
"Tamam yapalım ama kaça kadar sürecek bu?" diyecekken telefonumun melodisi sessiz sahayı bıçak gibi böldü. Melodi, gecenin sessizliğinde o kadar yüksek yankılanıyordu ki bir an için zaman durdu sandım. Arayan Rüya’ydı. Enes’e, o her zamanki sert ve mesafeli ama derinlerinde bir yerlerde bir şeyler gizleyen yeşil gözlerine bir bakış attım. Elimi, aramızdaki o elektrik yüklü havayı yararak ona doğru uzattım: "Verecek misiniz artık telefonumu hocam?"
Enes bir an sustu. Dudaklarında belirsiz, hafif bir kıvrılma oldu ama bu bir gülümseme değildi; daha çok bir meydan okumaydı. Gözlerimin derinliklerine, Paris’te geçen o beş yılın ardından getirdiğim o mağrur ifadeye baktı ve telefonu ağır ağır uzattı: "Tabii Esila, al..." Parmaklarım telefonuma değerken teninin sıcaklığını hissettim. Aramızdaki o yakıcı, insanı nefessiz bırakan mesafeden büyük bir iradeyle sıyrıldım. Kendimi toparlamak, çarpan kalbimin sesini bastırmak için on metre kadar uzağa gidip telefonu açtım.
"Efendim Rüya?" Sesim, az önceki gerginlikten dolayı beklediğimden daha titrek çıkmıştı. Rüya, "Neredesin Esila? Nerede kaldın, saatler oldu!" diye sordu telaşla. "Şey," dedim göz ucuyla arkamdaki Enes’e bakarak, "Ufak bir aksilik çıktı, ders için konuşuyorduk, biraz uzadı da... Gelince anlatırım merak etme, kötü bir şey yok." Telefonu kapattım ama içimden kendi kendime fısıldadım: 'Asıl kötünün kötüsü burada, tam arkamda duruyor Rüya.'
Enes, ağır adımlarla yanıma yaklaştı. Her adımı sahada bir yankı uyandırıyordu. "Esila, sen beni ters köşe olarak oynuyorsun, farkındayım," dedi sesi gecenin karanlığında pürüzsüz bir tınıyla yayılarak. "Tabii hocam, az önceki olayları unutmadım!" dedim hırsla ona dönerek. "Eğer o çok sevdiğiniz, el üstünde tuttuğunuz Gökçe araya girmeseydi, şu an burada bunları konuşuyor olmazdık!"
"Ne kadar Gökçe’yi taktın kafaya!" diye gürledi Enes. Sesi ilk defa bu kadar sert ve sabırsız geliyordu. "Ben takmıyorum!" diye bağırdım, sesim boş sahada yankılandı. "O bana gıcık, bunu siz de biliyorsunuz! Ama siz de bilerek, belki de hoşunuza gittiği için beni sinir ediyorsunuz. Onun dibinizden ayrılmamasına izin veriyorsunuz!" Enes bir adım daha yaklaştı, şimdi nefesini yüzümde hissedebiliyordum. "Esila, ne kadar kıskanç birisin sen..." dediğinde sesim aniden kesildi. Paris’in en prestijli okullarında eğitim görmüş, her zaman kontrollü olan o kız, şu an bir matematik hocasının karşısında dili tutulmuş şekilde duruyordu.
"Madem gökçeye bu kadar meraklıyım sanıyorsun," dedim sesimi toparlamaya çalışarak, "O zaman maç şöyle olsun: Kim pes ederse o kaybeder. İster saat 11, ister gece 1... Pes edene kadar buradayız!" Enes’in gözlerinde bir pırıltı belirdi. "Varım!" dedi meydan okurcasına. "Peki nesine giriyoruz bu iddialı maçın?" diye sordu. "Ben kazanırsam," dedim başımı dikerek, "Bana asla karışmayacaksınız! Ne Burak’la ne başkasıyla... Ayrıca size Gökçe’nin kokusundan nefret edeceği, sizin o ağır prensiplerinize hiç uymayan bir parfüm alacağım."
