O son silah sesinin boğuk yankısı deponun duvarlarında patladığında, zaman tamamen durdu. Kulağımın dibinden geçen o ölümcül tıkırtı ve dışarıda başlayan arbede, damarlarımdaki tüm alkolü bir saniyede buharlaştırdı. Kulübün koridorunda çığlıklar yükseliyor, insanlar panik içinde kaçışıyordu. Ama bu deponun içinde, o devrilmiş ahşap kapının hemen ardında, ölümün soğuk nefesi doğrudan yüzümüze üflüyordu.
Doruk, namlunun ucunda olmasına rağmen tek bir milim bile geri adım atmadı. Devasa gövdesini bana öyle bir siper etmişti ki, arkasından adamın sadece o uğursuz, sırıtan yüzünü ve elindeki parıldayan silahı görebiliyordum. Doruk'un sırt kaslarının gerildiğini, beyaz gömleğinin altından kalbinin deli gibi çarptığını hissedebiliyordum; ama bu korkudan değil, patlamaya hazır bir bombanın pimini çekmek üzere olmasından kaynaklanan bir hırstı.
"Lara," diye fısıldadı Doruk. Sesi o kadar alçak, o kadar derinden geldi ki sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı. "Ben hamle yaptığım an solundaki o çelik rafların arkasına çömel ve gözlerini kapat. Ne duyarsan duy, sakın bakma."
"Doruk, hayır..." diye mırıldandım titreyen sesimle. Elini tutmak, onu geri çekmek istedim ama o çoktan kararını vermişti.
"Eee, Doruk? Son sözlerin bu varoş kıza fısıldadıkların mı?" diye alay etti elinde silah olan adam. Parmak ucu tetikte yavaşça gerildi. "Lise bitti koçum, burası o koridorlara benzemez. Burada kurşunlar konuşur."
"Burada sadece ben konuşurum," dedi Doruk aniden.
Ve o salise içinde, Doruk zemin kaplamasını sarsacak bir hızla öne doğru fırladı. Adamın silahı ateşlemeye fırsat bulamadan, Doruk onun bileğini kavrayıp havaya doğru büktü. İlk kurşun büyük bir gürültüyle deponun tavanına patladı; yukarıdan üzerimize beton tozları dökülürken Asya çığlık atarak köşeye sindi.
Doruk, adamın suratına öyle sert bir yumruk indirdi ki, adam geriye doğru sendeleyerek kutuların üzerine devrildi. Silah elinden fırlayıp tam benim ayaklarımın dibine kadar yuvarlandı.
Dışarıdaki koridordan daha fazla ayak sesi yaklaşırken, Doruk yerdeki silahı tek bir hamlede kavradı ve beni kolumdan tuttuğu gibi deponun arka tarafındaki gizli yangın çıkışına doğru sürüklemeye başladı. Koridordan içeri girmeye çalışan diğer adamlar arkamızdan peş peşe ateş ederken, kurşunlar bastığımız zeminleri delip geçiyordu.
Doruk yangın merdivenlerinin o ağır, demir kapısını omzuyla açıp beni dışarı fırlattı. Gecenin o buz gibi Ankara ayazı yüzüme çarptığında nefesten boğulacak gibiydim. Merdivenlerden hızla aşağı inerken arkamızdan kapının tekrar açıldığını duyduk.
"Koş Lara! Arkana bakma, sadece koş!" diye bağırdı Doruk, merdivenlerin parmaklığına tutunarak aşağıya, karanlık sokağa doğru atlarken.
Aşağıdaki o dar sokakta, Doruk'un o lüks siyah arabası farları yanık, çalışır vaziyette bizi bekliyordu. Direksiyonda onun güvendiği adamlardan biri vardı. Doruk arabanın kapısını açıp beni arka koltuğa fırlattı ve kendisi de hemen yanıma atlayıp kapıyı kapattı.
"Bas! Hemen bas!" diye kükredi Doruk şoföre.
Araba acı bir lastik sesiyle o dar sokaktan fırlarken, arkamızda kalan adamların siluetleri dikiz aynasında hızla küçülüyordu. Nefes nefese arkama yaslandığımda, Doruk’un elindeki silaha ve gömleğine bulaşan o küçük kan lekesine baktım. Üzerimdeki o yırtık elbise, darmadağın olmuş saçlarım ve kalbimin o dinmeyen gümlemesiyle ne yapacağımı bilmiyordum.
Doruk aniden elimi kavradı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip elimi öyle bir sıktı ki kemiklerim sızladı. Gözlerindeki o karanlık, tehlikeli kor hala sönmemişti.
"Geçti," dedi, sesi soluk soluğaydı ama gözlerindeki o hırçın sahiplenme duygusu her şeyi anlatıyordu. "Sana zarar vermelerine asla izin vermem. Artık tamamen benim dünyamdasın Lara, ve bu dünyadan çıkış yok."