Yeniköy yalısının ferah salonunda, ipek tüllerin ve inci işlemeli kumaşların arasında adeta bir nefes gibi asılı duruyordum. Güneş, Boğaz’ın pırıltısını yalıya taşıyor, tavandan sarkan kristal avizenin her bir parçasına binlerce minik gökkuşağı nakşediyordu. Her şey bir rüyadan fırlamış gibiydi; zarif, kusursuz ve... benim için bir o kadar da acımasız. Yedi gün sonra, bu ihtişamlı mekân ablam Derya ile Cihan’ın hayatlarını birleştirecekleri yuvaya dönüşecekti. Yedi yıl önce, Cihan’ın o ilk bakışıyla içime düşen kor ateşi, ablamın nişanlısı oluşuyla buzla örtmüştüm. O günden beri de kimse bu buzun altında, benim için o kor ateşin hiç sönmediğini bilemedi. Sadece günlük sayfalarım, en karanlık sırlarımın sessiz şahidiydi.
Parmaklarım, masanın üzerindeki dantelli masa örtüsünün işlenmiş desenleri üzerinde gezindi. Ablam, her zamanki gibi telaşlı ama bir o kadar da mutluydu. “Ela, sence şu gümüş şamdanlar buraya uygun mu? Yoksa antika olanları mı kullansak?” diye sordu, elindeki iki farklı şamdanı bana doğru uzatırken. Bakışlarım kısa bir an gümüş şamdanların pürüzsüz yüzeyine takıldı. Ardından, yalının kapısı açıldı ve içeriye giren siluetle içimdeki tüm nefes kesildi. Cihan gelmişti.
Üzerinde koyu gri bir takım elbise vardı, omuzları her zamanki gibi kusursuz bir kalıpta duruyordu. Kısa kesilmiş koyu renk saçları, Boğaz’dan esen hafif rüzgarla nazikçe savrulmuştu. Kapı pervazında durdu, bakışları önce Derya’ya, sonra bana kaydı. O an, zamanın yavaşladığını hissettim. Gözleri, derin bir kuyuyu andırıyordu; bakışlarında yedi yıl öncesinin tınıları, bilinçaltıma akın etti. O kuyuda kaybolmak istiyordum ama ayaklarım zemine zincirlenmişti. Kalbim göğüs kafesimi döverken, gözlerimi kaçırarak önümdeki şamdanlara odaklandım. “Bence gümüşler daha modern durur, abla,” diye mırıldandım, sesimin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek.
Derya, Cihan’a doğru neşeyle yürüdü, yüzünde pırıl pırıl bir gülümseme vardı. “Hoş geldin canım, tam da şamdanları tartışıyorduk.” Cihan’ın sesi, hep olduğu gibi sakin ve derindi. “Merhaba, Ela.” Sesindeki tını, kalbimi bir kez daha hızlandırdı. Sanki o tek kelime, yedi yılın tüm yükünü omuzlarıma yüklemişti. Başımı hafifçe salladım, göz göze gelmekten kaçınarak.
Derya, Cihan’ın koluna girdi. “Cihan, sana danışmam gereken çok önemli bir şey var. Bu yalıdaki bazı sanat eserlerinin yerini değiştirmek istiyorum ama hangi duvarın daha uygun olacağına karar veremiyorum. Senin mimar gözüne ihtiyacım var.” Ablamın bu isteği, içime bir ürperti yaydı. Cihan’la baş başa kalmak... Hayır, bu olmamalıydı. “Aslında ben halledebilirim abla,” diye atıldım hemen. “Sanat galerisindeki deneyimimle...”
Derya nazikçe gülümsedi. “Biliyorum tatlım, ama Cihan’ın burada geçireceği zamanlar da önemli. Yalının ruhunu en iyi o anlar. Hem sen de yardım edersin tabii ki. İkiniz birlikte bu işi halledin. Ben de düğün pastası seçimi için Üsküdar’a annemin yanına geçeyim.”
Ve işte o an geldi. Derya’nın gidişiyle, salonun genişliği bir anda üzerime kapanıverdi. Cihan’ın ayak sesleri yaklaştı. Hızlanan nabzımın sesini duyabiliyor gibiydim. Onun parfümünün kokusu, hafif bir baharat ve sandal ağacı karışımıyla beni sarıp sarmaladı. Her zaman bu kokuyla sakinleşir, bu kokuda kaybolurdum. Ama şimdi, bu koku, yedi yıllık bir yasağın kokusuydu.
“Nereden başlayalım?” diye sordu Cihan, sesi her zamanki gibi yumuşaktı ama içinde tarifsiz bir ağırlık taşıyordu. Parmak uçlarım uyuşmaya başlamıştı. Sanki bir anda elektrik akımına kapılmış gibiydim.