Enes hafifçe gülümsedi, bu seferki daha gerçekçiydi. "Öyle olsun Esilacım," dedi. "Bana Esilacım demeyi bırakın! Onu gidin o hayran olduğunuz Gökçe’ye deyin!" diyerek tersledim ve topu elinden kapıp dribling yapmaya başladım. Maç başlamıştı. Topu bana geri attığında kendi etrafımda profesyonelce dönerek topu kontrol altına aldım. Paris’teki lise yıllarımda sadece dil öğrenmemiştim, spor salonlarında da az vakit geçirmemiştim. "Aramızdaki bu oyun sadece basketbol değil Esila; matematik, şah ve mat olsun, tamam mı?" dedi Enes. Sesi o kadar emindi ki, sanki sonucu çoktan belirlemişti.
"Kendinizi çok bilmiş görmeyin hocam!" diye bağırdım topu tam potaya gönderirken. "Adaletliyim diyorsunuz ama iş Gökçe’ye gelince neden her şey değişiyor? Bu haksız tavrınız sadece bana mı özel?" Top fileden geçtiğinde Enes’in yüzü ciddileşti. "Beğenmiyorsan idareye gidersin Esila," dedi soğuk bir sesle. "Gitmiyorum! İnadınıza buradayım, inadınıza bu okulda kalacağım!" diye haykırdım. Durum 79-78’di, hayatımın en zorlu maçında bir sayı farkla öndeydim. "Enes Hocam, madem bu kadar iddialısınız, 5x+4=π6 nedir? Boş yapmayın, sahada çözün!" diye bağırdım ona doğru.
Tam o sırada Enes beklenmedik bir hamle yaptı. Topu kapmak yerine kolumu tuttu ve beni sahanın kenarındaki duvara doğru sürükleyip sıkıştırdı. "Biraz fazla hızlı gidiyorsun Parisli, yavaşla!" dedi. Gözleri gözlerimin içinde hapsolmuştu. "Eğer kendin yavaşlamayı bilmiyorsan, ben seni nasıl yavaşlatacağımı çok iyi bilirim." Nefesi yüzümü yakıyordu. "Sırtımdan ne istiyorsunuz? Canımı acıtmak için mi yapıyorsunuz bunları?" diye inledim, ama aslında acıyan sırtım değil, göğüs kafesimin içindeki o hızla çarpan kalbimdi.
"Sende o zaman bu denklemdeki karşı eşitsizliği sağla Esila!" dedi Enes. Maç artık bir spor müsabakasından çıkmış, zihinsel bir savaşa dönmüştü. İkimiz de ter döküyorduk. "4x+7y=? Eşitle bakalım!" gibi sorularla birbirimizi köşeye sıkıştırıyorduk. Ellerimi duvara hapsedmişti, kımıldamama bile izin vermiyordu. Dudakları dudaklarıma o kadar yakındı ki, aramızdaki o görünmez çekim gücü beni eritiyordu. "Mesafe... Mesafe açar mısınız lütfen?" diyebildim sadece fısıltıyla. "Ne oldu Esila? Rahatsız mı oldun? Oysa sen gerçekten çok etkileyicisin, farkında değil misin?"
Tam beni öpecekmiş gibi yaklaştığı o an, Enes’in kontrolünü kaybettiği o saniyeyi fırsat bildim. Paris’te öğrendiğim o stratejik zekayla, arasına sıkıştığım duvardan bir mat adımıyla sıyrıldım. Topu elinden kaptığım gibi potaya fırlattım. Ancak dönerken belimdeki o eski sporcu sızısı nüksedince sendeledim. Enes anında beni belimden yakalayıp kendine çekti. Kendimi bir anda dudaklarının milimetre ötesinde buldum. Gözlerimi kapattım. Iskaladım belki ama kalbim sanki kaburgalarımı parçalayıp dışarı çıkacaktı. "Ne yapıyorsunuz siz ya? Saçmaladınız mı iyice?" diye bağırdım kendimi zorla geri çekerek.
"Senin yüzünden!" diye gürledi Enes. "Senin o bitmek bilmeyen lafların, o kışkırtıcı tavrın yüzünden! Beni kışkırtma Esila!"
