Gömme gardırobun o ağır ahşap kapısı üzerimize kapandığı an, kilit sesinin odada yankılanmasıyla birlikte dünya bir saniyede altüst oldu. Dışarıdaki o bas bariton müzik sesi, sınıf arkadaşlarımızın kahkahaları ve ıslıkları bir anda boğuk, çok uzaktan gelen bir uğultuya dönüştü. İçerisi o kadar karanlıktı ki, gözlerimi kırpıştırıp karanlığa alışmaya çalışsam da kapkara bir boşluktan başka hiçbir şey göremiyordum. Ama görmeme gerek yoktu. Çünkü hemen iki parmak uzağımda duran o devasa varlığı, tenimi kavuran o sıcaklığı ve her nefes alışında göğüs kafesinin nasıl körük gibi inip kalktığını tüm hücrelerimle hissedebiliyordum.
Peş peşe devirdiğim o beş bardağın etkisi, bu daracık ve havasız alana girdiğimiz an damarlarımda adeta bir volkan gibi patlamıştı. Başım hafifçe dönüyor, kulaklarımda kendi kalbimin ritmik gümlemeleri yankılanıyordu. Alkol, iki yıldır üzerime bir zırh gibi kuşandığım o çekingenliği, korkuyu ve mesafeyi tek bir hamlede yakıp kül etmişti. İçimde sadece Doruk’a karşı duyduğum o devasa, önüne geçilemez nefret ve o nefretin hemen altında saklanan hırçın bir çekim kalmıştı.
Doruk, zifiri karanlığa rağmen beni milim şatırmadan buldu. Sırtım odanın buz gibi duvarına çarptığında, onun iki yana doğru açılan sıcak ve iri ellerini duvarın soğuk ahşabına dayadığını duydum. Beni tamamen kendi gövdesiyle duvar arasına hapsetmişti. Kaçacak hiçbir yerim yoktu, zaten kaçmak istiyor muydum, ondan da emin değildim. Üzerimdeki gece mavisi elbisenin ince kumaşına rağmen, Doruk’un jilet gibi takım elbisesinin sıcaklığı tenime çarpıyordu. Alkolün o tatlı kokusu, onun o her zaman aklımı başımdan alan, odunsu ve erkeksi parfümüyle birleşerek doğrudan ciğerlerime doluyordu.
"İki hafta, Lara..." diye fısıldadı karanlığın içinden. Sesi o kadar pürüzlü, o kadar derinden ve yorgun geliyordu ki, fısıltısı bile çıplak omuzlarımdaki tüylerin ürpermesine yetti. "Tam iki hafta boyunca her kahrolası gece senin evinin önündeydim. O pencerendeki ışığın sönmesini beklerken, o yüzündeki yaraların iyileşmesini dilerken ben her gün kendimi baştan aşağı infaz ettim."
Karanlıkta yüzünü göremiyordum ama o kapkara, keskin gözlerinin tam şu an dudaklarımda sabitlendiğini çok iyi biliyordum. Alkolün verdiği o deli cesaretiyle başımı hafifçe yukarı kaldırdım, meydan okuyan bir tavırla tam gözlerinin olduğunu tahmin ettiğim yere baktım. "Hâlâ benden nefret ettiğini sanıyordum Doruk," dedim, sesim her zamankinden daha dik, daha cüretkar çıkmıştı. "Beni o hastanede görüp ağlaman, o zorba kızları okuldan göndermen geçmişte bana yaşattığın cehennemi silmiyor. Beni dinlemediğin o günü, bana bir avmışım gibi davrandığın o ayları tek bir gecede unutturamazsın."
"Silemez zaten, biliyorum," dedi sesi aniden kısılarak. O an, Doruk'un da en az benim kadar sarhoş olduğunu, içtiği viskilerin onun o aşılmaz gurur duvarlarını tamamen yıktığını anladım.
