim o elektrik, kazara dokunuşlarımız, o yüklü sessizlikler... Onlar da mı hadsizlikti Ela?"
Sözleri, yedi yıllık sırrımın örtüsünü yırtıp atıyordu. Her kelimesi, kalbime bir hançer gibi saplanıyordu. Gözlerinin içine baktım. Yalan söylemiyordu. O da benim gibi yanmıştı bu yasak aşkın ateşinde. Ve bu gerçek, hem korkunç hem de tarifsiz bir tatmin vericiydi.
"Ne hissettiğimi bilmediğini mi sanıyorsun?" diye çıkıştım, sesim titremese de öfkeliydi. "Ben de mi yıllarca kördüm sanıyorsun? Ama ben kendimi bildim, bu duyguyu kalbime mühürledim. Ablamın nişanlısısın sen! Ailemin en yakınındaki insan! Bizim için... bizim için böyle bir şey imkansız Cihan! Aptal olma!"
Yüzü kasıldı. "İmkansız mı? Alev'le evlilik denilen o şey mi imkansız kılan her şeyi?"
"Elbette imkansız kılan o! Bir hafta sonra evleniyorsunuz! Mutlu bir evliliğiniz olacak! Sen onun hayatının aşkısın!" diye bağırdım, sesim arabayı doldurmuştu. Kalbim paramparça oluyordu. Bu yasak çekimin gerçek olduğunu öğrenmek, üzerimdeki yükü hafifletmek yerine, daha da ağırlaştırmıştı. Çünkü artık sadece benim hayal ürünü bir aşk değil, *gerçek* ve *karşılıklı* bir yasaktı.
Cihan ani bir hareketle bana döndü, bedenlerimiz neredeyse birbirine çarptı. Eli, bu sefer yanağımı değil, çenemi kavradı. Başparmağı dudaklarımın köşesinde gezindi. Elektrik akımı tüm bedenimi sardı. Gözlerim istemsizce dudaklarına kaydı. Koyu, davetkar…
"Hayatının aşkı mı?" diye fısıldadı, sesi bu kadar yakınımda, havada asılı kalmıştı. Nefesi, sıcak ve nane kokulu, dudaklarıma çarpıyordu. "Buna gerçekten inanıyor musun Ela? Alev'in hayatının aşkı olduğuma mı?"
Bu bir ipucuydu. Küçük, ama çok önemli. Cihan'ın sesindeki alaycı tını, gözlerindeki o belli belirsiz hüzün... Alev'le olan ilişkilerine dair bir şüphe uyandırıyordu. Alev'in "mutlu evliliği"nin ardında yatan bir gerçeği mi saklıyordu?
"Ne demek istiyorsun?" diye kekeledim, dudaklarım titriyordu. Onun dokunuşuyla tamamen felç olmuştum. Beynimdeki tüm mantık devreleri kapanmıştı. Sadece onun varlığını, teninin sıcaklığını, gözlerinin yoğunluğunu hissediyordum.
"Sence ben Alev'le mutlu muyum?" diye sordu, sesi kısıktı. "Sence bu evlilik… Aşk üzerine mi kurulu?"
Gözleri, benimkilerin içinde bir cevap arıyordu. Ve ben biliyordum ki, bu soruya vereceğim cevap her şeyi değiştirecekti. Onun gözlerinde gördüğüm o karanlık, o hüzün, o yıllardır bastırdığı acı… Alev'le olan ilişkisinin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını haykırıyordu.
"Neden evleniyorsun o zaman?" diye fısıldadım, şimdi sesim tamamen kırılmıştı. Yanağımı okşayan başparmağı, bir an için dudaklarımın üzerine kaydı. Neredeyse bir öpücük. Dudaklarımız arasında incecik bir hava tabakası kalmıştı. Bir milimetre daha yaklaşsa...
"Neden mi?" Gözlerindeki ifade değişti. Öfke, acı, pişmanlık ve bir parça çaresizlik. "Her şey göründüğü gibi değil Ela. Hiçbir şey değil."
Bu cümle, odadaki gerilimi daha da artırdı. Bir sır perdesi aralanıyor gibiydi. "Nedenmiş? Neyi gizliyorsunuz benden?" diye sordum, kelimeler boğazımdan yırtılırcasına çıkıyordu. Kalbim, adeta bir davul gibi çarpıyordu.
"Bazı şeyler vardır ki," diye başladı, gözlerini gözlerimden ayırmıyordu, "seçim sandığın şeyler aslında mecburiyettir."
Mecburiyet mi? Ne mecburiyeti? Alev'le evlenmek zorunda mıydı? Bu saçmaydı. Cihan Altay gibi bir adamın, istemediği bir evliliğe zorlanması... Akıl almazdı. Ama gözlerindeki o koyu, derin ifade... Yalan söylemiyordu.
"Anlamıyorum," dedim, sanki boğuluyormuşum gibi. "Bana her şeyi anlatıyormuş gibi yapıp hiçbir şey anlatmıyorsun Cihan."
Gözleri yüzümde gezindi, her ayrıntıyı ezberlemek istercesine. Sonra nefesini tuttu ve aniden geri çekildi. Eli çenemden ayrıldı. O dokunuşun sıcaklığı havada asılı kaldı. Arabanın içindeki sessizlik, az önceki fırtınanın ardından gelen uğultulu bir boşluk gibiydi.
"Biliyorum," dedi, sesi tekrar o boğuk, acılı tona bürünmüştü. "Ama şimdi değil. Şimdi sana bunları anlatamam."
