Bağ evindeki o huzurlu, dünyadan uzak iki günün ardından Ankara’nın o kalabalık ve gürültülü caddelerine geri dönmek, sanki güzel bir rüyadan uyanmak gibiydi. Doruk’un o lüks siyah arabası kampüsün büyük demir kapısından içeri süzülürken, içimde tarif edilmez bir heyecan ve hafif bir tedirginlik vardı. Üzerimde yine Doruk’un dolabından ödünç aldığım, bana biraz büyük gelen ama kokusuyla beni sakinleştiren siyah bir ceket vardı.
"Emin misin?" diye sordu Doruk, arabayı amfinin yakınındaki otoparka çekerken. Gözlerini yoldan ayırıp bana döndüğünde, o her zamanki sert ifadesinin altındaki o derin endişeyi yakalayabiliyordum. "O kulüpte yaşananlardan sonra istersen bugün derslere girmeyebilirsin. Seni doğrudan eve de bırakabilirim."
"Hayır," dedim, ona doğru hafifçe gülümseyerek. Elimi uzatıp vites kutusunun üzerinde duran iri, sımsıcak elinin üzerine koydum. "Kaçarak yaşayamam Doruk. Hem sen yanımdasın, bana hiçbir şey olmayacağını biliyorum."
Doruk, elimin altındaki elini ters çevirip parmaklarımı parmaklarının arasına kenetledi. Elimi dudaklarına doğru götürüp parmak eklemlerimin üzerine küçük, sımsıcak bir öpücük kondurduğunda içimin titrediğini hissettim.
"Asla," dedi, sesi o kadar kararlı ve derinden geliyordu ki. "Gölgen bile olsalar sana yaklaşmalarına izin vermem. Bunu o gün o depoda herkes anladı."
Arabadan birlikte indik. Kampüsün o kalabalık bahçesine adım attığımız an, etraftaki yüzlerce insanın bakışları anında bize döndü. Lise koridorlarında birbirini paralamaya çalışan, herkesten köşe bucak kaçan o iki insan, şimdi yan yana, aralarındaki o devasa çekimi gizleme gereği bile duymadan yürüyorlardı. Dedikodular fısıltı halinde kulaktan kulağa yayılırken Doruk hiçbirini umursamadı. Aksine, bir adım öne geçerek o devasa gövdesiyle beni kalabalığın meraklı gözlerinden korudu.
Amfinin kapısına geldiğimizde, Gece’nin merdivenlerin başında telaşla beklediğini gördüm. Beni gördüğü an gözleri faltaşı gibi açıldı ve koşarak yanıma geldi.
"Lara! İnanamıyorum, iki gündür neredesin sen?! Telefonun kapalıydı, aklım çıktı!" diye bağırdı Gece, beni kollarımdan tutup sarsarak. Bakışları hemen arkamda dikilen Doruk’a, ardından üzerimdeki o erkek ceketine kaydığında ne olduğunu anında çözdü ve ağzı şok içinde açık kaldı. "Yok artık... Siz... birlikte miydiniz?"
Doruk, Gece’nin bu şaşkınlığına karşı sadece hafifçe gülümsedi ama ciddiyetini bozmadı. Eğilip kulağıma doğru, "Benim bir iki işim var, ders çıkışı seni tam buradan alacağım. Sakın bir yere kaybolma," diye fısıldadı. Gitmeden önce, amfinin ortasındaki tüm o kalabalığa ve Gece'nin şok olmuş bakışlarına inat, yavaşça yaklaşıp saçlarımın arasına, şakağıma sımsıcak, derin bir öpücük bıraktı.
Onun bu cüretkar ve sahiplenici hareketi koridordaki tüm fısıltıları bıçak gibi keserken, Doruk arkasını dönüp o kendinden emin, asil adımlarıyla koridorda gözden kayboldu.
Gece koluma öyle bir yapıştı ki tırnakları etime battı. "Lara! Bana hemen, kelimesi kelimesine her şeyi anlatıyorsun! Lisedeki o nefret, o kavgalar... Nasıl bu hale geldiniz?!" diye çığlık attı resmen loş köşeye çekerken.
Sırtımı amfinin duvarına yasladım, dudaklarımda dün geceden kalan o tatlı sızıyı hissederek gülümsedim. Ankara’nın ayazı hala dışarıda hüküm sürüyordu belki ama içimdeki o koca kış, Doruk’un kolları sığındığım o bağ evinde tamamen bitmişti. Bizim hikayemiz yeni başlıyordu ve bu sefer kuralları nefret değil, o önlenemez aşk yazıyordu.