Üsküdar’daki aile evinin salonu, baharın taze kokusu ve Alev’in neşeli kahkahalarıyla doluydu. Düğüne sadece bir hafta kalmıştı ve her köşede tatlı bir telaş hüküm sürüyordu. Annem mutfakta kurabiyelerle boğuşurken, Alev elinde son prova gelinlik dergileriyle kanepede yayılmış, sanki her şey olması gerektiği gibiydi. Ama Ela için öyle değildi. Pencerenin pervazına yaslanmış, bahçeye dalgın dalgın bakarken, içerideki sesler ona uzak ve boğuk geliyordu. Yedi yıldır kalbine bir bıçak gibi saplanan o sır, her geçen gün daha da ağırlaşıyordu. Ablasının düğünü yaklaştıkça, bu sırrın ağırlığı altında ezildiğini hissediyordu.
Kapının çalmasıyla birlikte Alev’in sesi neşeyle yükseldi: “Geldi!”
Gözleri otomatikman bahçe kapısına kaydı. Oradaydı. Her zamanki gibi, sanki dünyanın tüm sorunlarını omuzlarında taşımıyormuş gibi sakin ve kendinden emindi. Cihan Altay. Gri keten pantolonu ve açık mavi gömleğiyle, baharın serin sabahını bile ısıtan bir edası vardı. Gözleri Ela’nınkilerle kesişti. Kısa, neredeyse fark edilmeyen bir an. Ama Ela için sanki zaman durmuş, dünya dönmeyi bırakmıştı. O bir anlık temas, yıllardır bastırdığı her şeyi yüzeye çıkarmaya yetiyordu. Yanaklarına hafif bir sıcaklık yayıldı, kalbi göğüs kafesine sığmıyordu. Hemen bakışlarını kaçırdı, bahçedeki sarmaşıklara odaklandı. Aptal. Ne bekliyordu ki? Alev’in nişanlısıydı o.
Cihan içeri girer girmez salonu hoş bir kahve kokusu doldurdu. “Herkese günaydın! Annem, getirdiğim özel blend kahveyi denemenizi istedi,” dedi, sesi her zamanki gibi tok ve güven vericiydi. Alev hemen kalkıp ona sarıldı. “Hoş geldin sevgilim! Tam da seni bekliyorduk.”
Ela arkasını dönmeden, adımlarını mutfağa yöneltti. Bir fincan kahveye ihtiyacı vardı. Ya da belki sadece oradan uzaklaşmaya. Kahve makinesinin buğusu, onun içerideki buğulanmış ruh halini yansıtıyordu. Bir an olsun rahat nefes alamıyordu.
“Ela, sen niye o kadar uzaklaştın? Gel, Cihan bize son dekorasyon fikirlerini anlatacak,” Alev’in sesi mutfak kapısından içeri süzüldü.
Derin bir nefes aldı. “Geliyorum, abla.”
Geri döndüğünde, Cihan’ın gözleri yine onu buldu. Bu sefer daha uzun, sorgulayıcı bir bakıştı bu. Sanki bir şey arıyor, bir anlam yakalamaya çalışıyordu. Ela’nın iç monologu hızlandı: *Sakın Ela, sakın bir şey belli etme. Yıllardır koruduğun o duvardan bir taş bile düşürme.*
Hızla Alev’in yanına oturdu, Cihan’dan mümkün olduğunca uzakta.
Cihan, elindeki tabletini açtı ve şarap kırmızısı ile ekru tonlarında hazırlanmış çiçek düzenlemelerinin fotoğraflarını göstermeye başladı. “Yeniköy yalısının boğaz manzarasıyla birleştiğinde, bu renkler eşsiz bir uyum sağlayacak. Özellikle gün batımına doğru, ışıklar…”
Sesi, Ela’nın kulaklarında bir melodi gibi yankılanıyordu. Onun mimar kimliği, her detaya olan özeni… Bu yönüne hayran kalmamak imkânsızdı. Ela, ablasına gülümsediğini görünce kalbinde tatlı bir sızı hissetti. Alev’in ne kadar şanslı olduğunu düşünmek, onu aynı zamanda ne kadar suçlu hissettiriyordu.
“Ela, sen ne düşünüyorsun? Senin sanat galerisindeki gözün bu konuda hep farklıdır,” Cihan’ın sesi doğrudan ona yöneldi. Ela’nın bakışları, o an tablet ekranında geziniyordu. Bir anlık tereddüdün ardından, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri Cihan’ın koyu kahverengi gözleriyle birleşti. O an, salondaki tüm sesler silindi, Alev’in neşeli yorumları, annesinin tıkırtıları… Her şey kayboldu. Sadece o ve Cihan vardı. Bakışları, bir mıknatıs gibi birbirine kenetlenmişti.
“Ben… Ben bu kırmızı tonlarını çok seviyorum,” diye mırıldandı, sesi kendi kulağına bile yabancı geliyordu. “Özellikle ekru ile dengesi, yalının tarihi dokusuna çok yakışır.”
Cihan’ın dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. “Biliyordum. Senin de beğeneceğini tahmin etmiştim.”