"Ne zaman peki?" diye sordum, sesimdeki umutsuzluk gizlenemezdi. "Düğün haftasına giriyoruz Cihan! Ne zaman anlatacaksın? Alev'le evlendikten sonra mı? Benim hayatım mahvolduktan sonra mı?"
Yüzü bembeyaz oldu. "Hayatın mahvolmayacak Ela. Asla."
"Benim yıllardır içimde sakladığım, kendimden bile gizlediğim her şey bir anda yüzeye çıktı! Senin yüzünden! Şimdi her şey yandı, kül oldu Cihan! Ve sen bana 'zamanı değil' mi diyorsun?" Sözlerim hıçkırıklara karışıyordu. Bu öfke, bu çaresizlik... Sanki yedi yıllık bastırılmış tüm duygular, bu küçük arabanın içinde patlıyordu.
"Sakin ol," dedi, eli tekrar bana uzandı, ama bu sefer yanağıma dokunmadı. Havada asılı kaldı, sanki beni teselli etmekle vazgeçmek arasında gidip geliyordu.
"Sakin mi olayım?" diye bağırdım, gözümden yaşlar akmaya başlamıştı bile. "Senin ablamın nişanlısı olduğunu bile bile sana aşık olmak yeterince sakindi değil mi? Şimdi bunu öğrenmiş olmak da sakin kalmam için yeterli mi?"
Cihan'ın gözleri kapandı. Derin, acı dolu bir nefes aldı. "Benden nefret etmeni tercih ederdim Ela. Gerçekten, nefret etmeni."
Gözleri açıldı, yine o yakıcı, yoğun bakışla beni kilitledi. "Çünkü nefret, bu hislerden daha kolaydır. Daha az can yakar."
Dudakları titredi, bir an için bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Onun da bu durumda benim kadar acı çektiğini görmek... kalbimi bir kez daha sıkıştırdı. Ama benim acım daha büyüktü. Benimki yasaktı, imkansızdı.
"Bana bir ipucu ver Cihan," diye yalvardım, son bir umut kırıntısıyla. "Bir şey söyle. Neden Alev'le evleniyorsun? Gerçekten sevmiyor musun onu? Ne oldu?"
Gözleri kısmen kapalıydı, bir şeyi saklamak ister gibi. "Büyükbabanın o işi bana devretmesinin bir nedeni vardı Ela. Her şey bu kadar basit değil."
Bu bir ipucuydu! Büyükbaba. İş. Bu, Alev ile Cihan'ın ilişkisinin maddi veya ailevi bir bağlantısı olduğunu gösteriyordu. Bir tür anlaşma, bir mecburiyet.
"Ne işi?" diye sordum, aklım karışmıştı. "Büyükbabamın işleri... Ne alakası var?"
Cihan başını iki yana salladı. "Benden daha fazlasını isteyemezsin şu an." Sesi kararlıydı, ama gözleri acı doluydu. "Ama bil ki, sana dair hissettiklerim... Onlar bir mecburiyet değil. Onlar gerçek."
Bu son cümlesi, içimde hem bir fırtına kopardı hem de beni dondurdu. Gerçek mi? O zaman neden bu imkansızlığın içinde çırpınıyorduk?
Yavaşça kapıyı açtı. "Gitmelisin Ela." Sesi emrediciydi, ama bakışları yalvarır gibiydi. "Şimdi gitmelisin. Yoksa..."
Ne yoksa? Yoksa kontrolünü mü kaybedecekti? Yoksa yasak bir öpücük mü? Yoksa her şeyi daha da içinden çıkılmaz hale mi getirecekti?
Benim de gitmem gerekiyordu. Bu arabada bir dakika daha kalırsam, her şeyin sonu olacaktı. Ama gitmek istemiyordum. Bu korkunç itirafı ve karmaşık ipuçlarını bu şekilde bırakmak istemiyordum.
Gözlerimi ondan ayırmadan, kapıyı sonuna kadar açtım. Soğuk gece havası yüzüme vurdu, ama içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Tam arabadan inecekken, Cihan'ın sesi arkamdan geldi.
"Sana söz veriyorum Ela," dedi, sesi kararlı ve tehditkârdı. "Bu evlilik... düşündüğün gibi olmayacak. Sana bu acıyı yaşatmama izin vermeyeceğim."
Bu bir tehdit miydi? Bir vaat mi? Yoksa bir kehanet mi?
Ne demek istiyordu? Alev'le evlenmeyecek miydi? Yoksa evlenecek ama bu evlilik sadece bir göstermelik mi olacaktı? Ve bana acı yaşatmamasına nasıl izin vermeyecekti? Zaten yaşatıyordu.
Duraksadım, kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Geri dönmek istedim, sorular sormak. Ama aramızdaki gerilim o kadar yoğundu ki, bir sonraki adımın felaket olacağını biliyordum. Ne pahasına olursa olsun, bu gece daha ileri gidemezdik. Yoksa geri dönüşü olmayan bir yola girerdik.
Sanki görünmez bir el tarafından itilmiş gibi, arabadan indim. Kapıyı kapatmadan önce son bir kez ona baktım. Gözleri, hala benimkilerdeydi. Acı ve tutkuyla yanıp sönen o gözler, zihnime kazınmıştı. Ve o gözlerde, derinlerde, henüz çözemediğim bir sırrın ağırlığı yatıyordu.
Galerinin kapısına doğru yürüdüm, adımlarım ağır, kalbim paramparçaydı. Sanki ruhum bedenimden ayrılmış, arabada Cihan'la kalmıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Sadece bir hafta sonraki o düğün, bir hayalet gibi üzerimde geziniyordu. Ve Cihan'ın fısıltıları... "Her şey göründüğü gibi değil Ela."
Bu cümle, zihnimde yankılanarak geceye karıştı.