Gözlerimi açtığımda başımda tarif edilemez, zonklayan bir ağrı vardı. Peş peşe içtiğim o yirmi bardağın bedeli, şakaklarıma çakılan çiviler gibiydi. Burnuma dolan o tanıdık, erkeksi ve odunsu parfüm kokusuyla irkilerek yerimde doğruldum. Beyaz, saten çarşafların üzerindeydim. Burası benim odam değildi. Etrafıma bakındığımda modern, devasa pencereli o lüks rezidans dairesini tanıdım. Doruk’un eviydi.
Geceye dair kopuk kopuk sahneler zihnimde dönmeye başladı. Bardaki o bitmek bilmeyen meydan okumalarımız, bacaklarımın beni taşımadığı o an, Doruk’un beni tüy gibi kucağına alışı... Ve buraya geldikten sonra, o yatak odasının kapısından içeri girdiğimiz andaki o ateşli, kontrolsüz teslimiyet... Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. İki yıldır nefret ettiğim, canımı yakan adamla tüm sınırları aşmıştım.
Yatağın kenarında duran siyah gömleği hızla üzerime geçirip düğmelerini titreyen parmaklarımla ilikledim. Tam odadan çıkmak için kapıya yönelmiştim ki, kapı yavaşça açıldı.
Doruk içeri girdi. Üzerinde sadece siyah bir ev pantolonu vardı, saçları dağılmıştı ve elindeki iki kupa kahveyle tam karşımda durdu. Gözlerindeki o sarhoş, hırçın arzu gitmiş; yerini sabahın o soğuk, ne yapacağını bilemeyen sessizliğine bırakmıştı. Kupalardan birini bana doğru uzattı.
"Başın ağrıyordur," dedi, sesi sabah mahmurluğuyla her zamankinden daha kalın ve pürüzlüydü. "İyi misin?"
Elinden kahveyi almadım. Gözlerimin içine çöken o derin pişmanlık ve şaşkınlıkla ona baktım. "Beni neden durdurmadın Doruk?" dedim, sesim ağlamaklı ama bir o kadar da öfkeliydi. "O kadar sarhoştum ki ne yaptığımı bile bilmiyordum. Sen de çok iyi biliyordun. Neden izin verdin?"
Doruk kahve kupasını şifonyerin üzerine bıraktı ve bana doğru büyük bir adımla yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp iki elini omuzlarıma yerleştirdiğinde geri kaçmaya çalıştım ama izin vermedi. Gözleri simsiyah, derin bir çaresizlikle gözlerime kilitlendi.
"Çünkü ben de sarhoştum Lara," diye fısıldadı, sesi odanın içinde yankılandı. "Ama alkolden değil, senden sarhoştum. İki yıldır bana nefretle bakmandan, canını yakmaktan, seni uzaktan bir gölge gibi izlemekten mahvolmuştum. Dün gece o gardıropta beni öptüğün an içimdeki o son fren koptu. Pişman mısın?"
"Evet!" diye bağırdım, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. "Pişmanım! Çünkü sen benim hayatımı cehenneme çeviren adamsın. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi davranamam. Senden nefret etmem gerekiyor Doruk, bunu bana sen öğrettin!"
Doruk omuzlarımdaki ellerini yavaşça yüzüme kaydırdı. Başparmağıyla yanağımdan süzülen o gözyaşını usulca sildi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesini tekrar tenimde hissettim.
"Nefret et," dedi, sesindeki o kararlı ve yakıcı tını içimi eritiyordu. "İstediğin kadar nefret et Lara. Ama dün gece birbirimizin kollarında nasıl kaybolduğumuzu ikimiz de biliyoruz. Bizim bu yangınımız artık söndürülemez. Sen benden ne kadar kaçarsan kaç, ben seni asla bırakmayacağım."
Ellerini yüzümden çekip arkasını dönerek odadan çıkarken, arkasında yine o tanıdık parfüm kokusunu ve içimde darmadağın olmuş bir kalbi bıraktı. Mezun olmuştuk, lise bitmişti ama bizim asıl tehlikeli hikayemiz şimdi, bu lüks dairenin sabahında yeniden başlıyordu.