İçeriğe geç

Şah ve Mat

Bölüm 22 · 3 dk okuma

Şah ve Mat

Bölüm 22

Fırtınanın Sessizliği

Şöminenin çıtırdayan odun sesleri ve odanın o huzurlu sıcaklığı eşliğinde uyandığımda, dışarıda Ankara’nın o meşhur gri sabahı yavaş yavaş kendini gösteriyordu. Gözlerimi ilk açtığımda nerede olduğumu birkaç saniye algılayamadım. Üzerimdeki o devasa gri sweatshirt’ün kokusu ve belime dolanan o güçlü, sımsıcak kol bana dün geceki o büyük kaçışı, patlayan silahları ve en sonunda sığındığımız bu güvenli limanı hatırlattı.

Doruk hemen yanımda, yüzünde o okul koridorlarındaki sertlikten eser kalmamış, derin bir huzurla uyuyordu. O her zaman çatık olan kaşları gevşemiş, darmadağınık saçları alnına dökülmüştü. Onu ilk defa bu kadar savunmasız, bu kadar yakından izliyordum. Lise boyunca aramızda esen o sert rüzgarlar, birbirimizin canını yakmak için attığımız o adımlar, dün gece şöminenin önünde dudaklarımızın birbirine mühürlenmesiyle tamamen son bulmuştu. Biz artık birbirimizin canını yakan iki düşman değil, aynı fırtınadan kaçan iki sığınmacıydık.

Belimdeki elini uyandırmamaya çalışarak yavaşça kaldırdım ve koltuktan doğruldum. Vücudumdaki o dünkü korkunun getirdiği yorgunluk dalga dalga yayılırken, adımlarımı sessizce mutfağa doğru attım. Büyük camdan dışarı baktığımda, bağ evinin etrafındaki devasa ağaçların Ankara ayazıyla sallandığını gördüm. Burası gerçekten de dünyadan soyutlanmış gibiydi.

Tezgaha yaslanıp derin bir nefes aldığım sırada, arkamdan gelen o tanıdık, erkeksi adım seslerini duydum. Dönmeme fırsat kalmadan, Doruk’un sıcak gövdesi arkamdan sırtıma yasandı. Kollarını belime dolayıp çenesini omzuma koyduğunda, nefesinin sıcaklığı boynumu gıdıkladı.

"Erken uyanmışsın," diye fısıldadı. Sesi sabahın o ilk saatlerinde her zamankinden daha kalın, daha pürüzlü ve derindeydi.

"Uykum kaçtı," dedim, başımı hafifçe arkaya eğip onun o kapkara gözlerine bakarak. "Dışarıyı izliyordum. Burası gerçekten çok güzel, çok sessiz."

Doruk beni kendi etrafımda yavaşça döndürdü, sırtımı bu kez mutfak tezgahına yaslamamı sağladı. İki elini tezgahın kenarlarına koyarak beni tamamen kendi dünyasına hapsetti. Gözlerinde dün geceki o ölümcül öfkenin aksine, sabahın o ilk ışıklarıyla parıldayan yumuşak ama hırçın bir hayranlık vardı. Bakışları üzerimdeki kendi sweatshirt’üne kaydığında dudaklarında o çok nadir görülen, içimi eriten hafif tebessüm belirdi.

"Sana benim kıyafetlerimin çok daha fazla yakıştığını söylemiş miydim?" diye mırıldandı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, her bir kelimesi dudaklarıma çarpıyordu.

"Söylemedin," dedim, kalbimin deli gibi çarpmasına engel olamayarak. Ellerimi onun çıplak, kaslı göğsüne koydum. Kalbinin ritmi de benimkinden farksızdı. "Doruk... Dışarıdaki adamlar, o yeraltı dünyası... Bundan sonra ne olacak? Biz ne olacağız?"

Doruk’un gözlerindeki o yumuşaklık, sorduğum soruyla birlikte kısa bir an yerini o bildiğim kararlı, koruyucu zırha bıraktı. Ellerinden birini kaldırıp yanağımı usulca kavradı, başparmağıyla elmacık kemiğimi okşadı.

"Dışarıdaki hiç kimse, hiçbir düşman buraya adımını bile atamaz Lara. O adamların hesabını dün gece benim adamlar kapattı, bir daha karşımıza çıkamayacaklar," dedi, sesindeki o sarsılmaz güven içimdeki tüm korku kırıntılarını yok etti. "Bize ne olacağına gelirsek..."

Sözünü tamamlamadan önce yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Dudaklarını, benim ne zaman konuşsam heyecanla titreyen dudaklarıma yumuşak, acelesiz ama bir o kadar da derin bir tutkuyla bastırdı. Bu sabahın öpücüğü, dün geceki o büyük kavuşmanın tatlı bir devamı gibiydi. Dudaklarımızın arasındaki o sıcaklık mutfağın o soğuk sabah havasını tamamen yok ederken, Doruk beni belimden kavrayıp tezgahın üzerine doğru hafifçe kaldırdı ve beni kendine daha sıkı mühürledi.

Dudakları dudaklarımdan yavaşça ayrılıp boynuma, oradan da köprücük kemiğime doğru küçük, yakıcı öpücükler kondurarak indiğinde derin bir nefes aldım. Sınırları aşmıyorduk, acele etmiyorduk; sadece birbirimizin varlığını, o iki yıllık hasretin acısını çıkarırcasına iliklerine kadar hissediyorduk.

"Biz artık bittik diyemeyiz Lara," diye fısıldadı boynuma doğru, sesi nefes nefeseydi. "Biz artık tek bir bedeniz. Sen istesen de, istemesen de bu Ankara ayazında benim tek sıcaklığımsın."

Başımı onun omzuna yasladım, kollarımı boynuna sıkıca doladım. Dışarıda ne tür bir fırtına koparsa kopsun, bu bağ evinin içinde, onun kollarında olduğum sürece hiçbir şeyin beni yıkamayacağını artık çok iyi biliyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.