Dışarıdaki gürültülü geri sayım o zifiri karanlık gardırobun kalın ahşap kapısına çarpıp içeri sızarken, zamanın bizim için nasıl acımasızca, hunharca aktığını fark ettik. Sınıftakilerin hep bir ağızdan tempo tutarak, "Beş! Dört! Üç!..." diye bağıran neşeli, alkollü ve meraklı sesleri odanın içinde yankılanıyordu.
Doruk, dudaklarımızı ayıran o son nefeste, sanki benden kopmak istemiyormuş gibi alnını yavaşça alnıma yasladı. Zifiri karanlığın içinde bile gözlerindeki o gitmek istemeyen, pişmanlıkla ve bana olan o önlenemez çekimle kavrulan bakışı tenimde hissedebiliyordum. Kalbi hâlâ göğüs kafesini dövüyor, peş peşe içtiğimiz o sert içkilerin ve iki haftalık hasretin etkisiyle ikimiz de nefes nefese, kesik kesik soluyorduk. Dudaklarımızdaki o yakıcı, alkollü tat hala duruyordu.
"...İki! Bir! Süre bitti, açıyoruz kapıyı, dökülün bakalım!"
Dışarıdaki kilit sesinin sert tıkırtısıyla birlikte Doruk, sanki birkaç saniye önce beni duvara yaslayıp deliler gibi öpen kendisi değilmiş gibi, o aşılmaz ve buz gibi mesafesini milisaniyeler içinde yeniden ördü. Belimdeki iri ve sıcak ellerini hızla çekip bir adım geri atarken, jilet gibi duran siyah takım elbisesinin ceket yakasını tek bir hamlede düzeltti. Yüzüne, o okul koridorlarında herkesi tir tir titreten, o bildiğimiz zalim ve umursamaz ifadesini çoktan geri yerleştirmişti bile. Aramızdaki o koca nefret zırhını saniyeler içinde yeniden kuşandı.
Gardırobun ağır ahşap kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Salonun o göz alan, parlak, neon ve renkli ışıkları bir anda zifiri karanlığa alışmış gözlerimi kamaştırırken, en yakın arkadaşım Gece dahil tüm sınıf kapının önünde toplanmış, muzip ve dedikoducu gözlerle içeriye bakıyordu. Kimisi ellerindeki içki bardaklarıyla tempo tutmaya devam ediyor, kimisi lise boyunca aramızdaki o büyük nefreti bildiği için içeride birbirimizi parçalayıp parçalamadığımızı anlamaya çalışıyordu.
"Eee? Sesiniz soluğunuz çıkmadı içeride? Canlı mısınız, yoksa birbirinizi mi boğazladınız?" diye bağırdı sınıftan biri kahkaha atarak.
Doruk, cebine soktuğu elleriyle, o jilet gibi takım elbisesinin asil duruşuyla kalabalığın arasından dik ve umursamaz adımlarla sıyrıldı. Kimsenin iğneleyici sorusuna cevap vermedi, arkasına dönüp bana tek bir kez bile bakmadı. Sadece o karanlık, ölümcül bakışlarını sınıftakilerin üzerinde şöyle bir gezdirip hepsini anında susturdu. Ardından bar tezgahına doğru soğukkanlılıkla yürüyüp kendine yeni, sert bir viski doldurdu. Aynadan beni izlemeye devam ediyordu.
Ben ise sırtımı duvarnan ayırıp titreyen bacaklarımla kapıdan dışarı adımımı attığımda, Gece anında koluma yapıştı ve beni sınıfın gürültüsünden uzak, loş bir köşeye doğru çekti. Gözlerindeki o alkollü ama aşırı meraklı ifadeyle beni baştan abuse süzüyordu. Bakışları elbisemin hafifçe yana kaymış askısına, darmadağın olmuş saçlarıma ve en önemlisi... dudaklarımdaki rujun tamamen dağılmış, silinmiş haline kaydığında Gece şok içinde küçük bir çığlık attı. Elindeki bardağı neredeyse düşürecekti.
"Lara... İnanamıyorum, siz içeride ne yaptınız?!" diye fısıldadı Gece, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi koca koca açılmıştı. "O çocukla... İki yıldır hayatını cehenneme çeviren, benden nefret ediyor dediğin Doruk'la içeride ne oldu?! Dudakların... Rujun tamamen yok olmuş Lara!"
Alkolün etkisiyle başım hâlâ deli gibi dönerken, kalbimin gümlemesini bastırmaya çalışarak gözlerimi bar tezgahındaki Doruk'a çevirdim. O da elindeki bardağı tek dikişte kafasına dikerken, barın önündeki büyük aynadan gözlerini gözlerime mühürlemiş, beni izliyordu. Aramızdaki o tehlikeli ve yakıcı nefret, bu gece o karanlık odada tamamen rotasını şaşırmış, bizi geri dönüşü olmayan bir uçuruma doğru sürüklemeye başlamıştı