Doruk aniden elini duvardan çekti ve yavaşça yüzüme doğru yaklaştırdı. Parmak uçları, iki hafta önce Melisa’nın o acımasızca patlattığı ve şimdi tamamen iyileşmiş olan dudağımın kenarına dokundu. Dokunuşu o kadar hafif, o kadar narindi ki, sanki paha biçilemez bir porselene dokunuyordu. Canımı yakmaktan öyle çok korkuyordu ki, parmaklarının titrediğini hissettim. Başparmağı alt dudağımın üzerinde usulca gezindiğinde, içimden yukarı doğru yükselen o sıcak dalgayı durduramadım.
"Senden nefret etmeye çalıştım Lara," diye devam etti fısıldamaya, yüzü yüzüme o kadar yaklaşmıştı ki dudakları neredeyse tenime değiyordu. Nefesi, dudaklarımı yakıp geçiyordu. "Beni bıraktığını, arkamdan iş çevirdiğini sandığımda içimdeki o çocuk öyle bir kırıldı ki, canını yakmak istedim. Çünkü benim canım her gün cayır cayır yanıyordu. Ama o gün o hastane odasında... seni o halde gördüğümde, o patlamış dudağını ve morarmış gözünü gördüğümde anladım. Ben senden nefret edemiyorum. Sana olan öfkem, sana olan hırsım bile içimdeki bu yangını söndürmeye yetmiyor. Ben iki yıldır her gün kendi kendimi yakıyormuşum."
Duyduğum bu sözler, alkolün etkisiyle birleşince zihnimdeki son mantık kırıntılarını da havaya uçurdu. İkimiz de birbirimizi en ağır kelimelerle kırmıştık, aramızda koca bir nefret silsilesi, aşılmaz dağlar vardı; ama şu an bu zifiri karanlık gömme odada, o dağlar unufak oluyordu. İki haftalık o sessiz hasret, ikimizin de bedeninde kor bir alev gibi parlıyordu.
Doruk daha fazla dayanamadı. Dudaklarından kopan kısık bir iniltiyle birlikte elini saçlarımın arasına kaydırdı, parmaklarını saç tellerimin arasına dolayarak başımı hafifçe geriye doğru eğdi ve o aç, pişman, deli hasret dolu dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
O an, dışarıdaki dünyaya dair her şey anlamını yitirdi. Zaman durdu, salonun ışıkları söndü, müzik tamamen sustu. Doruk’un dudaklarındaki o yakıcı, her şeyi yok etmek istercesine derin dokunuşuyla birlikte zihnim bomboş kaldı. Bu öpücük sadece bir sevgi gösterisi değildi; bu öpücük iki yılın birikmiş öfkesini, haksızlıkların acısını, o hastane odasındaki vicdan azabını ve birbirimize karşı koyamadığımız o lanet olası çekimi barındırıyordu.
Doruk, sanki ben ellerinin arasından kayıp gidecekmişim gibi belimi sımsıkı kavrayıp beni kendine daha da sertçe çekti. Göğsü göğsüme mühürlendiğinde, ellerim kendiliğinden onun o kusursuz takım elbisesinin yakasını kavradı. Parmaklarımı kumaşa doladım, onu kendime daha çok çektim. Gitmesine izin vermek istemiyordum. İki yıldır bizi ayıran o büyük nefret, bu karanlık odada birbirimizi kül eden bir aşka evriliyordu. Dudakları dudaklarımı talan ederken, her nefesinde içimdeki o alev daha da büyüyordu.
Dışarıdan sınıf arkadaşlarımızın ritmik bir şekilde, "Son üç dakika! İçeride neler oluyor, ses verin!" diye bağırıp tempo tutan neşeli sesleri geliyordu. Ama bizim o yedi dakikalık cennetimizde, biz birbirimizin nefesinde, alkolün ve aşkın o tehlikeli labirentinde tamamen kaybolmuştuk