"Siz önce haddinizi bilin hocam! Tuzak kurup kazanmamı engellemeye çalışıyorsunuz!" dedim öfkeyle. "Doğru konuş!" dedi Enes, sesi yeniden o otoriter tona bürünmüştü. "Siz de o zaman bir hoca gibi, adam akıllı davranın! Sırf Burak’la konuştuğum için, beni kıskandığınız için yapıyorsunuz bunları!" diye haykırdım. Enes bir an duraksadı, gözlerinde bir anlık bir itiraf dalgası geçti ama hemen toparladı. "Sana ne!" dediğinde, "Bana neyse!" diye karşılık verdim.
Saatler geçmişti. Gecenin 02.40’ında sahadaki alarm çaldı. Rüya yine arıyordu. Sahadan ayrılma vaktim gelmişti, yoksa Rüya bütün okulu ayağa kaldıracaktı. "Kim kazandı?" diye sordu Enes arkamdan, ben çantamı toplarken. "Sizin sayenizde beraber kaldık! Beni duvara sıkıştırıp hile yaptınız, tebrikler büyük hoca!" dedim iğneleyici bir tonla. "Hile deme buna Esila, takılmasaydın, kontrolünü kaybetmeseydin!" dedi. "Tabii, her şeyde suçlu benim zaten! Sizin üzerinize bilerek atladım, bilerek belimi incittim değil mi?" diye bağırdım.
Enes son bir hamleyle önüme geçti. "İddiayı unutma Esila. Yarın o hediye ile hazır ol."
"Sizinle bir daha konuşmayacağım Enes Hocam, göreceksiniz! Artık sadece ders, o kadar!" dedim ve hızlı adımlarla çıkışa yöneldim. Ama gitmeme izin vermedi. Kolumdan tutup beni sertçe kendine çevirdi, saçlarım rüzgarın ve hareketin etkisiyle yüzüne savruldu. Paris kokulu saçlarımın kokusunu içine çektiğini hissettim. "Bak," dedi sesi bu gece ilk defa bu kadar yumuşayarak, "Gökçe gerçekten umrumda değil. Bu okuldaki en değerli ve en önemli kişi sensin Esila. Gökçe’yi milletin içinde azarlayamazdım, o yüzden sustum. Anla artık..."
Durdum. Kalbim bir anlığına durdu sandım. "İddia bitti Enes Hocam! Sadece parfümünüzü alacağım ve o kadar. Bir daha size soru bile getirmeyeceğim, her şeyi kendim çözeceğim!" dedim kendimi toparlayarak. Enes hafifçe güldü, o kendine güvenen, sinir bozucu gülüşüydü bu. "Dayanamayacaksın Esila. Bana gelip konuşmak için, dikkatimi çekmek için türlü hareketlere gireceksin, göreceğiz. Eğer bu yeni iddiayı ben kazanırsam... Instagram hesabından sana istek yollayacağım ve kabul edeceksin."
"Ne? Asla! Böyle bir şeyi kabul etmiyorum!"
"Neden? Korktun mu yoksa?" dedi alayla. "Kimseden korktuğum yok!" dedim ve sinirle iddiayı kabul ettim. "Ama ben kazanırsam, bu okul bitene kadar benimle olan tüm kişisel iletişiminizi keseceksiniz!" diye şart koştum. "Seve seve," dedi Enes.
Eve geçtiğimde güneşin ilk ışıkları İstanbul semalarında belirmeye başlamıştı. Odama girip Paris’ten getirdiğim o lüks meyve tabağımdan birkaç dilim yedim, ardından sıcak bir duşun altında tüm geceyi, Enes’in kokusunu ve sahadaki o savaşı akıtmaya çalıştım. Tabletimden sakin bir film açtım ama gözlerimin önünde sadece Enes’in o yeşil gözleri vardı. Yorgunluktan ve kafamdaki o çözülemeyen aşk denkleminden bitkin düşerek uykuya daldım. Ama biliyordum; yarın o kampüs kapısından içeri girdiğimde, oyun sadece yeniden başlamayacak, çok daha sert ve yakıcı bir hal alacaktı.
