Salon buz gibiydi. Ağır meşe masanın iki ucunda İstanbul’un kaderini belirleyen iki yaşlı mafya lideri oturuyordu. Araz, babasının hemen arkasında, kollarını göğsünde bağlamış halde dimdik duruyordu. Gözleri kapıdaydı. Yüzü mermerden bir duvar gibi ifadesizdi ama içindeki fırtınayı kimse bilmiyordu.Büyük kapı ardına kadar açıldı.Salona giren kadın, Ezel’di. Arkasında siyah takım elbiseli koruma ordusu ve hemen sağında, yeraltı dünyasının en sinir bozucu, çenesi düşük ama bir o kadar da tehlikelilerinden biri olan kuzeni Sargan vardı. Karadeniz’in en köklü ve kalabalık aşiretlerinden birinin lideriydi Ezel; öyle ki sadece öz kuzenlerinin sayısı bile yirmiyi buluyordu. Ezel, siyah deri ceketi ve kış güneşi kadar soğuk bakışlarıyla tam bir kraliçe gibi masaya yürüdü.Ezel, tam Araz’ın karşısındaki sandalyeye oturdu. Başını kaldırdığı an, gözleri doğrudan Araz’ın kömür karası gözlerine çarptı. Zaman durdu. Ezel’in kalbi göğsünde delirmiş gibi çarpmaya başladı. Bu adamın gözlerinde ona bakan şey düşmanlık değildi. Yakan, kavuran, çok eski ve dipsiz bir tutku vardı. Ezel nefes alamadığını hissetti, içindeki buzdan kalkanlar sarsıldı.Büyük adamlar konuşmaya başladı ama Sargan bir türlü susmuyordu. Sürekli araya giriyor, ortamı germek için her lafa atlıyordu."Yahu dayı," dedi Sargan sesini yükselterek, Araz’ın babasına bakarak. "Biz buraya masaya oturduk ama karşı tarafta racon bilen göremiyoruz. İstanbul’un sefiri diyorlar size ama daha bizim çocukların bölgesine saygı duymayı öğrenememişsiniz. Bu iş böyle gitmez, biz can alırız can vermeyiz, anladın mı?"Sargan’ın bu ukala ve çok konuşan halleri salondaki tüm korumaları germişti. Araz’ın elleri yumruk oldu, gözlerini Sargan’a dikti. Ortam tam bir barut fıçısıydı, silahlar her an çekilebilirdi.Tam o esnada, ölüm sessizliğindeki salonda aniden arkadaki çift kanatlı kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye Ezel’in kuzenlerinin yedi-sekiz yaşlarındaki iki çocuğu, İdris ve Asaf elerinde oyuncak arabalarla tartışarak daldı. Koskoca mafya barış masasının ortasına kadar koştular. İkisinin de ağzında has Karadeniz şivesi vardı."Ula dur deyrüm sana İdris! O araba benümdür, tekerini ben taktum oni!" diye bağırdı Asaf.İdris arabayı arkasına saklayıp üste çıktı: "Yalan deysun yahu Asaf! Babam aldi oni bana Ordu’dan, vermeyrum işte, saa ne!"Sargan lafını yarıda kesti, yaşlı liderler şaşkınlıktan donup kaldı. Korumalar elleri tetikte çocuklara bakıyordu. Araz’ın babası kaşlarını çattı. Araz ise oturduğu yerde şoku atlatmaya çalışırken dudaklarının kıvrılmasına engel olamadı.Ezel derin bir nefes aldı. Karşısında ona deli gibi bir tutkuyla bakan Araz’a ters bir bakış attı. Saniyeler önce salonu titreten o buz gibi kraliçe gitmiş, yerine aşiretin çocuklarına ayar veren has bir Karadeniz kadını gelmişti. Masaya hafifçe vurdu, ses tonu bir anda değişti ve şivesi fırladı:"Ula İdris! Ula Asaf! Ben size ne diyirüm? Tartışmayın da çıkın odadan!" diye gürledi Ezel. Gözlerini çocuklara dikip elini kapıya doğru salladı. "Yahu koca koca adamlarun arasında ne işiniz var sizin? Çıkın dışari, o arabayi da kırarum ikinizin kafasunda ha! Hayde, ikileyun bakalum!"İdris ve Asaf, Ezel’in o parlayan gözlerini görünce anında suspus oldular. Birbirlerinin kolundan tutup, "Tamam teyze, sustuk..." diyerek geldikleri gibi hızlıca odadan dışarı kaçtılar. Kapı arkalarından kapandı.Ezel üzerindeki o şiveli, fırlama havayı anında silip tekrar arkasına yaslandı. Bakışları saniyeler içinde yeniden buz tuttu. Karşısında gözlerinin içi gülen ve ona sırılsıklam aşık bir şekilde bakan Araz’a dik dik baktı."Nerede kalmıştık?" dedi Ezel, sanki az önce İdris ve Asaf'ı şiveyle azarlayan o değildi.Sargan boğazını temizledi, az önceki o havalı, ukala tavrını toparlamaya çalışarak tekrar konuşmaya yeltendi ama Araz’ın gözleri hala Ezel’in belindeki o gümüş Beretta’daydı. İçinden, "Hiç değişmemişsin Karadeniz kızı... Aşiretin de aynı, fırtınan da," diye geçirdi.
Bölüm 2
İlk karşılaşma
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.