Bu kadar mı? Sadece ‘tahmin etmiştim’ mi? Ama o tebessüm, o bakış… Ela’ya içten bir onay gibi gelmişti. Sanki o küçük yorumunda bile, ikisinin arasında gizli bir bağ olduğunu fısıldıyordu. Ela, hızla başını eğdi, saçları yüzünü gizlesin istedi. Bu yakınlık, bu görünmez çekim onu delirtiyordu.
Bir süre sonra annem, “Cihan oğlum, benim de seninle konuşmam gereken birkaç detay var. Misafirlerin oturma düzeni hakkında,” diyerek Cihan’ı mutfağa davet etti. Cihan kalkarken, bakışları Ela’nın üzerinden bir kez daha geçti. Bu sefer içinde belirsiz bir hüzün vardı, Ela’ya mı, yoksa başka bir şeye mi ait olduğunu anlayamadı.
Annemle Cihan mutfağa geçince Alev hemen Ela’ya döndü. “Ela, sana bir sır vereyim mi? Cihan’la o kadar heyecanlıyız ki, düğün gecemiz için Çamlıca’daki yazlığın anahtarını şimdiden aldık. Oraya geçeceğiz.”
Ela’nın duyduklarıyla nefesi kesildi. Gözleri irice açıldı. Çamlıca’daki yazlık… Onların kaçamak yeri… Yıllar önce Cihan’la ablası sevgiliyken, yazlıkta ne çok vakit geçirmişlerdi. O yazlıkta Ela, ablasına yardım bahanesiyle Cihan’a daha yakın olmak için gönüllü olmuş, her anı bir işkenceye dönüşen anılar biriktirmişti. Ve şimdi, Cihan’ın o yazlığı düğün gecesi için seçtiğini duymak, kalbinde buz gibi bir acı bıraktı.
Alev, Ela’nın durgunlaştığını görünce kaşlarını çattı. “Ne oldu canım? Keyfin mi kaçtı? O kadar heyecanlanmıştım ki, sana hemen söylemek istedim.”
Ela zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Yok, yok abla. Çok sevindim sizin adınıza. Harika bir fikir. Ne güzel olur orası sizin için.” Yalan söylüyordu. Yıllardır olduğu gibi.
Birkaç saat sonra, akşamüstü güneşi batarken, Cihan, annemle Alev’i Üsküdar’da bırakıp Ela’yı sanat galerisine bırakmak için yola çıktı. Sanat galerisi, haftanın yedi günü açıktı ve Ela’nın sığınağıydı. Arabada sessizlik hakimdi. Radyodan gelen hafif caz melodileri bile bu ağır sessizliği bozmuyordu. Ela, cama yaslanmış, dışarıdaki gelip geçen binaları izliyordu. Cihan’ın direksiyonu tutan ellerine, aralıklı olarak yanan kırmızı ışıklarda belirginleşen keskin yüz hatlarına bakmamak için kendini zor tutuyordu.
“Bir hafta sonra…” Cihan’ın sesi, Ela’nın düşüncelerini böldü.
Ela, yavaşça ona döndü. “Evet?”
Cihan’ın gözleri yoldaydı, ama sesi derindi. “Her şey değişecek, değil mi?”
Ela’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu ne anlama geliyordu? Gelecek haftadan, düğünden mi bahsediyordu, yoksa… Yoksa bu cümle, yedi yıldır kalbinde sakladığı o gizli dünyaya bir gönderme miydi?
“Alev’in hayatı değişecek,” diye fısıldadı Ela, boğazında düğümlenen hislerle. Kendi hayatının da değişeceğini, hatta belki de mahvolacağını ekleyemedi.
Cihan arabayı yavaşça kenara çekti. Galerinin önüne gelmişlerdi. Motoru kapatmadı, sadece el frenini çekti. Tamamen Ela’ya döndü. Gözleri, Ela’nınkilerin içine, ruhuna işlemek ister gibi bakıyordu. Hava aniden elektriklenmişti. İçerideki caz müziği bile sanki durulmuştu.
“Ela,” dedi Cihan, sesi her zamankinden daha alçak, daha yüklüydü. “Seninle konuşmam gereken bir şey var. Ve bu… Alev ile ilgili değil.”
Ela’nın nefesi kesildi. Kalbi durdu sandı. Yedi yıldır beklediği, korktuğu, inkar ettiği an gelmiş miydi? Gözleri irice açılmış, Cihan’ın sözlerinin ağırlığı altında eziliyordu. İçinde bir şey kırıldı.
“N-ne?” diye kekeledi, sesi zar zor çıktı. Gözleri Cihan’ınkilerden ayrılmıyordu. O bakışlarda bir girdap vardı, onu içine çekiyordu.
Cihan’ın eli yavaşça direksiyondan kalktı. Ela’nın yüzüne doğru uzandı. Parmağının ucu, Ela’nın yanağına, zar zor değdi. Bir dokunuş, binlerce kelimeye bedeldi. Ela’nın tüm bedeni elektrik çarpmış gibi titredi. Gözlerini kapattı, o an her şeyin bittiğini, her şeyin başladığını aynı anda hissetti.