“Şey... salondaki şu büyük soyut tablo var ya, Derya onu antreye almak istiyor,” diye fısıldadım, sesimin neredeyse çıkmadığını fark ettim. Cihan, bakışlarını duvardaki tabloya çevirdi. Göz ucuyla onu izledim. Yüz hatları keskin, düşünceliydi. Yedi yıl önce, ona ilk âşık olduğumda da böyle, sanat eserlerine karşı bir çocuk heyecanıyla ama bir yetişkinin ciddiyetiyle bakardı. O an, o yedi yılın hiç geçmediğini, hislerimin ilk günkü gibi taptaze durduğunu fark ettim. Bu durum beni hem korkutuyor hem de yasaklı bir tatlılıkla kalbimi sıkıştırıyordu.
“Tablo ağır olmalı,” dedi. “İstersen kaldıralım.”
“Ben... ben hallederim,” diye kekeledim. Ama Cihan çoktan tabloya doğru ilerlemişti. Onun güçlü kolları, omuzlarının genişliği... İçimde bir fırtına koptu. Onunla bu kadar yakın olmak, nefesimi kesiyordu. Tablonun bir ucundan tuttu, ben de diğer ucuna uzandım. Parmaklarımız, tablonun soğuk ahşap çerçevesinde neredeyse birbirine değecekti. Küçük, titreşimli bir elektrik akımı hissettim. Kalbim, kulaklarımda çınlıyordu.
Cihan’ın bakışları bir an benimkilerle kesişti. O derin kuyulara yeniden düştüm. Sanki o bakışlarda, sözsüz bir itiraf, geçmişten gelen bir yankı vardı. Gözleri, tüm yedi yılı, tüm bastırılmış hislerimi tek bir anın içine sığdırmıştı. O bakış, sadece benim hislerimi değil, kendi içinde de benzer bir savaşın yaşandığını fısıldıyordu. Gözlerini kaçırmadı. Dakikalar, sonsuzluğa dönüştü. O an, sanki tabloyu tutan ellerimiz değil, kalplerimiz birbirine değmişti.
“Hatırlıyor musun?” diye sordu, sesi fısıltı gibiydi. “Bu tabloyu ilk gördüğünde ne kadar etkilendiğini anlatmıştın bana. ‘Sanki tüm renkler bir fırtınanın içinde dans ediyor,’ demiştin.”
Yüzüm kızardı. Bu, Derya’dan önce, bizim üçümüzün de olmadığı, sadece ikimizin olduğu bir andı. Yedi yıl önce, Derya ile Cihan’ın tanışmalarından kısa bir süre önce, ben henüz yeni mezun olmuş ve galeride staj yapıyorken, bu tablo bir sergideydi. Cihan da o zamanlar yeni bir mimari proje üzerinde çalışıyordu ve ilham aramak için gelmişti. O anı nasıl hatırlardı? Ben kendimi zorla unutturmaya çalışırken, o bunu nasıl hafızasında saklamıştı?
Yüzümdeki şaşkınlığı görmüş olmalıydı. “Bazı anlar, zihnimize kazınır Ela. Öyle değil mi?”
Sözleri, havada asılı kaldı. Bir yanım, bu anı hemen bitirmek, kaçmak isterken, diğer yanım o sesin, o bakışın, o anın içinde erimek istiyordu. Neşeyle gülümsedim, sanki o an hiçbir anlam ifade etmiyormuş gibi. “Evet, haklısın. Sanat eserleri bazen insanı böyle etkisi altına alır.” Konuyu değiştirmeye çalıştığımı belli etmiştim.
Cihan’ın elinin üzerindeki damarlar, teninin hafif bronzluğu... Gözlerimi ondan alamıyordum. Tabloyu dikkatlice duvardan indirdik ve antreye doğru ilerledik. Adımlarımız senkronizeydi. Her adımda, onun omzundan yayılan sıcaklığı, nefesimin hızlandığını hissediyordum. Antredeki geniş duvara tabloyu dayadık.
“Peki ya şu küçük heykeller?” dedi Cihan, sesindeki yoğunluk azalmıyordu. “Onları da mı değiştireceğiz?”
Ona doğru döndüm. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Nefesi, tenime değiyordu. Gözlerinde, çözemediğim bir ifade vardı. Yoğun, hüzünlü ve bir o kadar da umutsuz... Bir şeyler söyleyecekti, bunu hissettim. Kalbim, beklemediğim bir felaket öncesi gibi çırpınıyordu. Sanki yedi yıllık bir sır, kapısını zorluyordu.
“Ela,” diye fısıldadı, sesi bu kez daha derindi, daha kırılgan. Gözlerini benimkilerden ayırmadı. “Ben... Derya’ya nişanlandığımda bile biliyordum.”
Boğazıma oturan yumruyla yutkunamadım. Sanki dünya durmuş, sadece biz ve onun sözleri kalmıştı. Neyi biliyordu? Ne demek istiyordu? Zihnimde binlerce soru çırpınırken, o sözcüklerin tüm anlamıyla yüzleşmekten korkuyordum. Yedi yıldır içimde sakladığım karanlık gerçeğin, gün yüzüne çıkmasından...
Cihan, elini uzattı, parmakları yüzüme doğru havalandı, neredeyse değecekti. O an, kapının zili çalındı. Derya dönmüştü. Cihan’ın eli, yüzüme değmeden havada asılı kaldı. Bakışları, aniden kapıya döndü, yüzündeki tüm ifade dondu.